13 Temmuz 2013 Cumartesi

Başbakan Erdoğan, Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt görüşmesi..


Tabii ki, yazacaklarım tahmin ya da düşünce öngörüsüdür..

Önce Yaşar Büyükanıt cephesine bakalım mı?

2007 yılında Genelkurmay Başkanı olarak görev yapıyor. 27 Nisan 2007 günü ‘kendim kaleme aldım’ ifadesiyle hazırlanan e-muhtıra, AK Parti hükümetine karşı yayınlanıyor.

Nereden?

Genelkurmay resmi internet sitesinden..

Yanlış anımsamıyorsam bir Cuma günü akşamıydı. 1-2 gün beklemeden sonra hükümet kanadından çok sert tepki geldi. ‘Söz konusu e-muhtırayı hem tanımıyoruz hem de şiddetle kınıyoruz’ dendi..

Derken İstanbul/Dolmabahçe’de başbakanlık ofisinde meşhur buluşma gerçekleşti. Başbakan Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Büyükanıt 2-3 saat konuştular ve anlaşmayla çıktılar.

Ne Büyükanıt, ne de Erdoğan ne konuşulduğuna dair bırakın küçük ipucu vermeyi, neredeyse unutun demeye getiren ifadeler kullandılar. İşte Başbakan Erdoğağan, ‘bu görüşme içeriği benimle mezara gidecek’ dedi..

Derken 22 Temmuz 2007 tarihinde genel seçim yapıldı. AK Parti yüzde 47 oy oranıyla 340’a yakın milletvekiliyle büyük zafer kazandı.

Bu arada Yaşar Büyükanıt emekli olur, önce üstün hizmet madalyası alır, sonra altına da son model zırhlı makam aracı verilir...

Bundan sonra yazacaklarım tamamen senaryodur.

Acaba anlaşma şöyle olabilir mi?

Yahu sen bir muhtıra ver, ben de karşı geleyim, halk nezdinde kahraman olayım, işte 367 krizini falan tamamen lehime çevireyim. Karşılığında ise seninle ilgili dosyaları kapatayım..

Bu gizli görüşmenin başka türlü açıklaması yoktur.

E-muhtıra veren Genelkurmay Başkanı’na üstün hizmet madalyası başka neden verilir?

Ve her şeyi soruşturan, araştıran hükümet nedense 27 Nisan e-muhtırasının adını bile anmıyor..

Sonuç olarak e-muhtıra soruşturması gelmediği müddetçe; benim bu senaryom çökmez ve tezimin arkasında dururum..


Başbakan Erdoğan gidici artık..


30 yıldır siyaseti takip ederim, son 10 yıldır aktif olarak içindeyim, üzgünüm ama Başbakan Erdoğan için yolun sonu gözüktü..

Gezi Parkı tutumu bir kere ölümcül hataydı. Kim ne derse desin; AYYAŞ, ÇAPULCU laflarıyla yarattığı muhalif başına daha çok çorap örecek, en önemlisi hiç rahat bırakmayacak ve soluk aldırmayacak.. İşte bugün GAZDAN-ADAM festivali yapılıyor Kadıköy’de, partisiz-purtisiz 100 bin kişi toplanıyor ve ana sloganları ‘Hükümet İstifa’ oluyor..

Her ne kadar AK Parti taraftarı işte yedirmeyiz, işte harcatmayız diye tempo tutsalar da Başbakan Erdoğan aleyhine süreç durmadan işliyor.. Hani kum saati gibi zaman sürekli olumsuz yönde boşalıyor.. Durumu en azından nötr hale getirmeye çalışıyor, o da olmuyor, kısaca ne yaparsa yapsın, ne ederse etsin, Başbakan Erdoğan dönemi bitti artık..

Zaten 2015 yılında tekrar milletvekili olamayacağı AK Parti tüzüğünde yazarken; iç ve dış dinamikler 2015’i bile bekleyemedi ve düğmeye bastı artık..

İyi de bu nasıl olacak?

2015 Genel Seçimleri muhtemelen 2014-Sonbaharı gibi erken bir tarihe alınacaktır. Yüzde 99 olasılıkla merkez sağa hitap eden yeni bir parti kurulacaktır ve AK Parti’den istifa eden milletvekilleri bu partinin ana gövdesini oluşturacaktır,. Ha keza merkez sola hitap eden Mustafa Sarıgül liderliğinde başka bir parti daha kurulacaktır.

AK Parti’den istifa edecek milletvekili sayısı 70 ile 100 arası olacaktır. En önemlisi Gülen Cemaati bu partiye açıktan destek verecektir. Yine aynı şekilde CHP’den 15-20 milletvekili istifa edecek ve Sarıgül’ün partisine geçecektir..

Peki, bu kararı kim ya da kimler aldı?

Dünyaya hakim olan küresel gizli ya da açık güçler kimlerse onlar aldı diyebilirim..

Neden?

Artık 11 yıldır devam eden AK Parti iktidarına ne tahammülleri ne de ihtiyaçları kaldı..

İyi de arkadaş, ‘bu senaryoyu neye dayanarak yazdın?’ sorusuna yanıt şudur: Siyasi tecrübemle birlikte iç ve dış dinamikleri iyi okumamla ilgilidir derim..

Fark ettiniz galiba; en son Bağcılar mitinginde Başbakan Erdoğan ne dedi?

‘Sürekli Ankara-Sincan’da şu kadar kişi, İstanbul-Kazlıçeşme’de şu kadar kişi, Samsun’da, Erzurum’da, Kayseri’de şu kadar kişi topladım ve bana destek veriyorlar..’

Bu bile panik havasının ipuçlarıdır. En son anketlerde yüzde 50 küsur gözüken bir partinin lideri meydan, meydan niye dolaşır ve niye daha çok çalışın telkininde bulunur.. O da biliyor ki kendisinin gitme fermanı imzalanmıştır.. Artık ne kadar direnebilirsem direnirim psikolojisinde hareket etmektedir.

Nihai analizim budur! İster inanın, ister inanmayın, ister aklınızın bir köşesinde tutun, ister deli saçması deyip geçin.. Şunu unutmayın ki ‘tarih hiç söylenmeyenler üzerine inşa edilir’ bu söz de bana aittir.. Bu arada doların 2,5 TL olmasını falan hiç anlatmıyorum..


12 Temmuz 2013 Cuma

Köşe yazarlığı bir meslek midir?


Bu konuya nereden girdim? Bugün Sayın Enver Aysever’in bir twitinden esinlendim. Ne diyor Sayın Aysever?

enver aysever @enveraysever2 2m
Gazeteciler/Yazarlar da kamu görevi yapar. Mal varlıklarını ve kaynağını açıklamak zorundadır.

Sonra ‘yahu önce köşe yazarlığı nedir, ona bir bakalım’ dedim:

Köşe yazarı. Gazete, dergi, internet ortamlarında sürekli bir yazı köşesi olan yazar.


30 yıl öncesi, televizyonun bu kadar yaygın izlenmediği ortamda köşe yazmak ve tarifine uygun düşüncesini paylaşmak gerekli olabilirdi., İnternetin neredeyse her eve girdiği, 2013 dünyasında, gazetelerde köşe yazmanın rasyonelliği kaldı mı?

Bence kalmadı hem de hiç..

Peki, maaş ya da belirli ücret karşılığı gazetede köşe yazma; 2013 dünyasında doğru mu? Doğruluğundan geçtim, ne kadar etik ve ahlaklıdır?

Benim için grup önemli değildir. Amma şu medyadan amma bu medyadan olsun; anlı şanlı bir köşe yazarı para karşılığı yazı yazıyorsa; inandırıcılıkta en azından şüphe yaratır.

Neden?

Eğri oturalım, doğru konuşalım, ekmek yediği kurumun aleyhine nasıl makale yazar? Bunun mümkünatı var mıdır?

Örnek mi? Hadi bakalım, Vatan ve Milliyet Gazetelerinde, TFF Başkanı Yıldırım Demirören hakkında olumsuz bir tane yazıyı kaleme alabilsinler? Adamı uçururlar vallahi, billahi..
Hele iktidar yanlısı gazetelerin köşe yazarlarının aleyhte bir yazı kaleme alabilmesi söz konusu bile değildir. Yanlışlıkla ya da bilmeden, öyle bir hata yapsın; hemen o gün muhasebeciye gider ve ilişiği kesilir..

Peki, köşe yazarlığı bir meslek dalı mıdır?
Yahu adam laf cambazın tekidir.. demagojinin kralını yapar, karşının her lafını tamamlanmasına izin vermeden geri tıkar ve gazetelerde haftada 1 yada 2 kez köşe yazar, mesleği de bu olur..

Çözüm önerim nedir?
Bence para karşılı bir kurumun yayın organında köşe yazmak hiç doğru ve etik değildir.

Ne yapsın peki?
Aç bir tane adına internet sitesi, düşünceni özgür ve bağımsız olarak serbestçe paylaş..
İyi de bu insanlar ekmeğini nasıl kazanacak?
Yahu köşe yazarlığı diye bir meslek yok ki.. Böyle  ne bir okul ne de bir kurs vardır..
Asıl mesleği neyse onu yapacak. Benim örnekte olduğu gibi ücretsiz olarak adına açacağı bir sitede gönlü ne zaman isterse, hobi olarak köşe yazısını yazacaktır..

‘Günümüzde köşe yazarlığının temel işlevi nedir?’ diye sorarsanız; maalesef toplumu maniple etme, insanları yanlış yönlendirme gibi hiçbir tarifi sığmayan, sığ işlerdir..
Böyle davranmayan köşe yazarı yok mu? Elbette vardır ama kel aynak gibi o kadar az ve kıttır ki,neredeyse onları koruma altına almak lazımdır..


Hadi bakalım, polemik konusu buldum: Köşe yazarlığı meslek midir?

Dolar 2013 yılı sonu kaç TL olur?


Herkesin merak ettiği soru budur. Çünkü ‘dolar kaç TL olur?’ sorusu hepimizin cebini ilgilendiren önemli hatta yaşamsal bir konudur.


Neden?


İşte bu gece yarısından sonra geçerli olmak üzere benzine 11 kuruş zam yapılmıştır. Akaryakıt fiyatlarının artması demek A’dan Z’ye her şeyin zamlanması demektir.


Neyse biz esas konumuza geçelim. Türkiye finans piyasası ilk kez bugün (8 Temmuz 2013) küresel finansal piyasadan NEGATİF ayrışmıştır.


Bu ne demektir?


Türkiye finansal piyasası sorunludur, diğer dünya piyasalarıyla korelasyonu bozulmuştur.


Peki, ne oldu da bugünkü noktaya gelindi?


İç dinamikler ve dış dinamikler olarak 2’ye ayırabiliriz.


Önce iç dinamiklere bakalım..


28 Mayıs 2013 günü, 1 dolar = 1.80 TL olarak işlem yapılırken; 5 Temmuz 2013 günü, 1 dolar = 1.95 TL olmuştur. Yani GEZİ PARKI olayları öncesi durum gayet stabildir. Ancak ne olduysa oldu; GEZİ PARKI en önemli iç dinamik öğesi haline geldi. Kısaca risk algısı oluşturdu.


TC Merkez Bankası’nın anlamsız ve yanlış tutumu 2. risk dalgasını oluşturdu. 128 Milyar Dolar rezervi olan bir TCMB, manasız şekilde her gün 250 milyon dolar satmaya ve doları tekrar 1.80 bandına çekmeye çalıştı. Bu da yabancı yatırımcıya korku ve panik olarak yansıdı. Hele 8 Temmuz 2013 günü yaptığı operasyon büyük hatadır. 1.97 bandında seyir eden dolar kurunu 1.96’ya çekmek için tam 2 milyar 250 milyon dolar sattı.

Piyasadan çıkmaya çalışan yabancı yatırımcıya neden yardımcı oluyorsun ve sürekli dolar satıyorsun? Bırak, zararına yüksekten alabiliyorsa alsın ve çıksın.. Sonra ‘attığın taş kurbağayı ürkütmeli’ misali 2 milyar dolar satıyorsun ama dolar/TL kuru 1 basamak bile oynamıyor. Yani seni kimse dikkate almıyor. Hem de turizm sezonunda döviz girişinin yoğun olduğu mevsimde yabancı para sıkışıklığı yaşanıyorsa; bu durum gelecek için hiç hayra alamet değildir. Sonra bu yöntem yangını kovayla söndürmeye benzer. Bu şekilde 1 ay, 2 ay devam ettin ve rezervler sürekli eritirsin, kritik aşamaya gelince ne yapacaksın? Hakikaten gücüne güveniyorsan ve dolar kurunu bir noktada tutmak istiyorsan; piyasadan ne kadar talep geliyorsa karşıla artık; 5 milyar, 10 milyar, 20 milyar dolar sat  ve talep edenleri doyur..


Finansal piyasaların kalbi bankalardır. 28 Mayıs 2013 günü 2 yıllık tahvil faizi yüzde 4 civarındayken 8 Temmuz 2013 günü yüzde 8’leri geçmiştir. Yani yüzde 100 faiz artmıştır, yani bankalar zarar yazmıştır.. Bankaların zarar yazdığı bir finansal piyasada; yabancı yatırımcı hemen tası toprağı toplar ve kaçar..


En önemlisi özelleştirme yoluyla yüksek rakamlara satılacak artık KİT kalmamıştır. Bu da sabit yatırım için yabancı sermaye girişinin kıt olacağı anlamına gelir.


Gelelim dış dinamiklere..


FED (ABD Merkez Bankası) 2 hafta önce aldığı bir kararla Eylül-2013 ayından itibaren piyasadan tahvil alımını azaltacağım ifadesi; doların ana vatanında dönmesi için yeterli bir nedendir.. Yani faizler yükselecektir. Bu da şu demektir: Yüzde 4 faizle Türkiye’de kalacağıma, daha güvenli liman olan yüzde 2 faizle ABD’ye giderim cümlesini yabancı yatırımcılar sıkça kurmaktadır.


Sabit yatırım yapan yabancı firmalar da mutlaka belli bir süre sonra kar transferini başlarlar. Örneğin TELEKOM’u alan uluslararası konsorsiyum parasını aldığı sermayedarlara mutlaka geri dönüşüm yapmak zorundadır.
 
Uluslararası ilişkilerde Türkiye hızla tecrit edilmektedir. Neredeyse tüm komşu ülkelerle sorun yaşamaktadır. AB ile köprüleri atmış sayılır. Özellikle Katar, Suudi Arabistan gibi körfez ülkeleriyle Mısır yüzünden anlaşmazlığa düşülmüştür.

Kuzey Irak Lideri Barzani ile Irak Başbakanı El-Maliki el sıkıştırılmıştır.

Sanki Türkiye’nin boğazına geçirilen ipin ucuna her gün bir düğüm daha atılıyor intibaı uyanıyor bende..


Bu analiz ışığında yıl sonu dolar kuru eğer 2.50 olarak görürsek süper olur diyorum..  Yani TL kabaca yüzde 50 değer kaybetmiş olacaktır, yani yüzde 50 devalüasyon olacaktır, yani yüzde 50 her şey pahalı olacaktır..


Ramazan Ayı anısına (2013)


Önce şu sözü biraz araştırdım, aklım yatmadı ama yapılacak bir şey yoktur..

Nedir o?

Hani ‘11 ayın sultanı Ramazan ayı hoş geldin’ denir ya.. Neden 12 ayın sultanı denmez diye fikir yürüttüm..



Açıklama ise aynen şöyledir:



Mübarek Ramazan ayı Miladi Takvime göre geride kalan 11 aydan üstün ve ulvi olduğu için, literatürde Ramazan ayına 11 ayın sultanı denmektedir.



Tamam, bu faslı geçtik..



Sonra eskiler aklıma geldi ve kısaca bu faslı da açalım..



Benim yaşımda ve daha büyük olanlar bilirler.. Özellikle 1980 öncesi her yıl, Ramazan ayında patırdı, kütürdü kopardı.. İşte yurdumuzun muhtelif yerlerinde açık olan lokantalar taşlanırdı, işte oruç tutmayan kişiler şiddete maruz kalırdı, bir sürü tatsız tuzsuz şeyler yaşanırdı..

Şahsen çok sevinçliyim ve mutluyum. Çünkü 2013 yılında Türkiyemiz artık hem demokratik, hem seküler, hem de Müslüman ülke olduğunu ve yeterli olgunluğa eriştiğini tüm dünyaya göstermektedir.

Neyse biz mübarek Ramazan ayının anısına biraz gülmece okuyalım:



Varan-1 Bunları Ramazana Verin

Vaktiyle adamın birisi her şeyin en güzelini bir yana ayırır, “Hanım bunu Ramazan'a sakla” dermiş. Gel zaman git zaman Ramazan ayı gelmiş, güzel güzel yemekler pişmeye, iftar sofraları dolup taşmaya başlamış.

Günlerden bir gün kapıya bir dilenci gelmiş ve Allah için bir yardım istemiş.

Kadın:

“Adın ne senin?” demiş.

“Ramazan”

“Ramazan mı? Dur öyle ise...”

Evde ne kadar ayrılmış güzel yiyecek, içecekler varsa kaplara doldurmuş.

“Al git bunları, bizim bey sana saklıyordu” demiş.



Varan-2 Bizi de yedirirsin!

Eskiden toplu ramazan yemeklerinde, iftar ziyaretlerinden artan yemekleri, yemek masasına hizmet eden çocuklar yermiş.. Yani artan yemekler onların hakkı imiş. 

Bir iftar yemeğinde çorba içildikten sonra hoca cemaata:

- Çorbayı arttırmayın israf haramdır. Yemeği bitirmek sünnettir, der.

Böylece çorba tamamen biter.

Sıra sebze yemeğine gelir, hoca yine :

-Arttırmayın sünnettir” der yemek biter.

Sıra pilava gelir, tatlıya gelir.

Hoca:

-Sünnettir, diyerek, her şeyi cemaate yedirir ve hizmet yapan çocuklar aç kalırlar. 

Yemekten sonra hocanın ellerini yıkaması için su döken çocuklarla hoca şakalaşmak ister:

-Balam sizin adınız ne, der.

Çocuklar:

- Farz hoca efendi, derler.

Hoca:

-Balam hiç farzdan ad olur mu?” der.

Çocuklar da:

-Olur ya, sünnet diyelim de bizi de cemaate yediresin öyle mi?” derler…



Varan-3 Bizim eve de buyursun!

Bir zat Ramazan’da hiç evine gelmez, boyuna davetli davetsiz iftarlara gidermiş. Bir akşam birisi evine gelerek:

-Bu akşam sizin efendiyi filan yerde iftara davet ediyoruz, buyursunlar deyince.. 

Evin hanımı: 

-Ramazan neredeyse bitecek, efendiyi gören yok. Siz görebilirseniz söyleyin. Bir gece de kendi evinde iftara buyursun!

Varan-4 Deniz oruç bozar mı?

Birgün Naim Hoca`ya sormuşlar;

-Denize girersek orucumuz bozulur mu?´ diye.

Naim Hoca şöyle cevap vermiş;

- Ula uşahlar, Remazanda siz denize girersez orucuz bozulmaz. Amma deniz size girerse orucuz bozilir. Ona göre...

Varan-5 Borcun var mı?

Bir ramazan günü III. Mustafa'nın veziri Koca Ragıp Paşa'nın konağında yapılan sohbet esnasında Ragıp Paşa Şair Haşmet'e hitaben:

- 'Senin de borcun var mı Haşmet?' diye sorar ve ondan sonra şu cevabı alır:

- Evet efendim, mahalle bakkalına bin kuruş, kasaba beş yüz kuruş...

Ragıp Paşa sorusunun anlaşılmadığını düşünerek şu açıklamayla birlikte tekrarladı sorusunu:

- 'Ben onu sormuyorum, oruç borcun var mı?'

Şair Haşmet bu soruyu şöyle cevaplamış:

- Paşam, oruç borcunu Allah sorar; sizin soracağınız kul borcudur.



Varan-6 Bu mahalleden değiliz de...

Evvel zaman içinde iki şair ve edip ahbap Mehmet Celâl ile Faik Esad, Beylerbeyi’nde bir dostun iftar davetine icabet için yola koyulup karşıya geçiyorlar; fakat vakti iyi hesap edememişlerdir ve iftara daha saatler vardır. Bunun üzerine iki ahbap,

- Camiye gidelim, vaaz dinleriz, vakit geçer, fikriyle Beylerbeyi Camii’ne girip bir tarafa ilişiyorlar. 

Vaiz kürsüye çıkmış cehennemden bahsetmekte, diliyle etrafa yıldırımlar savurup şimşekler çaktırmakta, "zebânileer, alevleer, katran kuyularıı” dedikçe cemaat dehşetle tir tir titremektedir. 

Bizimkiler vaizin tehditlerine pek kulak asmamaktadır ama ahalinin çoğu kapıldığı haşyetle hüngür hüngür ağlıyor.


Ağlayanlardan biri, gözyaşlarını silerek Faik Esad’ın sırtına dokunuyor, kısık sesle,

- Siz vaizi dinlemiyor musunuz? diye soruyor.

"Dinlenmez olur mu, dinliyoruz elbet” diye cevap veriyor bizimki, 

"Peki ne dediğini anlıyor musunuz?” "Anlıyoruz elbette, niçin soruyorsun peki?”

Adam hayretle devam ediyor,

- Yahu bizim ağlamaktan ciğerimiz sökülüyor, gözümüz dışarıya uğruyor sizde ise hiçbir elem işareti yoktur, nasıl oluyor bu?

Şair cevap veriyor:

- Efendim biz bu mahalleden değiliz, yabancıyız, misafirliğe geldik de!.



Varan-7 Çömlek hesabı

Ramazan günlerini hesaplamak için bir çömleğin içine her gün bir taş atar, Hoca. Bir avuç taş doldurur çömleğin içine Hoca'nın yaramaz oğlu,muziplik olsun diye. Bir zaman sonra arkadaşları: 

-Bugün Ramazan'ın kaçı acaba? diye sorarlar Hoca'ya. Hoca'da: 

-Şimdi eve gider öğrenirim, der ve evinin yolunu tutar.

Çömleği boşaltır; bir sayar, iki, üç sayar... Taşların yüz yirmi beş tane olduğunu görür. Şaşkın bir halde döner arkadaşlarının yanına Hoca.

- Arkadaşlar, bugün, Ramazan'ın kırkbeşi" der.

Hoca'nın bu cevabına gülüşür ve aralarından biri:

-Aman Hocam, bir ay otuz gündür. Hiç Ramazan'ın kırkbeşi olur mu? diye itiraz eder.

Hoca, biraz şaşkınlık biraz da kızgın bir ifadeyle:

-Ben yine insaflı davrandım. Benim çömlek hesabına bakacak olursak; bugün Ramazan'ın yüz yirmi beşi!"der.



11 Temmuz 2013 Perşembe

Başbakan Erdoğan, siyasete ara verir mi?


Sayın Başbakan Erdoğan, bir vatandaş olarak hatalarınızla sevaplarınızla yaklaşık 11 yıldır sizi takip ediyorum ve en önemlisi 11 yıldır beni yönetiyorsunuz..

Türkiye’mizi belli bir rotaya soktunuz, belli bir istikrarı sağladınız, dünyada ve ülkemizde belli bir siyasi figür olarak tarihe zaten geçtiniz..

Siz artık zirvedesiniz.. Tarih zirvede kalanları yazar.. Lütfen, Sayın Süleyman Demirel, Sayın Bülent Ecevit, Sayın Deniz Baykal gibi yapmayınız ve zirvedeyken siyasete ara veriniz..

Zamanı gelince ‘ne kadar doğru ve isabetli karar vermişim’ diyeceksiniz ve anlayacaksınız..

Siz artık köşenizde bir bilen olarak oturacak ve ihtiyaç duyulursa; danışılan ‘akil adam’ olarak zaten ülkeye hizmet etmeyi sürdüreceksiniz..

Siz ülkemizde yapılamayan hatta hayal bile edilemeyen ne varsa yaptınız, halkın da teveccühünü kazandınız..

Ancak bu saatten sonra siz çok yıpranacaksınız, en önemlisi yaptıklarınız ve bıraktıklarınız unutulacak, hep son halinizle anılacaksınız..

Bakın, siyasete ara verirseniz; torunlarınızla, çocuklarınızla basının terörü olmadan tatil beldelerinde kafanızı dinleyecek, keyfinizce yaşayacaksınız..

Kimin ne zaman öleceğini, takdir ilahidir, kimse bilemez ama hayatın aslında çok da uzun olmadığını, size bir kez daha anımsatmak isterim..

Ha sizin en yakınızdan, en uzağınıza kadar telkinleri hep olacaktır. ‘Aman bırakmayın, aman devam edin, aman sizden başkası yapamaz’ gibi sözleri mutlaka duyacaksınız. Sakın bu içi boş laflara kanmayın! Biliyorum, siyaset hırs ve inatla beslenir.. Ancak sizi de en az o kadar yıpratır ve yaşam sürenizden çalar..


Sayın Başbakan Erdoğan, lütfen bu yazımı bir vatandaşın naçizane açık mektubu olarak görün ve okuyun.. 

5 Temmuz 2013 Cuma

Sandık ve demokrasi fetişizmi



Herkesin ağzına pelesenk olmuş bir laftır gidiyor..


Sandık illa da sandık.. Ulan arkadaş, neredeyse sandıkla yatıyoruz, sandıkla kalkıyoruz.. Yakında sandık sevici olacağız ve hepimiz ‘sandık fetişizmi sendromuna’ gireceğiz..

Bu arada peşinen söyleyeyim; 5 yılda bir gidilen meşhur sandık lafının içine girilirse; herkes mahcup olur ha.. Mutlaka da gireceğim..

Neredeyse ulvi anlam yüklenen sandık öyle bilinenin ya da bize anlatıldığı gibi çok da işte demokrasinin en temel öğesi, işte anası gibi sözler edilmesin yahu..

Bakın neden?

Liberalizm en kutsal öğesi demokratik seçimdir yani sandıktır. Oysa burada da piyasanın can damarı para devreye girer.

Nasıl mı?

Yürütülen seçim kampanyalarına bakın bir hele… Şatafat, görkem, reklam, PR (Halkla ilişkiler) önce gözlere, sonra duygulara, sonra akla hitap eder. Bilinçli olarak insanların kime oy vereceklerini bilememe durumu yaratılır.
Hangi partiden olursa olsun bir adayın seçim kampanyası için daha fazla parası varsa seçilir.

En önemlisi partinin lideri kimi aday gösterirse ancak o aday olabilir..

Bu ne anlama geliyor?

İstediğinizi değil, istenileni seçiyorsunuz.

Türkiye her 5 yılda demokratik serbest seçimleri yapılıyor, değil mi?

Yapılıyor..

Oy pusulasında ülkeyi dolayısıyla sizi yönetmeye talip olan 30 küsur parti var mıdır?

Vardır..

Bunların içinde iktidar ve muhalefet partileri hazine eliyle zaten para yardımı alırlar mı?

Alırlar..

Ne oldu?

Daha sandık oyunu baştan bozuldu.. Haksız rekabet yaratıldı. Hazine yardımı alan partiler yarışa 1-0 önde başladılar..

Diğer yandan gelecekte iş yapma ve kar etme beklentisiyle iktidar ve ana muhalefet partisine yapılan gönüllü yardımları da ilave edersek; kalan partilerin seçime katılsa bile herhangi bir şansı kalır mı?

Kalmaz..

Uzun lafın kısası; kimse kimseye masal anlatmasın! İç ve dış para piyasası kimi işaret ediyorsa o parti kazanır ya da kazandırılır. Yok başka bunun yolu..

En aklımın almadığı husus ise olanaksız olan her şey demokrasi ve sandık kuralları çerçevesinde düşünülür ve çözülür gibi illüzyon yaratılır ve buna da milyonlar inandırılır..

Oysa işin özü demokrasi, sandık gibi sihirli sözcükler para piyasasının bir oyunudur. Bu oyun sayesinde elitlerin, zenginlerin hakimiyeti hep daim olur, hep sürer...

Denecek başka laf kaldı mı?


Burdur ve Bucak'ta yerel seçimlere 8 ay kala..


Burdur ili ve en büyük ilçesi olan Bucak’ta yerel seçimlere 8 ay kala neler oluyor, neler bitiyor..

Önce Burdur merkeze bakarsak; 2 dönemdir kaybeden CHP, tekrar belediyeyi ele geçirmek için varını yoğunu ortaya koyacaktır.

AK Parti ise mevcut belediye başkanı ile 3.kez seçime girer mi, girmez mi?

Meçhul olup kritik soru budur!

Nereden bakarsanız bakın, Burdur merkez belediye başkanlığı seçimleri kıran kırana mücadeleyle geçeceği aşikardır.

Gelelim, benim de yaşadığım Bucak ilçesine ve 2 beldesine..

Kocaaliler ve Kızılkaya beldesinde halen AK Parti’li belediye başkanları görev yapmaktadır. Yüzde 99 olasılıkla tekrar aday olacaklardır.

En önemlisi ise Bucak merkez belediye başkanlığı seçimidir..

Siyasette elbette 24 saat bile uzun süredir dense de bugünkü duruma göre konuşmama engel değildir.

AK Parti’den Bucak Belediye Başkanı olan Sayın Ramazan Ayaz, yine yüzde 99 olasılıkla adaydır. Seçimlere 8 ay kala yollara parke taşı döşeme işini tamamlayacak, kapalı Pazar inşaatını da bitme aşamasına getirecek ve halkın karşısını tekrar aday olarak çıkacaktır.

AK Parti çevresinde, kulislerinde henüz bir aday adayı ne konuşuluyor, ne de ismi ortaya atılıyor. Bana göre Ramazan Bey, tek aday adayı olarak kalacaktır, bu doğrultuda AK Parti Genel Merkezi de çok büyük sürprize imza atmazsa; Ramazan Beyi aday gösterecektir.

Seçim için en vahim ve trajik olan ise hâlihazırda Ramazan Beyin rakibinin olmamasıdır.

Hemen sizinde benimde aklımıza gelen isim Sayın Arsal Sarı Bey olup ne yapacağı en büyük merak konusudur.
Aday olmayacağına dair fısıltılar duyulsa da eski ve kurt siyasetçi olduğu için muhtemelen son dakikaya kadar tutumunu netleştirmeyecektir.

Yerel seçimlere 8 ay kala benim baktığım pencereden görülen siyasi manzara budur. Yine benim penceremden bu açmaza çare olarak diğer siyasi partilerin ortak bir aday çıkarmasıdır. MHP, CHP, DYP gibi partiler tek tek aday çıkarmaktansa tek bir aday üzerine uzlaşabilirlerse ancak Bucak’ta seçim yarışı ve heyecanı olabilir. Öbür türlü tüm seçenekler çıkmaz yoldur. Daha da kötüsü ise aday bulmakta zorluk yaşayabilirler.

Neden mi?

AK Parti Adayı Ramazan Ayaz Bey olursa; karşısında kimse kendini harcatmaz abi:J)

Diyelim ki MHP aday çıkardı, CHP aday çıkardı, DYP aday çıkardı, Saadet Partisi aday çıkardı ve 29 Mart seçimleri yapıldı..

Ne olur?


Ramazan Bey, gelmiş geçmiş tüm oy oranlarını altüst eder ve uzak ara birinciliği alır. Tüm bu tahminlerimi mevcut cari durumu göre yapıyorum. 8 ay sonra beklenmedik olaylar olur, şu olur, bu olur, ben bilemem orasını ama 5 Temmuz 2013 günü itibarıyla gördüğüm manzara-i umumiye budur..

4 Temmuz 2013 Perşembe

Mısır, kısır mı?


Sosyal medya üzerinden arkadaşlarımla geyik yaparken aklıma geldi.

Ne mi?
‘’MISIR’ı haşlama mı yoksa KÖZDE mi severseniz?’’ diye sordum..
‘Kimisi haşlama’ dedi, ‘kimisi közde olsun’ dedi, ‘kimisi haşlama ama tuzlu olsun’ dedi, velhasıl çok farklı yanıtlar aldım..

İşin özü KÖZDE mısır çok daha lezzetlidir ama bir o kadar meşakkatlidir.

Neden?

Çünkü KÖZDE mısır pişirirken gözün devamlı ateşte olacak, tam pişmesi sağlanacak, geç kalırsan yanık olur, erken alırsan gök ya da diri olur, yani her şeyi hesaplaman, kılı kırk yarman gerekir..
Haşlama MISIR ise toptancıdır. Bütün MISIR’ları bir kazana atarsın, üstünü suyu katarsın, 100 derece sıcaklığa ulaşınca kaynamaya başlar, işte 1-2 saat sonra alırsın ve hemen yemeye başlarsın..
Haşlama MISIR işi DARBEYE benzer, KÖZDE MISIR ise demokrasiye benzer..
25 Ocak’ta halk devrimiyle iktidara gelen MURSİ, demokrasinin gerektirdiği özeni ve hassasiyeti gösteremedi, haşlama MISIR’a döndü, yani darbeye maruz kaldı..

Sonra ne olduysa oldu, bizim MISIR tartışması tam anlamıyla KISIR oldu.. Yok sen darbecisin, yok sen demokratsın diyerek KISIR bir döngü içine girildi. Buradan hiçbir şey çıkmaz.

Peki, ne olmuştur MISIR’da?

Ne olacak ki, devlet başkanı seçilen MURSİ közde mısırı pişiremedi, kimisini yaktı, kimisini diri bıraktı, kimisini küle buladı, velhasıl ağzına yüzüne bulaştırdı.. Hususi ABD’den gönderildi ama beceremedi işte..
Ha haşlama MISIR yani DARBE iyi mi oldu? Asla kabul edilemez bir durumdur, hele 2013 yılında..

ABD’den gönderilen MURSİ, talihe bakın ki yine ABD Başkanı BARAK OBAMA’nın onayı ile görevden uzaklaştırıldı. 2013 yılında ABD’nin ve AB’nin zımni onayı olmadan yeryüzünde hiçbir ülkede askeri darbe olamaz, olmaz da..

12 Eylül 1980 darbesinden tutunda en son 28 Şubat Post modern darbeye kadar ABD’nin yüzde 99 değil 100 parmağı vardır. Meşhur BALYOZ, Eldiven gibi adlandırılan darbe girişimlerinin başarısız olmasının tek nedeni ne AKP’dir, ne toplumdur, ne de diğer dinamiklerdir.. ABD ve AB izin vermedi o kadar.. Anımsayın o dönemi Başbakan Erdoğan AB çapasına yapışmak için Almanya ve İtalya Başbakanlarıyla neredeyse hafta bir görüşüyordu, o kadar samimi oldular ki Başbakan Erdoğan’ın oğlunun düğününde hem Berlusconi hem de Schröder takı taktılar..

2013 yılında maalesef ülkemiz Türkiye için demokrasi kurumsallaşmıştır diyemiyorum. Yani bu tür demokrasi dışı hareketlere maruz kalmaz asla diyemiyorum.. Sakın yanlış anlamayın, arzuladığım falan yok ha, sadece durum tespiti yapıyorum.

Neden?

Hala yüzde 10 seçim barajını savunan bir başbakan var, hala katılımcı demokrasiye anlayamayan başbakan var, MSB’ye bağlı olması gerekirken hala başbakana direk bağlı Genelkurmay Başkanı var, 2 yıl beraber görev yaptığı aynı Genelkurmay Başkanı terör örgütü liderliği suçlamasıyla SİLİVRİ’de hapishanededir, 10 yıl tutukluluk süresi adaletimizin tecellisinde bir yara olarak durmaktadır, mülki amirden izin almadan kimse gösteri ve toplantı yapamaz, yani gösteri ve toplantı özgürlüğü kısıtlıdır..

Demokrasimizin neden kurumsallaşmadığını birkaç örneklemeyle umarım anlatabildim..

Son söz: MISIR, bize KISIR gelir abi:J)