cemaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cemaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2017 Çarşamba

CHP-FETÖ İlişkisi ..


Hep kuşkuluydum..

Neden?

17-25 sonrası CHP’nin siyasi tutumundan..

Başka neden?

FETÖ ile 17-25 öncesi kanlı-bıçaklı olan CHP; ‘F tipi yargı’ var diye Silivri’yi inletirken; ne oldu da böyle cemaatle canciğer oldu?..

Hep kafamda birçok soru işareti vardı..

Neydi bu soru işaretlerinin belli başlıları?

2015 yılında Elazığ CHP 1.sıra Milletvekili Adayı olan CHP Genel Başkanı Başdanışmanı Doç. Dr. Fatih Gürsul FETÖ’den tutuklandı..

En son Eski CHP Milletvekili Aykan Erdemir’in ABD’de bulunması ve gıyabında tutuklanma kararı çıkması..

Daha birçok soru işareti vardı ama ete-kemiğe bürünmediği için yazamıyorum..

Bugün servis edilen bir fotoğraf kafamdaki CHP-CEMAAT ilişkisini benim açımdan netleştirdi artık..

Bu fotoğraf ne zaman çekiliyor?

3-4 Aralık 2013’te

Yani..

Yanisi yunusi yoktur. Meşhur 17-25 Aralık operasyonlarından 13 gün önce ABD’de gerçekleşen bir toplantıda çekiliyor.

İddia ne?

Halen hakkında yakalama kararı bulunan Eski CHP Milletvekili Aykan Erdemir’in, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu FETÖ’cülerle buluşturduğu..

Fotoğrafta başka kim var?

15 Temmuz darbesinin kilit ismi Hava Kuvvetleri İmamı olarak bilinen Adil Öksüz’ün kardeşi Ahmet Öksüz de var..

Ahmet Öksüz halen nerede?

Karabük’te FETÖ’den tutuklu..

Bu dakikadan sonra CHP Genel Başkanı ne yapmalı?

Valla ne yapar bilemem, bunu söylemek haddime de düşmez ama eski CHP’li olarak şunları söylemeden geçemem:

CHP ile cemaat asla yan yana duramaz, asla yan yana anılamaz..
CHP ile cemaat asla işbirliği yapamaz, asla siyasi desteği kabul edilemez..

Gerisini CHP siyasi parti ailesi düşünür, taşınır, bir karar verir..

Son sözüm: 17-25 Aralık 2013 sonrası CHP siyasi ikbal ya da siyasi iktidar hevesine o günün adıyla cemaatle, bugünün adıyla FETÖ ile amma öyle, amma böyle işbirliğine girdiği ve beraber çalışma yaptığı kanaatindeyim..

Bu tabii ki benim şahsi düşüncemdir..

Araştırmacı Yazar Ömer ÖZDAMAR
Bucak-BURDUR






25 Ekim 2014 Cumartesi

17 Aralık paraları ne olacak?


Hadi bu ‘söyleme’ inandık diyelim..

Neye?

Cemaat mensubu polis, savcı, hakim bir araya gelmişler, hükümeti devirmek üzere kumpas kurmuşlar..

İyi de bakan oğlunun evinde yakalanan 1,5 trilyon para, para sayma makinesi ne olacak?

Tamam, selam örgütü icat edilmiş ya da uydurulmuş, başbakan ve etrafı sıkıştırılmış algısına ‘doğru’ diyelim..

Peki, Eski Halk Bankası Genel Müdürü evinde kutular içinde yakalanan 4,5 milyon doları ne yapacağız?

Takipsizlik kararı veren savcı gibi usulsüz hayır parası toplanmış diyerek gözümüzü kapatacak mıyız?

Valla onu, bunu bilmem ama her şey tamam da bu akçalı işler, paralar sakat konulardır..

Ama şunu da anladım ki paralar dahil konu tamamen kapanmıştır.

Peki, açılmaz mı hiç?

Açılır..

Ne zaman?

AK Parti iktidardan düşerse..

8 ay sonra yapılacak seçimlerde düşer mi?

Bu istikamette hiçbir umut, hiçbir belirti yoktur..

Kimin suçu?

Mevcut ana ve yavru muhalefet partilerinin siyaseten çökmüşlüğüdür..

İlaveten son 10 yılda hiç bu kadar heyecansız, beklentisiz genel seçim görmedim arkadaş..

Ne 2002, ne 2007, ne de 2011 genel seçimleri öncesi, 2015 genel seçimleri öncesi gibi karamsar atmosfer hiç oluşmadı.

Ne Kılıçdaroğlu, ne Bahçeli halkın beklentilerini karşılayacak lider profili çizemiyor.. Bu yüzden en az yüzde 15 seçmen kızsa bile mecburi AK Parti’ye oy verecektir..

Ha keza Davutoğlu lider mi?

Asla.. Ama hani ‘keçinin olmadığı yerde koyuna Abdurahman Çelebi’ derler misali ya.. Siyasi şartlar ve mevcut konjonktür Davutoğlu’nu da mecburi liderlik ihdas ediyor..

Peki, Haziran-2015, belki Nisan-2015 ayında yapılacak seçimlerde ne olacağına dair tahminin var mı?

Var tabii.. AK Parti için en kötü olasılıklar toplansa bile oyu yüzde 40 aşağısına gelmez..

Normal şartlarda ise oyu yüzde 50-55 bandındadır..

CHP ise maalesef yüzde 20-25 bandını aşamaz..

Ha keza MHP, yüzde 15-20 bandında kalır..

HDP yüzde 5-6 civarında oy alır, mecburi bağımsızlarla seçime girer..

Peki, bu paraların, akçalı işlerin hesabı mahkemelerde ne zaman sorulur?

Ancak ve ancak 2019 seçimlerine kadar AK Parti bölünür, başka bir merkez sağ parti ortaya çıkarsa ne ala.. Öbür türlü bir daha açılmamak üzere konu kapanmıştır.


3 Ocak 2014 Cuma

Cemaat mi, AK Parti mi? Yoksa Demokrasi mi?



Galiba saflar netleşmeye başladı.

İşte bir tarafta cemaat ve uzantıları, diğer tarafta AK Parti, Kürtler, en son ulusalcılar da bu tarafa eklemlendi..

Benim için ölçü hak, hukuk, eşitlik, elbette daha çok demokrasi..

Demokrasiden uzaklaşan AK Parti mi yoksa daha çok demokrasi, daha çok özgürlük diyen cemaat mi?

Haliyle son 20 gündür olup bitenleri tarafsız (ne AK Partili ne de cemaatçi) gözle izlerken oyunu bugün fark ettim..

17 Aralık 2013 günü düğmeye basılan ‘yolsuzluk ve rüşvet operasyonu’ karşısında 11 yıldır sürdürdüğü iktidarın ayaklarının altından kayıp gittiğini gören AK Parti, her kim ittifaka katılırsa, her kim ne isterse verme safhasına geçti.

Cemaat ‘hukuk işlesin’ diyor, AK Parti ‘milli orduya bile kumpas kuruldu’ diyor..

Cemaat ‘adalet tecelli etsin’ diyor, AK Parti ‘yargı cuntası’ diyor..

Cemaat ‘yargının bağımsızlığına’ dem vuruyor, AK Parti, ‘paralel devlet’ diyor..

Cemaat yolsuzluğu bakan bile olsa her kim yaptıysa hesap versin diyor, AK Parti ‘çeteler, örgütler, militanlar, dış güçlerin uzantıları’ diyor..

Yolsuzluk ve rüşvet suçlamasıyla 4 bakanını kaybeden AK Parti, ‘denize düşen yılana sarılır’ misali; her kim yanında durursa, her kim ne isterse verecek pozisyonu kabul ve tercih ediyor artık..

HSYK suçlu, savcı suçlu, Danıştay suçlu, ancak kolunda 30 bin mi, 300 bin mi, her ne fiyatsa, hediye saatle dolaşan bakan suçsuz öyle mi? Yemezler arkadaş yemezler..

Hani aklıma çocukluğum geldi. Suçüstü yakalanan yaramaz çocuk ne yapardı?
Gacara gucarayla, bağrışla, çağırışla ortalığı velveleye verir ki, yaptığı göz önüne alınmasın ya da yok sayılsın..

Ulan arkadaş yargının nasıl işlediği bugün mü öğrendin?

Soruşturmanın gizliliğine dün de uyulmadı, bugün de uyulmadı.. Ancak dün hiç itirazın yoktu, bugün nasırına basılınca ciyak ciyak ötüyorsun..
Yok böyle taraflı savcı mı olur, yok bildiri dağıtan savcı mı olur, yok basına delilleri sızdıran savcı mı olur?

Doğru, hiç olmaz ama hep vardı, hep olageldi.

O zaman, sen önce bugüne kadar olagelen ve alkışladığın savcıyı, hakimi dolayısıyla soruşturmayı kabul et, hesabını ver, ondan sonra anayasa mı değişecek, HSYK mı değişecek, savcı mı değişecek, Danıştay mı değişecek, bilahare karar verilir..

Ne yaparsan yap, ne edersen et, nafile çabalardan ibarettir. Çünkü ayakkabı kutularını, para sayma makinesini, para kasalarını unutturamazsın! Bu halk bu görüntüleri unutmaz!

AK Parti, bu çizgisinde yürümeye devam ettikçe; Türkiye’miz hem iktisaden hem de siyaseten çok zarar görecek çok.. Vebali de AK Parti üzerinedir..

Savcı ve hakim kararları uygulanmayacaksa (hem 2.yolsuzluk soruşturmasında, hem de TIR olayında görüldü); Türkiye’de tüm adalet saraylarını kapatın gitsin abi.. Ne diye görev yapıyorlar ki o zaman..

‘’Adalet ve hukuk işlesin’’ diye cemaat ağzı çıktığı kadar bağırıyor, feryat ediyor, karşı taraf ise işlememesi için elinden geleni ardına koymuyor..

Abi ben işlemesinden yanayım.

Varsa ki vardır, aksaklıklar yanlışlıklar, yine hukuk içinde çözülmesinden yanayım.. Böylece ben demokrasiden yanayım..

Abi kör topal işleyen adaleti rafa kaldırırsak; adaletsiz yaşam cehennem olur.. Aman ha, aklınızı başınıza alın, bir daha düşünün, bu adalet, bu hukuk herkesi gün gelir lazım olur..

Hiç aklıma gelmezdi..

Ne mi?

Solcu, hem sosyalist olarak bir gün cemaati savunacağım ha:J)


27 Aralık 2013 Cuma

İki yol faşizme çıkıyor..


Cemaat ile AK Parti savaşından kim galip çıkarsa çıksın; maalesef Türkiye’mize daha büyük özgürlük, daha kaliteli demokrasi gelmeyecek..

Cemaat kazanırsa; tek güç kalacak, toplumu tarif ettikleri standartlara dönüştürme yolunda en önemli eşiği aşacaktır.

AK Parti dolayısıyla Tayyip Erdoğan kazanırsa; tek adam olacak, daha otoriter olma yolunda en önemli eşiği geçecektir..

Şimdi bunu nasıl ve hangi sözcük dizimiyle anlatayım?

Kırk satır mı, kırk katır mı?

Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık..

Kısaca her halükarda yandı keten helva..

Türkiye’de yaşayan özgür ve demokrat karakterli bir vatandaş olarak ‘ya Tayyipçi, ya Gülenci’ olmak zorunda bırakılmayı içime sindiremiyorum..

Tamam, AK Parti muhalifiyim ama ‘düşmanım, düşmanı dostumdur’ felsefesini bugünkü konjonktürde hiç de uyumlu durmuyor.. Çünkü hem AK Parti’ye muhalifim, hem de cemaat taraftarı değilim..

Ne olacak şimdi?

Maalesef gözümüzün önünde, ülkemiz hızla faşizmin kollarına kucak açıyor..

Sandık fetişizmiyle Putin tarzı yönetmeye yatkın bir lider olan Tayyip Erdoğan bir yanda, toplumu dini değerlerle yeniden organize etmeyi amaçlayan bir cemaat diğer yanda..

Kaderimize bakın ki 2013 yılının son günlerinde ülkede hakim olan Tayyip ve Gülen olarak 2 hakim güç vardır ve birbirlerine üstünlük savaşı vermektedir.

Son söz: Kim kazanırsa kazansın; ülkemize demokrasi ve özgürlük gelmeyecektir.. Tam aksine daraltılmış demokrasi kisvesi altında faşizm gelecektir..



17 Aralık 2013 Salı

Cemaat-AK Parti savaşında yeni cephe ve son yolsuzluk operasyonu..


17 Aralık 2013 gününü bir kenara not edin, çünkü tarihe not düşmek için önemli bir başlangıç olacaktır.
Basına yansıdığı kadarıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yolsuzluk, rüşvet, imar rantı, uygunsuz para işlemleri gibi ithamlarla 3 bakanın oğlu, AK Parti İstanbul/Fatih Belediye Başkanı, bir büyük kamu bankasının genel müdürü ve ünlü iş adamları olmak üzere 49 kişi gözaltına alındı..
Aslında yakın geçmiş algısı olmasa ‘ulan ne kadar demokratik ülke olmuşuz’ diyeceğim ama diyemiyorum işte.. Çünkü gerçekten yargı bağımsızlığı kurumsallaşmış ise elbette ne başbakanın ne de bakanların operasyondan haberi olamaz, olmaması gerekir idi..
Peki, ne olabilir bundan sonra?..
Esas hikaye burada başlıyor. Zaten şimdiye kadar yazılanlardan amma eksik, amma fazla herkes haberdardır.
Gezi olaylarından bile fazla bomba etkisi yaratan operasyon, Türkiye borsasının yüzde 6 düştüğü bir gün sonu, yarınlara neleri gebe bırakıyor?
3 bakanın oğulları yolsuzluk ve rüşvet suçlamasıyla gözaltına alınması ve sorgulanması siyasi gelecek şekillenmesinde nelere yol açacaktır?
Son operasyonu, Başbakan Erdoğan’ın ilk başta ‘yargı süreci işliyor, bir şey diyemem’ dediyse de Konya’da üstü kapalı olarak operasyonu ‘iktidara tehdit’ şeklinde tarif etmesi gelecek günlere nasıl yansıyacaktır?
Tüm bu yaşananlar sonrası kişisel düşüncem ve pozisyonum şudur:
‘Demokrasi kazanacak mı?-Hukuk bağımsız olacak mı?-Adalet terazisi herkese eşit duracak mı?’
Eğer bu sorulara ‘pozitif’ ve ‘evet’ yanıtı alırsam; ister cemaat, ister iktidar buna her kim vesile oluyorsa, destek olurum, hatta minnettar kalırım..
İktidar süresi 12 yılına giren AK Parti’nin bunca icraatı içinde her şeyin pürü pak olduğunu söylemek çok safiyanecedir.. Çünkü paranın, hem çok paranın döndüğü bunca işler içinde yolsuzluk, rüşvet çarkının dönmemesi mümkün değildir, ‘Yoktur’ diye iddia etmek ise hem akla ziyandır, hem de bilime aykırıdır..
MİT krizi, dershaneler, Hakan Şükür istifası derken bu operasyon için düğmeye basıldı. Bağımsız yargının ve bağımsız adli kolluğun 2 yıldır, bir rivayete göre 5 yıldır delil topladığı ve seçimlere 104 gün kala operasyon kararı verildiği söyleniyor..
Siyasi sonuçları elbette olacaktır. AK Parti iktidarının yara alacağı kesindir. ‘30 Mart Yerel Seçimlerine’ mutlaka olumsuz yansıyacaktır.
En taze bilgilerle gelecek günlerde neler olabileceğini şöyle özetleyebilirim:
İktidar ya bu olup bitenleri kabul edecek ve yargının işlemesine kolaylık gösterecek ya da toptan yok sayacak ve operasyonu yapan savcılar önce görevden alacak, sonra haklarında soruşturma açılacaktır..
Bunun örneği ise yakın zamanda görülen ‘Deniz Feneri Davasıdır’. Davayı açan savcılar önce görevden alındı, sonra hakların soruşturma yürütüldü, sonra dava açıldı ve görevi ihmal-suiistimal suçlamasıyla yargılandı..
Başbakan Erdoğan’ın Konya konuşmasında ne yapılacağının ilk işaretini vermektedir.
Nedir o?
Toptan reddetmek ve cemaatin komplosu olduğunu iddiasıyla kamuoyunu iknaya çalışmaktır.
Tutar mı?
Valla tutar ama ne kadar tutar, orası muammadır..
Şu kanaatimi bir köşeye yazın:

Ağustos-2014 ayında hem Cumhurbaşkanlığı, hem de erken genel seçim yapılacaktır..

22 Kasım 2013 Cuma

Cemaat-AK Parti savaşı..


Valla hep sorulmayanı sorarım, hep merakımı açığa çıkarırım..

Soru-1: Cemaat-AK Parti savaşında kim kazanır, kim kaybeder?

Soru-2: Bu savaş ne zaman başladı ve dershanelerle neden zirve yaptı?

Soru-3: Dershaneler neden bu kadar önemlidir ve kapatılması-dönüştürülmesi ne anlama geliyor?

Soru-4: Yaygın medya araçlarıyla psikolojik savaşı hangi cephe kazanır?

Soru-5: Cemaatin, AK Parti’ye karşı hangi argümanları kullanabilir?

Soru çok, yanıt yok.. İnternet, televizyon, gazeteler bu soruların yanıtını vermiyor, sadece kendi açılarından haklılığını anlatıyor..

İşte A-Haber, TV-24 AK Parti yanında, dershanelerin kapatılması gerekliliğini doğrulayan haber ve röportaj veriyor..

İşte Samanyoluhaber, Bugün TV gibi haber kanalları da dershanelerin ne kadar gerekli olduğunu kanıtlayan haber-röportaj veriyor..

Hadi ben bağımsız, özerk, düşünce-yorum yazan birisiyim ancak üzüldüğüm bazı medya simaları vardır. Maalesef çok zor durumda kaldılar. Kısaca iki arada bir derede sıkıştılar..

Ulan kapansın dese cemaat kızacak, kapanmasa dese hükümet kızacak..

Özellikle ortada dolaşan medyatik bazı yazar-çizerlerin, hem cemaate, hem de AK Parti’ye yakın durmalarının sonu gelmiş ve büyük ayrışması başlamıştır. Mecburi tercih yapacaktır. Hem oradan hem de buradan yana olma dönemi kapanmıştır.

İlla isim mi istiyorsunuz? Tamam, söylüyorum: Nagehan Alçı en belirgin duran simalardan biridir..

Soru-1’den başlayalım.. Kim kazanır, dolayısıyla kim kaybeder? Bence AK Parti kazanır. AK Parti deyince ne anlıyorsak o kazanır yani Başbakan Erdoğan kazanır.. Omzunda 4 yıldızı, arkasında NATO’nun 2.büyük ordusu olan amirallerin-generallerin tozunu attıran Erdoğan karşısında, cemaat vız gelir, tırıs gider..

Soru-2’nin yanıtı ise bence MİT kriziyle bu savaş başladı. Şimdiye kadar gizli kapaklı yapıldı, artık dershaneler üzerinden açıktan devam ediyor.

Soru-3’ün yanıtını ben de merak ediyorum. Cemaat için dershaneler bu kadar mı önemli, bu kadar mı hayati? Demek ki öyle olmalı, başka türlü köprüler atılmaz, ölüm-kalım savaşına girilmez.. Ha neden bu kadar dershaneler; cemaat açısından olmazsa olmaz noktasıdır, onu uzmanlar yanıt verebilir..

Soru-4’ün karşılığı ise tartışmasız cemaat mensupları yaygın medya araçlarını daha etkin kullanmaktadır.

Soru-5 ise en zor olanıdır. Hayal gücüme bakıyorum, neler olabilir neler.. Örneğin; cemaat mensubu milletvekillerinin istifasından tutun, AK Parti’ye karşı amansız bir siyasi mücadele cephesi oluşturmaya kadar gidebilir.
AK Parti ne yapabilir? Çok şey.. TV Kanalları üzerine RTÜK baskısından tutun, bazı iktisadi girişimlere vergi memuru yollanmasına kadar gidebilir.. Başbakan Erdoğan’a firavun benzetmesinden sonra daha ağır hakaretler gelirse; Fetullah Gülen’e şok mahkeme kararı çıkabilir..


Sonuç: Önümüzdeki 1-2 ay çok şeylere gebe duruyor.. 

17 Kasım 2013 Pazar

Türkiye, AK Parti, siyasi tarih, CHP, Mustafa Sarıgül




Kim ne derse desin AK Parti tarih yazıyor.. Öyle olunca bildikleriniz, öğrendikleriniz dumura uğruyor.. Türkiye tarihi, 2002 AK Parti iktidarıyla bambaşka evreye geçiyorken, yepyeni tarih yazılmaktadır, herkes gibi ben de buna tanıklık ediyorum..

Yaşananlara adapta olamayanları, kızanları, bağıranları anlayabiliyorum. ‘Türkiye’, ‘Türk Milleti’, ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ tabirleri bildiğimiz değerlerini değiştirmiştir.

Hele son Diyarbakır buluşması tarihi dönüşümün doruk noktasıdır. Bence herkes şimdiye kadar bildiklerini unutsun, başka türlü yeni yazılan Türkiye tarihi sayfasını okuyamaz.. Tabii ki, önce şaşırır, sonra aptallaşır..

2002 yılından bugüne kadar neler oldu, neler bitti..

Sivil iktidar, Türkiye yönetiminde mutlak hakimiyet kurdu. İktidarı hiçbir güçle paylaşmadı. Çarpışa-çarpışa halkı yönetme yetkisini tek iradeye yani hükümete bağladı. Seçimle gelen iktidar mutlaktır, tartışılmazdır. Halkın ekseriye çoğunluğu ne diyorsa odur.. Demokrasilerde bunun aksi düşünülemez zaten..

2002 yılına kadar, önünden-arkasından, sağından-solundan iktidarın ipini tutanlar ve gücü ölçüsünde ipi çekenler dümdüz oldular, biçare iktidara dolayısıyla onu doğuran halka biat etmek zorunda kaldılar..

İktidarın zor günlerinde destek olan, bunun karşılığında iktidarın bir bölümünü paylaşan cemaatle, MİT Müsteşarıyla başlayan ayrışma süreci; artık dershanelerin kapatılmasıyla son mertebesine gelmiştir. Biraz sancılı olacaktır ama eninde sonunda olacaktır. Silahlı güçlere boyun eğmeyen iktidar, cemaate asla boyun eğmez..

Neden?

Erk paylaşılmaz, çünkü bir kısmını paylaştığın cemaat değil, halka hesabı erk sahibi vermektedir.

Ben kendimi hep solda hatta sosyalist çizgide tarif ederim. Öteden beri hem sağdan hem de soldan dershanelerin kapatılması için bangır bangır sloganlar atıldı. Bugün AK Parti kapatacağım diyorsa; ben buna niye karşı çıkayım? Dershane taksitini ödeyemeyen Fethiyeli annenin intihar girişimini unutmayın.. Kısaca dershaneler sömürü aracıdır..Kapatılsın ki okullarda ne verilecekse, verilsin.. Eksik gedik daha net görülsün.. Öğretmen yetersiz donanımdaysa öğretmen değişsin, okul fiziki şartları yeterli değilse yeterli hale gelsin, velhasıl her ne eksikse ortaya çıksın ve giderilsin.. Ama dershaneler açık kaldığı müddetçe bu durum asla değişmez, dönüşüm yaşanmaz.

Şaşkınlığım şudur ki, AK Parti’nin yeniden tarih yazdığını ve bunun karşısında cemaat bile olsa duramayacağını idrak edememesidir. Boşuna çırpınıp duruyor. Doğrudur, dershanelerin kapatılmasından en büyük zararı cemaat görecektir ama gidişatın değişmesi mümkün değildir.

Türkiye sınırları içinde, bazı coğrafi yerleşim yerleri artık değişen ismiyle, yaşayan insanıyla Kürt olarak adlandırılıyor, en önemlisi kimliklendiriliyor..

Nereden nereye geldik.. Belki 10 yıl sonra AK Parti iktidarı, yazdığın tarihin altın sayfalarına ulaşacaktır. 1924 yılında verilmesi gereken hakkın 2014 yılında Kürtlere teslim edilmesi ne acıdır, ne hüzündür.. Bunca yıl çekilen eziyetler, akıtılan kan ve gözyaşları, hangisine üzüleyim bilemiyorum..
Erzurum ve Sivas kongrelerinde Kürtlere verilen sözleri, ilk mecliste yer alan Kürt temsilcileri anımsatmak isterim.. Sonra ne olduysa oluyor, Kürtlerin otonom hakkı verilmiyor, hatta yok sayılıyor ve tek millete dönülüyor.. Sonrasında oradan oraya sürgünler, batıya toplu göçler politikası izleniyor, maalesef içinden çıkılmaz hale sokuluyor.. Ne edersen et, insan Kürt anneden doğduysa sen Türksün denir mi arkadaş? 90 yıl dendi de ne oldu? Daha karmaşık hale getirmekten başka hiçbir işe yaramadı..

Neyse uzun lafın kısası AK Parti, bana göre meşru ve halka dayanan devrim partisidir. Ha AK Parti’ye oy verir miyim? Yok, vermem.. Zaten benden de oy istemiyor.

Neden?

Çünkü muhafazakar, demokrat parti olarak tarif ediyor kendini AK Parti.. Benim kendimi tarifle uyuşmuyor zaten..

Ha halkın yüzde 50’sinin oyunu sandıkta alan partiye saygı duyarım o ayrı meseledir..

CHP’de değişim-dönüşüm öncüsü bir siyasi partidir ancak Türkiye’de değişim ve dönüşüm dindar mecradan uzaklaşarak gerçekleştirilemez..

Halkın ekseriye çoğunluğu Müslüman olan seçmenleri dinden uzak bir eksende siyasetle ikna edemezsin.. 90 yılda ikna edilen kitle yüzde 20-25 civarında kalmıştır. Aksine yüzde 75’lik halk kitlesi CHP’ye hep mesafeli durmuştur.

AK Parti ise yazdığı yeni tarihte manevi duyguları incitmeden en büyük siyasi, iktisadi, sosyolojik, değişimi-dönüşümü gerçekleştirmiştir.

Zenginliği İstanbul’la sınırlı tutmamış, tüm Anadolu sathına yaymıştır. Son 10 yılda Anadolu’nun bir çok il ve ilçesinde yepyeni girişimci doğmuş, yepyeni zengin dindar sınıflar oluşmuş ve İstanbul para babalarına kafa tutar hale gelmiş.. Daha ne olsun!

Başka bir zihniyet devrimi ise halka eziyet eden bürokrasde olmuştur. Filmlere bile replik olan ‘bugün git yarın gel’ diyen memur zihniyeti yıkılmış,  halkın hizmetinde olduğunu idrak eden memur takımı oluşmuştur..

Gelelim CHP cephesine..

Son 3 yıldır ‘Yeni CHP’ sloganıyla arayışlarını sürdürmüştür. Mustafa Sarıgül figürü yukarıda bahsettiğim siyasi parti analizime çok yakındır.

CHP iktidar hayali kurmak istiyorsa; Mustafa Sarıgül çizgisine öyle de böyle de gelecektir. Yok başka çaresi.. Ha bu arada CHP içinde gidişler-gelişler çok olacaktır..

Ancak İstanbul Belediye Başkanlığı için CHP’nin en güçlü adayı Mustafa Sarıgül’dür.

Bu tehlikeyi gören Beyaz TV, Cuma akşamı ‘Dinamit’ isimli programda Mustafa Sarıgül’ü yolsuzlukla hırpalamaya çalışmaktadır.

Peki, nereden çıkıyor bu iddialar?

2005 yılında, CHP Genel Başkanlık yarışına giren Mustafa Sargül’ü nokta dergisinde çıkan yolsuzluk yazısı üzerine kurgulayan, konuşan Deniz Baykal, kurultayda genel başkanlığı kazanır. Aradan 8 yıl geçer, Mustafa Sarıgül hakkında bırakın mahkumiyeti tek bir soruşturma bile açılmamıştır. Kaldı ki Mustafa Sarıgül, yüzde 70’le Şişli Belediye Başkanı seçilmiştir. Her belediyeye soruşturma açan AK Parti iktidarı, son 10 yılda Şişli Belediyesi hakkında tek soruşturması yoktur..

Nereye geliyorum?

Bu iddiaları yapan Deniz Baykal, halen CHP Antalya Milletvekilidir. İhraç ettiğin ve ağır ithamlarda bulunduğun Mustafa Sarıgül tekrar 2013 yılında CHP’ye katılmıştır, yüzde 99.9 ihtimalle İstanbul CHP Belediye Başkan adayı olacaktır. Aynı çatı altında Deniz Baykal nasıl duracaktır, çok merak ediyorum..

Diğer yandan 2011 Genel Seçimlerinde tekrar Antalya Milletvekilliği’ne aday göstermesi; CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nın en ölümcül hatalarından biridir.

Neden?

Çünkü o skandalda yer alan kadın ‘out’ oldu, erkek ‘in’ oldu.. Olmaz böyle adaletsizlik! Madem Deniz Beyi milletvekili adayı yaptıysa, milletvekili olan ve skandala karışan kadını da yapmak zorundasın..

Neyse çok uzun siyasi analiz yazısı oldu.. Uzun süredir yazmadığım için herhalde bu kadar uzun ve derin oldu.. Herkese iyi okumalar ve herkese iyi düşünmeler..




20 Temmuz 2013 Cumartesi

Türkiye’nin kırılma noktası..


Kimse fark etti ya da fark etmedi ama dünyaya servis edilen bu fotoğraf her şeyin bittiği andır..

Bir ülkenin başbakanı, Genelkurmay Başkanı sınırları içinde bir hudut karakolu mevzisinde çömelerek gözetleme yaptılarsa ve bu resim dünyaya servis edildiyse; işte o an tarihin kırılmasıdır. PKK ile devletin mücadelesinde bambaşka bir safhaya geçisin başlangıcıdır.

Yanlış anımsamıyorsam, o fotoğrafın çekildiği tarih 21 Haziran 2010 olacaktır, zaten o tarihten sonra PKK ile Oslo müzakeresi başladı, işte başarısız Habur girişimi oldu, işte en son ise direk PKK Lideri A.Öcalan ile sürdürülen ‘çözüm süreci’ adıyla müzakereler..

Burada şu doğru, şu yanlış demiyorum, sadece tarihi tespit yapıyorum.

Bir kere o fotoğrafı kim servis yaptı?

Genelkurmay mı yoksa Başbakanlık mı?

Burası çok önemli bir çıkış noktasıdır. Çünkü neyi amaçladılar bu fotoğrafla?

Her nereden kaynaklı bilinmeyen o fotoğraf servis edildiyse Türkiye halkına şu mesaj verildi:

‘’Hiç boşuna efelenmeyin, sizi yönetenlerin ahvali durumu ortadır. Kabul edin artık! PKK’yı savaşla yenemeyeceksiniz, ne yapıp, ne edip; barışın!’’

Bu tarihi evrilmeye cemaat biraz direndi, işte KCK davası, işte MİT krizi falan derken hemen bastırıldı..

TSK direndi, hemen tavsiye edildi, işte Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları toplu istifalar..

2013-Temmuz ayına geldik. İşte karşımızda sürekli talimat veren silahlı bir örgüt ile müzakere yürütülmeye çalışılıyor..

30 yıllık düğüm çözülecek mi yoksa kopacak mı?

Valla ben de bilemiyorum ama tarihe tanıklık ediyoruz hep beraber..



13 Temmuz 2013 Cumartesi

Başbakan Erdoğan gidici artık..


30 yıldır siyaseti takip ederim, son 10 yıldır aktif olarak içindeyim, üzgünüm ama Başbakan Erdoğan için yolun sonu gözüktü..

Gezi Parkı tutumu bir kere ölümcül hataydı. Kim ne derse desin; AYYAŞ, ÇAPULCU laflarıyla yarattığı muhalif başına daha çok çorap örecek, en önemlisi hiç rahat bırakmayacak ve soluk aldırmayacak.. İşte bugün GAZDAN-ADAM festivali yapılıyor Kadıköy’de, partisiz-purtisiz 100 bin kişi toplanıyor ve ana sloganları ‘Hükümet İstifa’ oluyor..

Her ne kadar AK Parti taraftarı işte yedirmeyiz, işte harcatmayız diye tempo tutsalar da Başbakan Erdoğan aleyhine süreç durmadan işliyor.. Hani kum saati gibi zaman sürekli olumsuz yönde boşalıyor.. Durumu en azından nötr hale getirmeye çalışıyor, o da olmuyor, kısaca ne yaparsa yapsın, ne ederse etsin, Başbakan Erdoğan dönemi bitti artık..

Zaten 2015 yılında tekrar milletvekili olamayacağı AK Parti tüzüğünde yazarken; iç ve dış dinamikler 2015’i bile bekleyemedi ve düğmeye bastı artık..

İyi de bu nasıl olacak?

2015 Genel Seçimleri muhtemelen 2014-Sonbaharı gibi erken bir tarihe alınacaktır. Yüzde 99 olasılıkla merkez sağa hitap eden yeni bir parti kurulacaktır ve AK Parti’den istifa eden milletvekilleri bu partinin ana gövdesini oluşturacaktır,. Ha keza merkez sola hitap eden Mustafa Sarıgül liderliğinde başka bir parti daha kurulacaktır.

AK Parti’den istifa edecek milletvekili sayısı 70 ile 100 arası olacaktır. En önemlisi Gülen Cemaati bu partiye açıktan destek verecektir. Yine aynı şekilde CHP’den 15-20 milletvekili istifa edecek ve Sarıgül’ün partisine geçecektir..

Peki, bu kararı kim ya da kimler aldı?

Dünyaya hakim olan küresel gizli ya da açık güçler kimlerse onlar aldı diyebilirim..

Neden?

Artık 11 yıldır devam eden AK Parti iktidarına ne tahammülleri ne de ihtiyaçları kaldı..

İyi de arkadaş, ‘bu senaryoyu neye dayanarak yazdın?’ sorusuna yanıt şudur: Siyasi tecrübemle birlikte iç ve dış dinamikleri iyi okumamla ilgilidir derim..

Fark ettiniz galiba; en son Bağcılar mitinginde Başbakan Erdoğan ne dedi?

‘Sürekli Ankara-Sincan’da şu kadar kişi, İstanbul-Kazlıçeşme’de şu kadar kişi, Samsun’da, Erzurum’da, Kayseri’de şu kadar kişi topladım ve bana destek veriyorlar..’

Bu bile panik havasının ipuçlarıdır. En son anketlerde yüzde 50 küsur gözüken bir partinin lideri meydan, meydan niye dolaşır ve niye daha çok çalışın telkininde bulunur.. O da biliyor ki kendisinin gitme fermanı imzalanmıştır.. Artık ne kadar direnebilirsem direnirim psikolojisinde hareket etmektedir.

Nihai analizim budur! İster inanın, ister inanmayın, ister aklınızın bir köşesinde tutun, ister deli saçması deyip geçin.. Şunu unutmayın ki ‘tarih hiç söylenmeyenler üzerine inşa edilir’ bu söz de bana aittir.. Bu arada doların 2,5 TL olmasını falan hiç anlatmıyorum..


12 Temmuz 2012 Perşembe

Fikri Akyüz, Bülent Keneş tartışması..


Dün gece (11 Temmuz 2012) Beyaz TV’de saat 23.00’da, ‘Özel Yetkili Mahkemelerle’  ilgili düzenlemeyi Moderatör Sami Dadağlıoğlu yönetiminde Bugün yazarı Gültekin Avcı ile Fikri Akyüz tartıştılar, ben de izledim, hem de gece 02.00’ya yaklaşıyordu, tartışma sona ererken..



Konu, döndü dolaştı, AK Parti, cemaat gerginliğini dayandı. ÖYM’lerin kaldırılmasına sert muhalefet eden, hatta şiddetle karşı çıkan cemaat yazarları ve yayınları üzerine Fikri Akyüz bir analiz yaptı..



Sayın Fikri Akyüz, lafı döndürdü, dolaştırdı ve Today Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş’ın bir NETTV’deki son mülakatına ve Twitter üzerinden yazdıklarına getirdi..



Ne demiş Bülent Bey?



İşte AK Parti devletleşti ve kendisini devlet zannediyor, vesayet koyanlarlar uzlaştı mealinde eleştiriler..



Gültekin Bey, ‘aynen katılıyorum’ dedi, kıyamet anı geldi..



Moderatör fitnecilik lafını kullandı, tartışma nirvana oldu neredeyse..



Derken Bülent Keneş Bey, telefonla bağlandı ve görüşlerini tekrar anlattı..



Peki, tartışmanın fitilini ateşleyin Fikri Akyüz Bey ne dedi?



AK Parti ile cemaat çatışıyor imajı ya da algısı yaratmayın, Anadolu’da iş yapan kaplan denen cemaat mensubu ya da sempatizanı girişimcileri devletle olan mevzuları karşısında (mesela teşvik gibi..) mağdur etmeyin mealinde laf etti..



Bence tartışmanın püf noktası, can alıcı yanı burasıdır..



Fikri Bey, uzlaştırayım derken bana göre bir çuval inciri berbat etti..



Neden mi?



Ne yani devletle, yani AK Parti İktidarıyla iş yapacak girişimcilerin cemaat mensubu olmaları engel midir?



Cemaat-Ak Parti çatışması algısı cemaat sempatizanı ya da mensubu girişimcileri devletten alacağı teşvik gibi payları engeller mi?



Olayın neresinden bakarsanız bakın skandal kokuyor..



Devletten teşvik alma bile partili olma ya da cemaata mensup olma gibi şartlara bağlanmış algısını; kamuoyuna söylemek hem demokrasi hem de Liberalizm açısından çok ama çok ayıplıdır..



Ne yani şimdi cemaat sempatizanı ya da mensubu olmayan, AK Partili olamayan bir girişimci devletin sağladığı teşvik gibi haklardan faydalanamaz mı?



Valla durum buysa vahimdir..



Hayır, ben böyle anladım, yanlış anladıysam Fikri Bey, düzeltsin arkadaş..



Ama söylediği lafın meali budur. ‘Devlet bürokrasisinde fitneciler çıkar, cemaat mensuplarını mağdur eder’ dendi.. Programın yarım saat uzamasına neden olan fitneci sözcüğü de bu vesileyle moderatör tarafından kullanıldı.



Bunun Türkçesi şudur: AK Parti’yi eleştirmeyin, iktisaden cezanlandırılırsınız..



Vay anasına sayın seyirciler! Biraz film repliği gibi oldu ama hala olayın vahametini kavramaya çalışıyorum ancak nafile..



Bu arada CHP’liyim, emekliyim, Allah’tan girişimci değilim:J)


20 Eylül 2011 Salı

Toplum tepkisizleşti ama neden?



Geçen hafta içinde yerel bir gazetede ilginç habere rastladım. Neydi haber? Bucak ilçesine bağlı Kestel Köyü dağlarında orman yangını çıkıyor. İtfaiyeler ve orman yangın söndürme ekipleri müdahale ediyor. Köylülerden söndürme faaliyeti için gönüllü olmaları yönünde köy hoparlöründen çağrı yapılıyor. Sonra ne oluyor? Hiç kimse gitmiyor. Yani ‘bana ne’ diyor.
Bugün Ankara’da yapılan bombalı terör saldırısı sonrası 3 masum vatandaşımız ölüyor, onca masum insanımız yaralanıyor ya… Twitter üzerinden bir gazeteci arkadaşımız diyor ki, ‘ETA saldırısı sonrası Madrid örneğinde olduğu gibi terörü protesto eden 1 milyon Ankaralı yürümez mi acaba?’…
Bence yürümez ve ‘bana ne’ der…
Hatta çok iyi anımsıyorum, Silvan saldırısı sonrası bazı il ve ilçelerde terörü protesto mitingleri düzenlendi. Katılım o kadar cılız kaldı ki bazı ilçelerde yapılamadı bile…

‘Toplum tepkisizleşti ama neden?’ Kritik soru budur!

Sosyologlar, psikologlar mutlaka bilimsel temelli birçok teori ve gerekçe sunabilirler.

Sıradan bir vatandaş olarak gözlemlerim ışığında ‘neden’ sorusuna ben şöyle yanıt verebilirim. İnsanımızın aşırı derecede bireyselleşmesidir. Herkes ama herkes ‘gemisini kurtaran kaptan’ misali yalnızca kendini düşünmektedir. Duyarlı olduğu konular parasal felce maruz kalmıştır. Toplumun sinir uçları para makasıyla iyicene törpülenmiştir ve duyarsız hale getirilmiştir. ‘Bana ne’ imgesi ya da nidası bu tezimin vardığı zirve noktasıdır.

Örnekleme yapalım isterseniz…

-Arkadaş, bak şurada kaza olmuş

-Bana ne!

-Niye yahu?

-Arkadaş! Maaş alan doktor var, maaş alan polis var, gitsin baksınlar…

-Arkadaş, bak orada yangın çıkmış?

-Bana ne! Maaşlı orman yangın söndürme ekipleri var, itfaiyesi var, gitsin onlar ilgilensin arkadaş!

-Arkadaş, bak ülkemiz kan gölüne dönmüş, terör saldırıları artmış…

-Bana ne!

-Niye yahu?

-Arkadaş! Ben seçimde oy verdim, temsilci gönderdim ve hükümet ettim. Emrinde polis var, asker var, çözsün, bana ne!

-İyi de arkadaş, seni ne ilgilendirir?

-Yalnız kendim yani ben! Bu kadar haksız rekabet olsa da çalışmak, çok para kazanmak, ailemi doyurmak, çocuklarımı okutmak, araba almak, ev almak, kısaca ayakta kalmak… Gerisi fasa fiso işlerdir. Beni de hiç ilgilendirmez. Bana ne!

Bu örneklerini verdiğim duygu ve düşünceyle hareket eden toplumumuzda neredeyse yüzde 60-70 oranında insan vardır. Toplumun geri kalan yüzde 20-30 oranında insanımız da kendilerini cemaat ve tarikatlara teslim etmişlerdir. Tam biat ederler, asla bu konuları düşünmezler… Sadece askere, polise Allah yardımcısı olsun diye dua ederler, bir de ‘devletimize, milletimize zeval gelmesin’ derler…

Ben, yani sıradan bir vatandaş, eksik gedik olabilir ama kabaca Türkiye’de yaşayan büyük çoğunluğun fotoğrafını böyle çektim.

İster kızın, ister kızmayın, benim nazarımda ‘Toplum tepkisizleşti ama neden?’ sorusunun yanıtı böyledir.