31 Ekim 2009 Cumartesi

Erkek-eşek-maymun…


İnsanoğlu (ERKEK cinsiyetli), eşek ve maymun sıraya giriyor, yaşam süresi belirleniyor…

İnsanoğlu için 40 yıl deniyor ve hemen azlığına itiraz ediyor:

-Aman 40 yıl yeter mi hiç!

Tamam, bekle deniyor…

Sıra eşeğe geliyor ve ona da 40 yıl deniyor ve hemen çokluğuna itiraz ediyor:

-Aman 40 yıl yük taşı, 40 yıl eşeklik yapmak çekilir mi hiç?...

O zaman senin 20 yılı insanoğlunu verelim…

Sıra maymuna geliyor ve ona da 40 yıl ömür biçiliyor ancak o da çokluğuna dair şiddetle itiraz ediyor:

-Aman 40 yıl ağaçtan ağaca, daldan dala atlamakla ömür biter mi hiç?

O zaman senin 20 yılı da insanoğluna verelim deniyor ve herkes bu alış-verişten memnun ayrılıyor.

Erkek cinsiyetli 40 yıl gayet güzel yaşıyor, hatta ne olduğunu anlayamadan bu güzelim yıllar geçiyor.

40 ile 60 yaş arası eşekten aldığı 20 yılı yaşamaya başlıyor.

Ne yükler taşıyor ne yükler… (Kendiniz hayal edin!)

60 ile 80 arasında ise maymundan aldığı yılları yaşıyor.

Ne maymunluklar yapıyor ne maymunluklar… (Kendiniz hayal edin!)

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/31 Ekim 2009/Burdur-Türkiye

26 Ekim 2009 Pazartesi

Kuzey Irak Kürt devleti aslında ne zaman kuruldu?...


İnternetten bir haber okudum.

Sonra şu yargımı kafamda yeniden tazeledim.

Neydi o yargım?

Türk Halkı, genelde geçmişte olup bitenlerle, bugün olup-bitenler arasında bağlantı hem aramaz, hem de kuramaz.

Oysaki tersinde; her şey çok daha kolay anlaşılır, yorumlanması çok daha özgün olabilir...

Anımsayın, yıl 1992, Birinci Körfez Savaşı’ndan hemen sonra Irak’ta uçuş yasağı koydu.

Kim koydu?

ABD…

Bu yasağa göre, 36. paralelin kuzeyinde ve 30. paralelin güneyinde Irak uçakları uçamayacaktı.

Bu yasak bölgede sadece ABD’nin ve onun izin verdiği ülkelerin uçakları uçabilecekti.

Bu duruma göre, Kerkük ve Musul 36. paralelin kuzeyindeki yasak bölgede kalıyordu.

Böylece Irak topraklarının önemli bir bölümü Saddam’ın denetiminden çıkıyor, Irak fiilen parçalanmış oluyordu.

ABD’nin tek yönlü koyduğu ve İngiltere’nin de desteklediği bu yasağı onaylayan bir Birleşmiş Milleteler (BM) Genel Kurul kararı ya da BM Güvenlik Konseyi kararı yoktu.

İşin ilginç yanı o zamanki hükümet ve asker kanadı bu karara tam destek verdi.

O dönemde bu karara destek veren Türkiye’ye ödül olarak; ABD’nin tanker uçak satışı gündeme getirildi. Tanker uçakla, Türk Savaş Uçakları müşterek eğitim yaptı.

Buraya dikkat! Bu eğitim nereye yapıldı?

ABD Devriye uçakları, Türk Savaş Uçakları beraberce İncirlik hava üssünden kalkıyor, hem havada yakıt ikmal eğitimi yapıyor ve Kuzey Irak üzerinde devriye görevi icra ediyor.

Tankeri batsın!

Asker kanadının uzağı görememe kusuru nedeniyle neredeyse kendi elimizle Kuzey Irak Kürt Devleti oluşumuna katkı yaptık.

Aslında 1992 yılında Kuzey Irak Kürt Devleti kuruldu, Türkiye’de figuran rolünü oynadı.

1992 yılında bu karara desek veren hükümet ve askerin tam bir öngörüsüzlük yaptığı, 2009 yılında daha net anlaşılmıştır.

2009 yılına gelinceye kadar papağan gibi aynı şeyleri tekrar eden hükümet ve asker kanadı ne diyordu?

Bizim kırmızı çizgilerimiz vardır.

Neymiş o kırmızı çizgilerimiz?

Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduklarını, Irak’ın bölünüp parçalanmasını kabul etmeyeceklerini ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasına asla göz yummayacaklarını…

Ne oldu şimdi?

Ne sarı kaldı ne kırmızı…

Kuzey Irak’ta Kürt Devleti kuruldu. Yakında diğer ülkeler gibi Türkiye’de Erbil’de konsolosluk açılacak, olay ya da puzzle yüzde 50 tamamlanacak.

2009 yılına gelinceye kadar olanları dikkate aldığım zaman 2019 yılında neler olabileceği konusunda öngörülerim vardır.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin böyle bir öngörü yapabilecek bağımsız ve özerk kurumu var mı?

Bence yoktur. Olsaydı 2009 yılından yaşananları 1992 yılında öngörebilirlerdi.

Neden yok?

Türkiye, bağımsız ve özgün siyaset izleyebiliyor mu? Yoksa izlettiriliyor mu?

Soruya soruyla yanıt verdiğimi biliyorum. Canım onu da siz düşünün…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/26 Ekim 2009/Burdur-Türkiye


YAZARIN ÖZEL NOTUDUR
İşte benim de ‘Normal Ötesi Aşk’ isimli kitabımın okuyucu yorumlarını paylaşıyorum:
http://kitap-yorumu.blogspot.com/2012/10/normal-otesi-ask-kitabna-yaplan-yorumlar.html
Yok ben sizden ve imzalı almak istiyorum derseniz; homeros80@hotmail.com adresini isim-soyadı, adres ve cep telefon bilgisiyle başvurabilirsiniz..

16 Ekim 2009 Cuma

Burdur İli Bucak İlçesi CHP Yönetim Kurulu Üyelerinden İlköğretim Okullarına ziyaret…





Bu ziyarete CHP üyesi olarak ben de katıldım, hem de fotoğrafladım, işte bu blog yazısını kaleme aldım.

Ziyaret amacı ise hem yeni eğitim-öğretim yılını kutlamak, hem de sorunlarını yerinde görmektir.

Nerden başlandı?

En ücrada bulunan, Yunus Emre İlköğretim Okulumuzdan elbette…

Daha sonra sırasıyla Cumhuriyet İlköğretim Okulumuza, Atatürk İlköğretim Okulumuza ve Bucak Anadolu Lisemize gidildi.

Ne gördük, ne duyduk faslına gelirsem…

Bir kere ilköğretim okullarına hiçbir ödeneğin olmadığını en yetkili ağızdan müdür beylerden işittik.

Okulların ihtiyaçlarını nasıl giderdikleri konusu ise işte kantin geliri, yasak olmasına rağmen velilerden toplanan paralarla ifade ediliyor…

Gelelim en mağdur ve en kötü durumda olan ilköğretim okulumuz hangisi sorusuna:

Yanıt ise Yunus Emre İlköğretim Okulu oluyor…

En ücrada olunca en zor durumda olan okul olması beni hiç şaşırtmıyor.

Öğrencinin gitmek istemediği, öğretmenin gelmek istemediği bir okul olunca başka nasıl bir tablo çıkacak ki?

Toplam Öğrenci sayısı 50’yi bulmuyor. Nedeni ise okulla aynı isimli anılan mahalleden gelen çocukların bile nakille başka okullara kayması gösteriliyor.

Adrese dayalı sistem zorunluluğu olmasına rağmen böyle bir yöntemle engellemenin delindiği görülmüştür. Çünkü nakillerde adrese dayalı sisteme dair herhangi bir belge istenmiyormuş.

Yunus Emre İlköğretim Okulumuzun fotokopi makinesi yoktur. Müdür Beyin oturacağı doğru düzgün bir odası bile olmadığı okulumuz hakkında başka ne diyebilirim?

Okulumuzun hemen dibinde bulunan Camimiz ve Kur’an Kursumuzun binası daha heybetli, daha sükseli, daha işlevsel duruyor.

Not: Fotoğraflarımın içinde mevcuttur.

Bu durumda Yunus Emre İlköğretim okulumuzda görev yapan müdürümüze ve öğretmenlerimize Allah yardımcıları olsun demekten başka lafım kalmıyor.

İkinci ziyaret Cumhuriyet İlköğretim Okulumuza yapılıyor. Bu okulumuz 1.200 öğrencisiyle en kalabalık okul unvanını elinde bulunduruyor.

Bu kadar kalabalık olmasına rağmen tek bir hizmetlinin bulunması abesle iştigal oluyor benim nazarımda...

En büyük eksikliğin ise rehber öğretmenin okulda bulunmamasıdır. 1.200 öğrenci var ama onları yönlendirecek kısaca rehberlik edecek bir öğretmenin olmaması şahsen beni şaşkına çeviriyor.

Üçüncü ziyaretimizi Atatürk İlköğretim Okulumuza gittik. Burası benim de okuduğum ve ilkokulumu bitirdiğim okuldur. Elbette 40 sen önceki okul binasının yerinde yeller esmektedir. Yeni bina yapılmış, tadil edilmiş kısaca benim okuduğum okulun ismi kalmış.

1.000’ne yakın öğrencisi olan okulumuzun durumu; sınıfları ortalama 40 öğrenci olmasına rağmen genel hatlarıyla iyidir.

Dördüncü kısa ziyaretimizi Anadolu Lisemize yaptık. Müdürümüz şaşırdı ve aynen şunları ifade etti:

CHP olarak sizi tebrik ediyorum. Çünkü daha hiçbir siyasi figür seçim harici ziyaret etmedi. Daha Belediye Başkanımız seçilmesinden dolayı nezaketen teşekkür ziyaretine bile gelmedi…

Öğretmen, öğrenci kısaca eğitim üzerine güzel sohbet ettik ve ayrıldık.

CHP Bucak İlçe Teşkilatı olarak, ben de MB Yazarı ve CHP üyesi olarak, bu tür okul gezi ve ziyaretlerimizi sürdürmeye karar verdik.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/16 Ekim 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

Adalet, adaleti arıyor ama bulamıyor…


Adalet yaralı mı?

Adalet var mı?

Adalet nerede?

Adalet terazisi kusursuz mu?

Bu sorulara yanıt vermeden önce CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu, mizansen kalıpta adaletin halini bakın nasıl anlatıyor?

Başbakan Tayyip Erdoğan, İsviçre’ye gidiyor.

İsviçre Başbakanı kendisine bakanlarını tanıtıyor.

Başbakanım diyor işte bu bizim Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız, bu Sağlık Bakanı, bu Denizcilik Bakanı…

Tayyip Bey diyor ki:

-Nasıl olur burada deniz yok ki, nasıl Denizcilik Bakanı olur?

Bunun üzerine İsviçre Başbakanı şu karşılığı veriyor:

-Sayın Başbakanım sizde de Adalet yok ama Adalet Bakanı var…

2004 yılında başlayan bir tazminat davası, tam 5 yıl sonra 2009 yılında bitiyor.

50 milyarlık tazminat davası oluyor 100 milyar…

Neden?

Geçen 5 yılın faizleri ekleniyor da ondan…

Gecikmeye neden olan kim?

İlgili mahkeme…

İlgili mahkeme kime rücu ediyor?

Tazminat ya da alacak davasının davalılarına…

5 yıllık gecikmeden davalıların ne kusuru var?

Yok.

İlgili mahkeme 5 yıl süren gecikme için nasıl bir neden gösteriyor?

Dosya fazlalığını…

İyi de bu durum kimden kaynaklanıyor?

Adalet sisteminden değil mi?

Evet.

Evetse bu mağduriyet ne olacak?

2 avukatın sohbetine kulak misafiri oldum. Bakın ne duydum?

Bir kadastro davası tam 20 yıldır sürüyormuş…

Dev-Genç davası daha geçen gün bitmedi mi? Tam 29 yıl sonra…

AİHM, sürekli Türkiye’yi adaletin gecikmesi dolayısıyla mahkûm etmiyor mu?

Ediyor.

Adalet sistemimizi ne zaman sorgulayacağız?

Adalet sistemi deyince ne anlıyoruz?

Mahkemeler, yargıçlar, savcılar, Yargıtay, temyiz, adalet bakanlığı…

Temyiz edilen dosyalar 2 yıl, 3 yıl, 4 yıl, 5 yıl Yargıtay’da bekleyebiliyorsa bu adalet sistemi nasıl düzelecek ve nasıl hızlı çalışacak?…

Geciken adalet aslında adaletsizlik değil mi?

Çözüm nedir?

Konunun uzmanı değilim ama bir yerde adaletin mağduruyum. Pratikte yaşadığım güçlükler ışığında önerilerim şunlardır:

Bir dava başlamalı ve en geç 6 ay içinde sonuçlandırılmalıdır.

Dosya için hazırlık dönemi (bilirkişi raporu, deliller, iddialar, savunmalar…) 3 ay geçer. Hemen sonuçlanmak üzere dava kısa aralıklarla devam eder ve biter…

Biten dosyaların hepsi ANKARA’ya Yargıatay’a gitmemesi gerekiyor. Mutlaka bölge Yargıtayları kurulmalıdır. Davaların büyüklüğü göz önünde alınmalıdır. Örneğin 2 yıla kadar ceza davaları, 100 bin TL’ye kadar alacak ya da tazminat davaları kurulacak bölge Yargıtay’ına gitmelidir.

Bana göre Türk toplumun adalete olan inancı hızla kaybolmaktadır. Bu durum ülke, devlet, vatandaş ilişkisine ağır darbe vurmaktadır. Bu ülkede olası kargaşaların kaynağı asla terör, yalanlar, yolsuzluklar olmaz. Ama adaletsizlik duygusu topluma yerleşirse; işte o zaman en büyük kaos yaşanır.

Bir vatandaş olarak adalet üzerine benden bu kadar…

Aman dikkat! Adaletin kestiği parmak acımaz! Vecizesini adaletsizlik parmak kesiyor ve çok acıtıyor şekline dönmesin…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/15 Ekim 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

12 Ekim 2009 Pazartesi

Burdur-Bucak Kahveler Kavşağı...




Yer Burdur ili Bucak ilçesi Kahveler kavşağı (Mevkii)

Burdur-Antalya karayolunun Bucak istikametine dönüş verilen yerdeki Aziz Nesin’lik bir durumu aktarıyorum.

Şimdi fotoğraflarla kanıtladığım yerin ana yolunda yaya geçidi var. Bucak yoluna geçişte yok ya da unutulmuş.

Ana yolu ışıkların yardımıyla yaya geçidini kullanarak geçiyorsun ama Bucak istikametindeki yola geçmek için uçmak gerekiyor.::)))

Yahu yaya geçidi yoksa ne yapacaksın?

Şimdi bu yol hikayesi çok derindir. Burdur-Antalya ana yolundan Karayolları sorumlu oluyor. Diğer tali yoldan Bucak Belediyesi sorumlu oluyor.

Karayolları ana yola geçişler için yaya yolu yaptım. Ama tali yola yapmadım. Çünkü beni ilgilendirmez diyebilir…

İyi de arkadaş, kim yapacak bu yaya yolunu?

Bu yoldan her gün onlarca sayıda çoluk çocuk geçiyor.

Bakalım, bu Aziz Nesin’lik yaya geçidi nasıl çözülecek?

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/11 Ekim 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

10 Ekim 2009 Cumartesi

Türkçe ezan tartışması


TV Kanal adı Habertürk

Program adı Basın Kulübü

Sunan Yiğit Bulut

Konuk adı Hak ve Eşitlikler Partisi (HEPAR) Genel Başkanı Osman Pamukoğlu

Gazeteci konuklar ise Can Ataklı, Altan Tan, Ayşe Böhürler

Her şey konuşulurken konu ezanın Türkçe okunmasıdır.

Yazar Altan Tan Bey, Dünyada hiçbir devletin Arapça okunan ezanı başka bir dile çevirmediğini, Sadece bu kararı alan devletin, Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk olduğunu söylemiştir.

Bunun üzerine Osman Bey, Atatürk’e uzanan dil yakılır dedi…

Sonra devreye Can Ataklı Bey girdi. Hep milli değerlere saldırı stratejisi izliyorsunuz dedi…

Bu ifade karşısında Altan Tan Bey, benim dilimi yakmaya hiçbirinizin gücü yetmez dedi ve Can Ataklı Bey ile sert bir tartışmanın içine girilir. Tartışmayı sonlandıramayan Yiğit Bulut yayına ara vermek zorunda kalır.

Türkçe ezan konusu hep duyulur ama işin esası ya da tarihi geçmişi pek bilinmez.

Önce Nasıl olmuş, nasıl karar verilmiş, nasıl uygulanmış? Sorularına yanıt bulmaya çalışalım.

Atatürk 1932'de, önce Türkçe ezan okunmasının dinen caiz olup olmadığını tartıştırır ve caiz olduğu belirlenir.

Bunun üzerine içlerinde Hafız Burhan, Sadettin Kaynak,Hafız Nuri gibi dönemin önemli hafızlarının bulunduğu bir komisyon kurularak ezanın Türkçe çevirileri yapılır, hangisinin ahenginin daha uygun olduğu tartışılır.

Kabul edilen metin şöyledir:

"Tanrı uludur;
Şüphesiz bilirim, bildiririm;
Tanrı'dan başka yoktur tapacak.
Şüphesiz bilirim, bildiririm;
Tanrı'nın elçisidir Muhammed.
Haydin namaza, haydin felaha,
Namaz uykudan hayırlıdır."

Diyanet İşleri Başkanlığı 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelge ile bu metni bütün camilere bildirir ve ezan Türkçe okunmaya başlanır.

Bu uygulama 18 yıl sürer. 14 Mayıs 1950'de genel seçimler olur, Demokrat Parti iktidara gelir. Adnan Menderes'in kurduğu hükümetin güvenoyu aldığı tarih, 2 Haziran 1950'dir. Yalnızca 14 gün sonra, 16 Haziran 1950'de, ezanın Arapça okunmasını serbest bırakır.

Oylamaya katılan muhalefet de (CHP) kararı onaylar.

Dikkatinizi çekeriz, Türkçe ezan yasaklanmamış, yalnızca Arapça ezan serbest bırakılmıştır. Ama bugün, değil Türkçe ezan okumak, okunmasını talep edene deli derler herhalde…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/10 Ekim 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

2 Ekim 2009 Cuma

Erzurum Valisi ile İl Genel Meclisi Başkanı bir komploya kurban mı?


Haberi galiba herkes okumuştur. Ama yine de kısaca değineyim.

Gazete Habertürk'te AHT'den Orkun Çizmeli imzasıyla yayımlanan habere göre, Erzurum Valisi Sami Bulut, AK Partili İl Genel Meclisi Başkanı Avukat Selcan Karagöl'ün, "önemli bir konuyu aktarmak" üzere görüşme talebine, gece saat 23.00'da spor yaptığı ormanlık alanda randevu verince karakola düştü.

155'e yapılan ihbarda "Ormanlık alanda fuhuş yapılıyor" şikâyeti alan polis, olay yerine gittiğinde Vali Bulut ve Karagöl'den kimlik istedi.

Evden spor yapmak amacıyla eşofmanla çıktığını belirten Bulut, yanında kimliği olmadığını ve polise vali olduğunu söyledi. Polisin de Sami Bulut'a,

"Ben de Cumhurbaşkanıyım. Buyurun, karakola, Vali olduğunuzu orada kanıtlarsınız" diyerek, merkeze davet ettiği öğrenildi.

Vali Bulut ve Karagöl'ün kimlikleri, Emniyet'te belirlenince, tutanak tutularak evlerine gönderildi.

Selcan Karagöl ise "Ben genç bir kızım. Bu olayı başka yönlere çekmek isteyenlere söyleyecek tek sözüm var, Allah'larından bulsunlar" demekle yetindi.

Olay budur!

Peki, bu olayın arka planının ne var?

Bana göre siyasi tezgah var.

Burada Sayın Vali galiba kurban oluyor. Esas hedefin, AKP’li Erzurum İl Genel Meclisi Başkanı Bayan Selcan Karagöl olduğunu düşünüyorum.

Niye mi?

Yahu Erzurum gibi muhafazakarlıkta 1 numara olan bir şehirde, kadın il genel meclisi başkanı olmazda ondan işte…

Bakın başka bir çarpıcı noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum.

Sayın İl Genel Meclisi Başkanı Selcan Karagöl Hanım, üstüne üstlük 30 yaşlarında ve bekar…

Aboooooo… mümkünatı yok kabul görmez.

Peki, nasıl seçilmiş?

Orasını bilemem. Bir sürü faktör rol oynamış olabilir. Ankara AKP merkezinden istenebilir, başka hesaplar yüzünden olabilir, falan filan…

Artık Selcan Hanım, Erzurum İl Genel Meclisi Başkanı olarak kalamaz. Mutlaka istifası istenir.

Zaten amaç da bu değil miydi?

Peki, bu tezgahı kim ve nasıl kurdu?

Bana göre (elbette kurgudur) Selcan Hanım, takip altındaydı. Mutlaka bir falsosunun yakalanması gerekiyordu.

Takip eden şahıs ya da şahıslar ormanlık alanda Vali Beyle, Selcan Hanımı araba içinde görüyor.

Hemen 155 aranıyor ve fuhuş ihbarı yapılıyor.

Polis ekibi geliyor. Sen Valiysen ben de Cumhurbaşkanıyım diyecek kadar işi tiye alan polis memuru çıkıyor.

Karakola gidiliyor. Eh yani karakol da tanımazaydı; herhalde içişleri bakanı çağırırlardı. Yahu bu şahıs Erzurum valisi midir? diye sorarlardı::))))

Tutanak önce tutulmuyor, sonra tutuluyor ve bir şekilde basına sızdırılıyor.

Böylece siyasi tezgah tamamlanıyor.

Şimdide olayın siyasi tezgah olmadığına dair kurgularıma sıra geldi…

-Sayın Valinin ölümcül hatası kimliksiz dolaşmasıdır.

-Spor amacıyla çıktıysan bile asla korumasız bir yere gidilmez.

-Kimlik soran polisin karakol davetini kabul etmeyerek; ya valiliğe gitmesi ya da Erzurum Emniyet Müdürünü araması daha makul olmaz mıydı? Ama tek şartla uygunsuz durumda değilse… Şimdi vali olacağım, araba içinde, kuytu ve sessiz bir yerde bir bayanla konuşacağım. Sonra polis ekibi gelecek ve beni karakola götürecek ha… Mümkün değildir. Türkiye’de valilik yapan hiç kimse bu muameleyi kabul edemez. Eğer durumun ve görünümün namüsait ise her söylenen işte o zaman yapılır.

Valla yaşanan ve bize aktarılan bir skandalı çift taraflı görmeye çalıştım. Sizce hangisi uygunsa ona itibar edebilirsiniz. Hatta siz de bir hayali bir kurgu yapabilirsiniz.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/02 Ekim 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

30 Eylül 2009 Çarşamba

Aşk çeşitleri...


Aşka dair ne varsa yazdım zannediyordum meğer öyle değilmiş.

Aşkın çeşitleri de varmış.

Ben aşığım demek yetmezmiş.

Ne tür bir aşk sorusu da artık yanıt bulmuş.

Hadi bakalım, sırayla aşk türlerini inceleyelim…

Yetişkin Aşk: Karşılıklı güven ve desteğe dayanır.

Demek ki uzun süreli bir ilişki sonrası aradaki güvensizlik gitmiş, yerine ne gelmiş?

Güven gelmiş…

Bu güven ne sağlamış?

Maddi manevi her türlü desteği vermiş.

Kime?

Yetişkin aşk türüne elbette…

Sizin ki yetişkin aşk değil mi?

Durun hele gerisi var, üzülmeyin hemen…

Eros Aşkı: Romeo ve Juliet tarzı aşk.

Çiftler birbirlerini görür görmez aşık olur.

Yolda, sokakta, çarşıda, pazarda, arabada, otobüste, trende, uçakta, sahilde, yemekte gördünüz ve hemen çarpıldınız.

O zaman ne oluyor?

Eros aşkı vücut buluyor.

Gördün ve aşık oldun.

Demek ki zaman senin için çok önemlidir.

Uzun vadeli aşka gelemiyorsun, hemen şıpıdık olacak ve bitecek…

Bu da mı değil? Hemen öbür aşk türüne geçiyoruz…

Hedonistik Aşık: Birlikteyken kişisel zevklere ve eğlenceye dayanıyor.

Anaaaa bak bu iyiymiş yahu…

Bu aşk türünde sadece zevk ve eğlence var.

Devamlı gezme tozma var.

Aman ha bu tür aşklarda cinsellik de var.

Nerden mi çıktı?

Yahu zevk aşığı bunlar…

Cinsel zevk yok mu?

Eheee o zaman öyle olur işte…

Bu da mı olmadı. İyi, tamam, diğerine bakalım…

Romantik Aşk: Çiftlerin birbirlerine duygusal olarak ihtiyacı olduğunu döneme denk gelen aşk.

Bu döneme denk gelmezse ne olur?

Gene aşk olur da romantik olmaz, hepsi o kadar…

Duygusal olarak biri ihtiyaç duydu, diğeri duymadı ise senkronize olmuyor, romantik aşk formülü işlemiyor.

Duygusal anları ölçen sayaç bulmak gerekiyor ki her iki tarafta koluna takacak ve ne zaman duygusalım derse romantik aşk olacak::)))

Vay be! Mucit miyim, neyim?

Bu da mı sarmadı?

Mitolojik Aşk: Çiftlerin birbirlerine kavuşmak için büyük savaş verdiği ve sürmesi için çabanın gerekli olduğu aşk.

Yunan mitolojisindeki savaşa neden olan Truvalı Helen ve Paris'in aşkı gibi.

Nerde olacak?

2009 dünyasında böyle bir aşkı göze alacak insanlar var mı ki?

Tarihi mal olmuş bu tür aşkı tarihe bırakalım…

Geçtik mi?

Sosyal Aşk: İhtiraslı bir aşktan sonra toplumun beklentilerine göre şekil değiştiren aşk.

Bu çok güzel işte!

Bence tolumun büyük çoğunluğu bu tür aşk yaşıyor.

İhtiraslı aşk bir anda kabuk değiştiriyor ve sosyal bir aşk oluyor ya da toplumla uyumlu aşk deniyor.

Aksi halde aforoz oluyor.

Hatta mahalle baskısı, millet baskısı gani gani geliyor…

Maceracı Aşk: Gişe rekorları kıran Bridget Jones filminde olduğu gibi sürekli inişler ve çıkışlar yaşanan aşk.

Buna anlık aşk da diyebiliriz.

Yazın sıcak aşkları, sonbahar hüzünlü aşkları, kış kasvetli aşkları, ilkbahar lirik aşkları ya da mevsimsel aşklar ismini de koyabiliriz.

Bu tür aşklar, oldu da bitti maşallah oluyor hani…

Güvenli Aşk: Zamanla çiftlerin birbirlerinin en iyi arkadaşı olduğu ve kendilerini güvende hissettikleri aşk.

Tam işte Türk usulü bir aşk türüdür.

Tanımadığı birisiyle ve görücü yöntemiyle evleniyor.

Uzun süre hem evli, hem arkadaş oluyor ve sonra da güvenli liman buluyor ya da güvenli aşk oluşuyor.

Risk alıyor tabi, umduğunu bulamadıysa kalan yaşamı da yandı keten helva oluyor.

Ortak Aşk: Çiftlerin kişiliklerini yitirerek tek benlik oluşturdukları aşk…

Birbirlerinin cümlelerini tamamlarlar.

Vay be!

Böyle aşk var mı ki?

Birbirlerinin kölesi oluyorlar.

İç içe girmiş, girift oluyorlar.

Ayrılmaz yapışkan oluyorlar.

Ve beraber ölüyorlar.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/30 Eylül 2009/Burdur-Türkiye

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

23 Eylül 2009 Çarşamba

Kendin pişir kendin ye...


Öteden beri ‘’kendin pişir kendin ye’’ sloganını hiç sevmem…

Niye mi?

Yahu bir yere gitmişsin, oturmuş bir şeyler yiyeceksin, ehhee ne edilecek?

Kendin pişireceksin!

Hadi kendin yiyeceksin lafını anlıyorum da…

Neden mi?

Herhalde kendimiz yiyeceğiz. Başkası yiyecek değil yahu…

Ama kendin niye pişireceksin?

Kendin pişireceksen, orası neyi pişirecek?

Sonra herkes nasıl pişirileceğini bilemez ki…

Sen bilir misin?

Tam kıvamında, hem yakmadan pişirirsin ha…

E kardeşim, o zaman niye mesleğini pişirici olarak seçmedin?

Sonuç olarak birisi pişirir, birisi de beğenirse ve yerse tabii ama…

Neyse ‘’kendin pişir kendi ye’’ tabelası yazan yerlerde hiç durmam…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/24 Eylül 2009/Burdur-Türkiye

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

5 Eylül 2009 Cumartesi

Çarpıcı ve sarsıcı AIDS reklamı


Almanya merkezli bir AIDS'le mücadele örgütünün ‘’Dünya AIDS Günü’’ nedeniyle yayınladığı görsel ve yazılı basın reklamları ortalığı karıştırdı.

Oldukça erotik görüntülere sahip olan televizyon reklamında, bir kadın ve bir erkeğin seviştiği görülüyor.

Reklamın sonuna doğru ise erkeğin Adolf Hitler olduğu anlaşılıyor ve film, "AIDS katliamcıdır" sloganıyla sona eriyor.

İyi de Dünya AIDS Günü’’ 01 Aralık günü değil mi?

Evetse daha 2 ay kala bu reklam amacı nedir?

Kampanyanın ya da reklamın amacı özellikle genç nüfusu huzursuz ederek, korunmasız seksin olası olumsuz sonuçlarına dikkat çekmek ve insanları sarsmaktır.

Güzel!

AIDS eşittir Hitler, AIDS eşittir Stalin, AIDS eşittir Saddam diyerek katliamcı liderlerle, AIDS arasında bağ kurulmaya çalışılmış.

Diğer AIDS vakıf ve kuruluşları bu reklama çok sert tepki göstermişler.

Neden tepki koymuşlar?

Çünkü bu reklamın, zaten virüsle ilgili cehaletten dolayı damgalanan ve ayrımcılığa uğrayan HIV hastalarını inanılmaz derecede karaladığını düşünüyoruz… Demişler.

Bence çok mantıklı bir tepki değildir.

Reklamın amacı insanları sarsmak ise bence çok başarılıdır.

Neyse ben sizlere bir seri fıkrayla mevzumuzu tamamlayalım mı?

İdam cezalarında mahkum istediği ölüm tarzını seçebiliyormuş.

Temel, AIDS ile ölmek istediğini belirtmiş.

Şırıngayla HIV virüsü zerk edip sonra salıverilmiş.

Temel sevinç içindeymiş. Ve şöyle nida atıyormuş:

-Aldattum onları!

-İdamdan kurtuldum sayılır.

-Şırınga yapılırken prezervatif kullandum!

Bu bir daha… Şimdi ikincisi geliyor…

Temel akciğer kanseri olmuş.

Doktorlar iki aylık ömrünün kaldığını söylemişler ve tedaviye son vermişler.

Öleceğini anlayan Temel, bütün eşiyle dostuyla helalleşmeye karar vermiş.

Fakat bizim Temel gördüğü herkese kendisinin AIDS hastalığına yakalandığını ve iki ay içinde öleceğini anlatıyormuş ve haklarını helal etmelerini istiyormuş.

Tabii bunu duyanlar, Temel'e helallik veriyorlarmış ama bir yandan da elini bile son bir defa sıkıp, kucaklaşmaktan kaçınıyorlarmış.

Temel'in en iyi arkadaşı Dursun, bu yapılanı duyunca sormuş:

-Yav Temel, anladık! Sen Kanser oldun ve öleceksin! Neden herkese AIDS oldum diyorsun? Bak, herkesi bir korku sardı...

Temel aynen şunları söylüyor:

- Yav Tursun, öyle de öleceeezzz, böyle de ölecez, bari karım Fadime’yi sağlama alalım dedim.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/05 Eylül 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8



Mıhlıçay aşıkları önce sevişiyor sonra kızıyor...



Yahu benim bu işlere aklım ermiyor.

Bir film çevriliyor, rol ve senaryo gereği sevişiliyor…

Sonra bunlar internete düşüyor…

Ve kıyamet kopuyor!

Vay efendim! Niye bunlar gösteriliyor?

Vay efendim! Niye bunlar yayınlanıyor?

Olmadı ama…

Filmin adı “Mıhlıçay Aşıkları”

Erkek Başrol Oyuncusu Devrim Saltoğlu ve Kadın Başrol Oyuncusu Selen Görgüzel…

İşte bu iki oyuncu avukatları vasıtasıyla şikâyette bulunarak, görüntülerin yayından kaldırılmasını istiyor.

İyi de arkadaş, o zaman niye seviştiniz?

Canım, onu boş ver! Rol ve senaryo gereği yaptık bir şey…

Denmez!

Neyse artık fazla uzatmaya gerek yoktur.

Pazar günü olduğu için bir fıkrayla biraz gülelim…

Bir çocuk kimya konusunda çok meraklıymış. Babasına bir kimya seti alması için yalvarıp duruyormuş. Babasının bir gün canına tak etmiş ve oğluna içinde yok-yok olan bir kimya seti almış.

Çocuk bugünden itibaren setin başından ayrılmaz olmuş. Bir gece babası uyurken kulağına çivi çakma sesleri gelmeye başlamış. Kalkmış ve bir bakmış ki oğlunun elinde bir çekiç ve çivi var.

Baba:

-Oğlum ne çivisi gecenin bu saatinde?

Çocuk:

-Babacım bu çivi değil ki.

Babası yaklaşmış ve hakikaten bunun bir çivi olmadığını anlamış.

Baba sormuş:

-Peki, ne bu?

Çocuk şöyle karşılık vermiş:

-Ben bir icat yaptım baba. Bir sıvı buldum. Bu sıvının içine bir solucanı attım ve bu solucan çivi gibi sert oldu.

Babası bu buluşu çok sevmiş ve oğlundan bu sıvıdan biraz daha yapmasını istemiş. Hatta sıvı işine yararsa ona bir Toyota alacağını söylemiş.

Ertesi gün eve geldiğinde çocuk ne görsün:
Kapının önünde son model bir Mercedes var.

Çocuk içeri girip babasını bulmuş ve sormuş:

-Niye Toyota değil de Mercedes aldığını?

Babası cevaplamış:

-Oğlum bu benim hediyem değil, annenin hediyesi. Toyotan da garajda duruyor.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/04 Eylül 2009/Burdur-Türkiye

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8



29 Ağustos 2009 Cumartesi

Özgürlük 300 bin dolar…


Livaneli çok kızmış çok…

Ağzından neler çıkmış neler…

Bunlara gelmeden size mevzuyu kısaca anlatayım.

Ömer Zülfü Livaneli, ‘’Özgürlük’’ adıyla bir beste yapıyor.

Sonra bu besteyi bir GSM firmasına 300 bin dolara satıyor.

Bu satış önce saklanıyor sonra açığa çıkıyor.

Eleştiri falan alıyor ve Livaneli şunu diyor:

"Şarkılarım artık benim değil halkın"

Zaten kıyamette ondan sonra kopuyor.

Nasıl mı?

Ünlü mizah dergisi Leman'dan Başan Başaran ise "reklamdan aldığı parayı da o zaman bize verse ya. Şarkı bizim ama para sizin... Bari kontör versinler...” diyerek bir kez daha konuyu ti'ye alıyor…

Bu noktadan sonra Livaneli’yi tutabilene aşk olsun… Bakın neler diyor?

-Bu tartışmaların hepsini izlemiyorum. Çünkü çok affedersiniz ama bana "çok aptalca ve soysuzca" geliyor. Kusura bakmayın ama bunlar deli saçması! Bunlarla uğraşacağım ben.

-Bakın hanımefendi, ben onları okumuyorum. Kim yazmışsa halt etmiş. Kimin yazdığını bilmiyorum ama aşağılığın biriymiş. Türkiye'de her deli, her kompleksli sitede kalkıp bir şey yazdı diye, ben yaşayamam o zaman.

-Leman dergisinden...

-Ne bileyim ben aşağılıkça bir şey! Nedir bu ne biçim şey böyle. Özgürlüğü neden satmışım! İt oğlu it, sende yaz sen de sat.

-Ancak bakın medya sitelerinde var bu!

-Medya sitesi dediğiniz, gazetelere giremeyen iş bulamayan ya da bulan yarım yamalak kompleksli kişilerin sinirlerini boşalttıkları yer.

Mevzu budur!

Bence büyük hata Ömer Zülfü Livaneli Beyindir.

Niye mi?

Yahu kardeşim!

Beste benim, evet, sattım!

Evet, 300 bin dolara GSM firmasına sattım!

Sana ne!

Diyeceği yerde halkın malıdır, halka mal olmuştur dersen yanarsın…

Ömer Bey, sizin besteniz nerden halkı malı oluyor?

Resmen GSM firmasını malı oluyor.

Size ait bir beste var mı?

Var.

Bunun ticareti var mı?

Var.

Bestenin sahipliği, sizden GSM firmasına geçişi var mı?

Var.

Tüm bu işlemlerde halk var mı?

Yok.

O zaman kızmanızın gereği de yok…

İnanın! Ne parasında, ne satışında, ne de başka bir şeyinde hasetliğim var.

Bu işlemde halkı, malkı karıştırmayacaksın o kadar…

İlla eski solcu ya, çok severiz halk lafını… Ağzından çıkıvermiş herhalde…

Neyse isimdaşıma geçmiş olsun diyorum! Daha nice besteler ve şarkılar üretmesini diliyorum…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/29 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

23 Ağustos 2009 Pazar

Papa müslüman olmuş!


- 12 Eylül öncesinde İstanbul Ülkü Ocakları Başkanıı olan Mehmet Kocabaş, PKK’nın medya uzantısı olan ROJ TV’de yayınlanan bir programa katılmış

- Bir köşe yazarımız Rojin ile Ajda’nın Türkiye adına Eurovision şarkı yarışmasına katılmasını ve Türkçe-Kürtçe düet yapmasını istemiş…

- İmralı’dan 90 gün süreyle müzakere isteyen mesaj gelmiş…

Sonra ne olmuş?

Vatandaş sersemlemiş…

Neden?

Arkaya, arkaya gelen ve gözünün içine sokulan şok haberler karşısında…

Çok güldüm ama…

Neye mi?

Sevgili Okuyucumuz bir yorum yapmış ama müthiş ya…

Bakın İsmail Koç ne demiş?

Bakalım daha neler göreceğiz. Yakında Aziz Yıldırım da GS TV'ye çıkarsa hiç şaşırmayalım.

Bu ince espriye çok güldüm!

Ama espri deyip geçemeyin, içinde ne mesajlar yatıyor ha…

Esas haber bombasını ben patlatıyorum!

Papa, Müslüman olmuş!

Şaşırmadınız değil mi?

Galiba son 1 aydır, elbirliğiyle bize şaşırmamayı öğretiyorlar.

İnsan beyni de bilgisayar beyni gibidir. Hafızası gereksiz dosyalarla dolan bilgisayar donar kalır, algılamaz, çalışmaz…

İnsan beynine de sabah akşam o kadar çok ıvır zıvır dolduruyorlar ki en son sonunda artık olup-biten her şeye kayıtsız kalırız ve şaşırmaz hale geliriz…

İşin özü bundan sonra da olabileceklere şaşırmamaya hazırlıyorlar gibi geliyor bana…

Kim?

Ne bileyim ben?

Onu da siz bulun canım!

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/23 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Hadi bu kör düğümü çözün bakalım...


Terör örgütü lideriyle 31 Temmuz 2009 günü avukatların yaptığı görüşmenin tutanakları ve o ünlü çözümün, yol haritası ortaya çıkmış.

Hem de çok daha radikal cümleler kırpılarak, sansürlenerek bir metin ortaya çıkmış.

Bakın İmralı’daki yol haritasından barış-severlere ne gibi mesaj veriyor?

-Türkiye’de Yaşar Kemal dahil hiçbir aydın sorunu tam olarak derinliğine kavrayamıyor.

-Kürt sorununun çözümünde kendisiyle müzakere edilmesinin şart olduğunu çünkü DTP beni temsil etmiyor, PKK beni temsil etmiyor. Bir başkası beni temsil etmiyor.
Emniyetle 90 gün müzakere etmem lazım. 90 gün müzakere ettikten sonra ancak sorunun emniyet yönü çözüm noktasına gelebilir. Sorunun askeri boyutunun çözülebilmesi için benim 45 gün müzakere etmem lazım. Bunlar çok hassas konular. Dediğim gibi sadece askeri yönünü masaya yatırmam için 45-90 gün müzakere etmem, tartışabilmem lazım. Sorunun diğer boyutları da ayrı, sosyal, kültürel, ekonomik bunları daha ağzıma bile almıyorum. Bunlar da ayrıca tartışılır.


-Ordu da bunu anlamalı. Bunu anlamalı ve bunun önünde engel olmamalı. Ordu öyle çok kendine güvenmesin. Kendini öyle çok güçlü hissetmesin. Çok kaotik, çok çatışmalı dönem olursa, çözümün önünde engel olursa ordu da ortada kalmaz, dağılır gider.

Not: Alıntı Milliyet Gazetesi.

Barış-sever biri olarak, barışta ısrarcı biri olarak ne yapacağımı şaşırdım.

Barış hevesimi neredeyse boğazıma düğümlendi…

Ne yapacağız şimdi?

Bu düğümü nasıl çözeceğiz?

Adam Yaşar Kemal’i tanımıyor, adam siyasi kanat DTP’yi tanımıyor…

Peki, kimi tanıyor?

Kendini tanıyor ve gelin benimle konuşun diyor.

Madem benimle müzakere etmeyecektiniz niye şimdiye kadar DTP ile, aydınlar ile, hatta PKK ile çözmediniz diyor…

Söyleminin ya da yol haritasının bütününe bakarsak; görüşme olmazsa kaoik ortam olur gibi aba altında sopa göstermeyi de ihmal etmiyor.

Bir barış-sever olarak, barışta ısrarcı olarak, pozisyonumun ne olacağına karar veremedim?

Neyse buraya kadar ironi yaptım. Şimdi gerçeklere tekrar dönüyorum.

Sizlere çok önceden demiştim. Cin şişeden çıktı artık, mümkün değil geri girmez…

Aydınların hele Yaşar Kemal Beyin düştüğü durumu hiç istemezdim. Adam resmen Yaşar Beyi, Kürt sorununu derinlemesine bilememekle itham ediyor, kısaca cahil diyor… Yuh yani bu kadar olur yahu…

Ben artık söyleyecek söz bulamıyorum. Mikrofonu yorumlarıyla barış-severlere, barışta ısrarcı olanlara bırakıyorum.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/22 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

20 Ağustos 2009 Perşembe

Google davayı kaybetti...Haberlere, bloglara hakaret dolu yorum yapanlar yandı!


Amerikan kadın dergisi Vogue'un eski kapak kızlarından biri olan 37 yaşındaki Liskula Cohen, dünyaca ünlü arama motoruna Google'a karşı açtığı savaşı kazandı.

Dava konusu ise bir blogcu…

Manhattan'daki mahkemenin hâkimi, Google'ın sahibi olduğu blogger.com.'da söz konusu yorumu yazan blogçunun kimliğini açıklamak zorunda olduğuna hükmetti.

Bakın, blog yazmıyor. Blogger.com’da bir yazıya yorum yazıyor. Yorum sahibinin kimliğini gizleyemiyor.

Ne demiş bu yorumcu arkadaş?

"New York'taki fahişeler arasında birincilik ödülünü Liskula'ya verirdim" diyor ve modeli, "40 yaşlarında, psikoz hastası, yalancı, fahişe" diye niteliyor.

Aynı konuda projektörü kendi alanımıza çevirirsek; olay nasıl şekillenecek?

Bir blogda bu tür yorumlar yapıldığı ve dava konusu olduğu zaman, yorumu yapanın tüm kimlik bilgilerini kim verecek?

O hizmeti sağlayan birim verecek. Yani MB idaresi verecek.

Daha da açarsak; hiç temenni etmem ama hani olur ya, birisi MB sitesinde blog yazınızın altına hakaret dolu bir yorum yazmış.

Bakıyorsunuz, sayfası yoktur.

O zaman MB idaresini müracaat edeceksiniz ve bu yorumu yazan kişinin kimliğini size vermesini talep edeceksiniz. Çünkü dava konusu olacaktır.

Gerçi MB’da sadece mail adresleri var galiba… O da yeterli kimlik bilgisi sayılmaz herhalde ya…

Ondan dolayıdır ki bazı yorumlar ve mesajlar çok geç yerine ulaşıyor.

Anladığım kadarıyla tüm yorum ve mesajlar tek, tek okunuyor. Bu tür suç teşkil edecekler hemen siliniyor.

Blogçunun avukatı Anne Salisbury ise bu hükmün, sanal ortamda her tür kötü yoruma maruz kalan kişinin yasal yollara başvurabilmesinin kapısını açtığı ve bu tür davalarda büyük bir artış olabileceği uyarısında bulundu.

Evet, bence de herkes ağzına geleni yazamayacaktır.

Bu arada geçen günlerde bu konuda bir blog yazmıştım, öyle anımsıyorum.

Haber ve Blog hizmeti sağlayan site yetkililerinin haftanın birkaç gününü adliyede geçirdiklerini, uygunsuz yorum yapanlardan usandıklarını, isim ve kimlik listelerini savcılığa teslim ettiklerini anlatıyorlardı.

Sanal deyip sallayanlar, galiba rahat olamayacaklar…

Doğrusu da olmamaları gerekiyor.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/19 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8