29 Ağustos 2014 Cuma

Muharrem İnce havanda su dövüyor..


6-7 Eylül 2014 günleri yapılacak olağanüstü CHP Kurultayı, boş ve manasızdır.


2012 yılında yapılan kongrelerin ve kurultayın tüzük gereği 2014 yılında yapılması gerekirdi.


Bu yapıldı mı?


Hayır..


Neden?


2014-Nisan ayında ilçe ve il kongreleriyle örgüt hücresi yenilenmesi ve en önemlisi yeni delegeler seçilmeliydi..


Niye yapmadılar?


Başta genel başkan ve etrafındaki kadro istemiyor.


Neden istemiyor?


Risk doğuyor.


Neyin riski?


Bulunduğu ya da işgal ettiğin yerin el değiştirme riski..


Peki, bu koltuklar neden bu kadar önemli?


Ya işte hiç sorumluluk almadan ana muhalefet forsunu kullanmak..


Buna kimler dahil?


Başta genel başkan, PM Üyeleri, MYK Üyeleri, elbette il başkanları ve delegeler..


Korkunun kaynağı nedir?


Başta genel başkan ve etrafındaki kadro 2 referandum, 1 genel seçim, 1 yerel seçim, 1 cumhurbaşkanlığı seçimi yaşadı ve başarısız oldukları çok nettir.


Gelelim CHP kurultayına ve Genel Başkan Adayı Muharrem İnce vakasına..


Muharrem İnce’de sanki Don Kişot misali yel değirmenlerine savaş açmış ruh halini görüyorum..


Neden?


Yahu basit ve ufacık muhakeme yapılmaz mı hiç?


İl başkanları belli ve hepsi mevcut genel başkana imza attılar..


Delege yapısı belli, hemen hemen hepsi genel başkana destek veriyor..


Milletvekilleri belli, neredeyse 100 küsur milletvekili mevcut genel başkana destek veriyor..


Allah aşkına bu neyin adaylığı?


Muharrem Beyin adaylığını destekleyen eski ya da yeni bir milletvekili daha görmedim, gören varsa beri gelsin..


Sanki içimden bir ses komplo teorisi yaz diyor..


Nedir o siyasi komplo teorisi?


Muharrem İnce ile Kemal Kılıçdaroğlu anlaştılar.. Biz bu kurultayı yapalım, sen de aday olarak çık, ben seni ezer geçerim, ama seni de 2015-Haziran ayında Yalova milletvekili adayı çıkarırım.. Böylece Kemal Beye, hem legalite hem de demokratik meşruluk sağlanır..


Kim ne derse desin CHP muhalefeti esas vurulacak yerden vurmuyor.


Neresi o?


Sen durup dururken yeni delegelerin belirleneceği il ve ilçe kongrelerini neden ve hangi korkudan erteledin?


Muharrem İnce dahil kimse sormuyor bunu.. Oysa can alıcı nokta burasıdır.. Maalesef siyasetle ilgilenmeyen ama sadece seçimden seçime sandığa giden CHP’li seçmenler de bilmiyorlar bu oynanan oyunu..


Çok komik kurultay süreci var..


Neden?


Mevcut genel başkan ve aday o kadar emin ki hiç konuşmuyor, hiç gezmiyor, çünkü her şey garantilidir..


Figuran rolündeki Muharrem Bey, kendi başına sağda solda dolaşıp duruyor..


Bakın size ne kadar komik olduğunu canlı bir olayla anlatayım..


Genel Başkan Adayı Muharrem İnce, İstanbul CHP İl Başkanlığı’na gidiyor, işte yapacağını, edeceğini anlatıyor. Hemen aynı günün akşamında İstanbul tüm ilçe başkanları ve delegeleri çağrılıyor, Kılıçdaroğlu’na destek verecekleri açıklanıyor..


Bu hem komik hem de birileri bizimle resmen alay ediyorlar..


Ben başka bir şey demiyorum..


CHP maalesef bu yapıyla 9 ay sonra genel seçime gidecek, korkarım bu kez 3.parti olacaktır.. O zaman koltuğu yapışıp kalanlar kına yaksınlar artık..


Mealen biraz gülelim diye bir örnek vereyim ve yazımı tamamlayayım..


Tayyip Erdoğan 12 yıldır Bahçeli’yi tüm seçimlerde dövdü, Kılıçdaroğlu’nu 4 yıldır tüm seçimlerde dövdü ve adam yoruldu.. ‘’Ben cumhurbaşkanı olayım, biraz da Ahmet sen bunları döv’’ dedi ve gitti::J)..


Yazarla iletişim adresleri:

Facebook : https://www.facebook.com/omerozdamar62?ref=tn_tnmn



Twitter : https://twitter.com/omerozdamar


E-mail : homeros80@hotmail.com

25 Mayıs 2014 Pazar

Dağ evine taşındım


Valla benim işler böyledir.. ‘’Eller gider Mersin’e, ben giderim tersine’’ misali herkes şehre akın ederken ben dağa giderim..

İşte 2 keçi, 10-15 tavuk, 4 hindi, 5 kedi, 1 köpek ver elini dağ evine.. Hafif soğuktan dolayı biraz erken olması dışında memnuniyetsizlik yaratacak hiçbir şey olmadı..

Yaklaşık 4 ay süreyle dağ evinde yaşam süreceğiz.. Ehh bir hafta geçti bile.. İlk günler kaotik ortam vardı ama şimdi herkes uyum sağladı..
Hani bir söz vardır, ‘’tebdil-i mekanda ferahlık vardır’’ yani mekan değişikliği iyidir her zaman..

Bu arada ‘Deneme’ türünde bir şeyler karalamaya başladım bile.. İçime sinerse Sonbahar’da kitap haline getirebilirim..

Peki, ilk bir hafta izlenimi nedir?

Harala gürele yok, para harcama yok, ona-buna yetişme, koşuşturma derdi yok, kalabalık yok, trafik yok, velhasıl yok oğlu yok..

Ne var peki?

Bol oksijen, derin sessizlik, dinç ve zinde bir kafa..

Tavuk yumurtluyor; sabah kahvaltıda yeniyor,

Akşam-sabah keçi sağılıyor ve sütü içiliyor..

Aslında tüm uğraşılar ve çabalar doğayla bütünleşme içindir..

Haydi şimdilik bu kadar, ilginç bulduğum deneyimler ve olaylar gözlemlersem yazarım..



15 Mayıs 2014 Perşembe

‘’Ulusal Yas’’ ilan ettik..


Soma Maden Ocağında yaşanan facia sonrası (resmi açıklamaya göre) 283 vatandaşımızı kaybettik. Korkarım ki kurtarma çalışmaları devam ettikçe başka acılarla baş başa kalacağız… Maden şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine sabırlar diliyorum..

Son 40 yılda (bilinçli anımsadığım yıllardır) hiç ama hiç ‘’Ulusal Yas’’ ilan edildiğini duymadım, görmedim…

Yaşananlar karşısında gözleri yaşarmayan birisi varsa o gitsin; ya tıbbi yardım alsın ya da intihar etsin.. Çünkü vicdanını kaybeden birisi artık insani tüm değerleri zayi olmuştur. Şeklen insani olarak görülebilir ama asla insan değildir..

77 milyon hep beraber, SOMA acısına ortak olunmuyorsa, bunun normal olduğunu söyleniyorsa; ulus olmanın en temel kriteri yitirilmiştir..

Büyük trajediyi sadece manevi değerlerle geçiştirmeye çalışma; ‘işte fıtratta vardır’, ‘işte risk çok yüksektir’, ‘işte bu işi yapanlar sonucunu bilirler’ tarzı ifadeler hem çok talihsiz hem de acıyı içselleştirmeden çok uzaktır..

Hele dünyamızda 1907 yılında, 1876 yılında yaşanan büyük maden facialarını örnekleme yaparak 2014 yılının, Mayıs ayının, 13’nü uydurmak; çok yanlış olmuştur. Kaldı ki 2013 yılında dünyada böyle facia yaşansa bile ülkemiz için asla örneklenemez.. Çünkü Türkiye’miz bunu layık değildir..

Hele bu kadar çok kayıp yaşanmasının nedenleri, eksikleri araştırılmadan, ‘her şey takdiri ilahidir’ cümlesiyle sorgulamanın önüne set çekmek; en azından kaybettiğimiz vatandaşlarımızın anısına saygısızlıktır. Elbette her şey Allah’ın takdiridir ancak bu kullanılacak son cümledir.

Oysa öncelikle:
‘bu maden ocağının işletmesi dünya standartları yakalanmış mı?’,
‘iş güvenliği harfiyen uygulanmış mı?’,
‘denetleme ve kontrol tam yapılmış mı?’

Maalesef hepsi sıfırdır.

Çünkü maden ocağı işletmesi, siyaset, sendika ve çalışanlar arasında çarpık bir ilişki ağı oluşmuştur.

Nasıl mı?

-İşletme CEO’nun eşi SOMA AK Parti Belediye Meclis Üyesi,

-Sendika temsilcisi işçilerin haklarını savunma yerine sanki daha çok işletme lehine davranan konuma gelmiş..

-İşçiler tam bir ucuz köle haline sokulmuş, gerekirse baretleriyle meydanları doldurmuş ve siyasetin figüranı olmuşlar, gerekirse başka amaçlar için kullanılmışlar..

Allah yaşatmasın ama tekrar ‘Ulusal Yas’ ilan etmemiz için ne yapmalıyız?

Bir ekip oluşturulup hemen Belçika, Almanya, ABD maden ocaklarına gönderilecektir. İş güvenliği konusunda tüm yapılanlar aynen not edilecek ve ülkemizde temel kriter haline getirilecektir.

Peki, sermayedar bu şartlarda kömür işletmesini çalıştırmam derse ne yapacağız?

Yapan gelecektir.

Eğer siyasetle göbek bağı yoksa hakkıyla bu işi yapacak girişimci ve sermayedar mutlaka bulunur.. Bulununcaya kadar da ocağa vur kilidi..

Çünkü bizim bir insanımız bile çok değerlidir, bu yüzden asla ortaçağ anlayışla ocak işletmesini izin verilemez..



10 Mayıs 2014 Cumartesi

Cumartesi devlet krizi..


Kriz tatil, matil dinlemiyor arkadaş.. 10 Mayıs 2014 Cumartesi günü, Danıştay’ın 146.Kuruluş Yıldönümü için düzenlenen törende önce Danıştay Başkanı, sonra TBB (Türkiye Barolar Birliği) Başkanı konuşuyor ve işte kıyamet o zaman kopuyor..

Konuşmanın son paragrafına gelindi ki Başbakan Erdoğan’ın tutmak mümkün olamıyor.. Cumhurbaşkanı Gül, çok çaba sarf ediyor ama Başbakan Erdoğan’ı bir türlü sakinleştiremiyor..

Ve Başbakan Erdoğan önde, Cumhurbaşkanı Gül, Genelkurmay Başkanı tören yerini terk ediyor..

‘’Kim ve ne dedi?, Nasıl dedi?’’ gibi sorulara girmiyorum. Çünkü Hepimiz televizyon ekranlarından, internetten defalarca izledik..

Başbakan Erdoğan cephesinin yanlışları:

-Madem yasada yok, tüzükte yok ancak TBB Başkanı’nın konuşması programda var ise ve oraya da gittiyseniz; tahammül göstermek zorundasınız..

-Hani teamüller gereği TBB Başkanı Feyzioğlu konuşacağı belliyse; her şeye hazırlıklı olmanız gerekirdi.. Kaldı ki, aynı başkanla daha 2 ay önce Dolma Bahçe’de de görüştünüz zaten..

-TBB Başkanı’nın konuşması gerçeklerden uzak yalan, dolan olabilir, toplantı sonrası hepsini ispatlar böylece konuşmacıyı müfteri duruma düşürürsünüz.. Ancak bu şekilde öfkenizi kontrol edemeyip saldırgan bir dil kullanırsanız; en başta sizi ve sizi savunanları zor durumda bırakırsınız..

-TBB’nin genelde siyasi içerikli söylemi olduğunu biliyorsunuz ki, böyle olması da demokratik ülke gelenekleri doğrultusunda çok normaldir. Sivil Toplum Kuruluşu olan TBB Başkanı seçimle geliyor ve tüm ülke sathında avukatlar oy kullanıyor.. Aslında büyük çoğunluğun dikkatini bile çekmeyen bir konuşmayı, böyle yapmakla hem söylemi değerli yaptınız, hem de herkesin bilmesini-öğrenmesini sağladınız..

-AK Parti karşıtları için yeni bir kahraman yarattınız.. Sizinle yaşanan karşılıklı polemiklerde hep kazanan iken bu kez kendi kendinize kaybettiniz..

-Cumhurbaşkanı Gül’ü o kadar zor durumda bıraktınız ki 7 yıllık Cumhurbaşkanlığı geçmişiyle yarattığı saygınlığı ve empatisi bir anda sorgulanır hale geldi.. Çünkü siz önde, Cumhurbaşkanı Gül arkada, tören salonunu terk etme oldu-bittisi nedeniyle sanki siz Cumhurbaşkanı’na bağlı değil, Cumhurbaşkanı size bağlı algısı yarattınız..

Gelelim TBB Başkanı Feyzioğlu cephesinin yanlışlarına:

-Danıştay Başkanı’nın 25 dakikayla sınırlı tuttuğu konuşmayı TBB Başkanı’nın 55 dakikaya çıkarması; kurum başkanını zor durumda bırakır ve nezaketsizlik olarak yorumlanır. Çünkü sizi davet eden ve konuşmanıza izin veren Danıştay Başkanı için söylenecekleri söylememiş imajı doğar.

-Van deprem konteyner evlerde kalan 40 ailenin sorunlarını dile getirmek; düzenlenen toplantının konseptine, ruhuna uymamıştır. Başbakan Erdoğan’ın en çok ilgilendiği ve en çok bildiği bir alanda eleştiri getirmesi;  konuşmanın bütündeki devasa konularını gölgelemiş ve örtmüştür.

Peki, kim neler kazandı?

Başbakan Erdoğan, gücünü ve liderliğini tabana bir kez daha göstermiştir.

TBB Başkanı Feyzioğlu ise AK Parti karşıtlarının liderliği yolunda çok önemli bir dönemeci geçmiştir.

Başbakan Erdoğan’ın halktan büyük beğeni aldığını düşündüğü ‘’öfkeli hitabet’’ tarzını bir kez daha kullanmış, tüm AK Parti’lerin kendi etrafında kenetlenmesini sağlamıştır.

Başbakan Erdoğan, bu krizle aslında cumhurbaşkanlığı seçimin startını vermiş ve ne kadar sert ve keskin bir seçim olacağının işaret fişeğini atmıştır.

Herkesin çok şeyler kazandığı bu krizin tek kaybedeni Cumhurbaşkanı Gül olmuştur.



11 Nisan 2014 Cuma

Türban Takan Kadın Rektöre SAYGI DUYMUYORUM!...


‘Türbana hayır!’
Türban gericiliktir!’
‘Türban siyasi semboldür!

Bu tarz deyimleri 5 hatta 10 yıl öncesinde geçerliliği vardı ama 2014 yılında büyük çoğunluk için anlamı; içi boş sözcüklerin oluşturduğu demode ifadelerdir..

İster inancından, ister düşüncesinden dolayı türban takan kadınları yargılamaya kimsenin hakkı olmadığı gibi en temel özgürlük alanıdır..

Dicle Üniversitesi Rektöre Prof. Dr. Ayşegül Jale Saraç, türban takmış ve sosyal medyada paylaşmış..

10 binlerce öğrencinin bir numaralı modeli olan kadının türban takmasına, kimse kusura bakmasın, ama ‘SAYGI DUYMUYORUM’

Neden?

Küresel dünyada, yaratıcılık ve araştırmada vahşi bir rekabet vardır. Tutucu, muhafazakar, statükocu dünya görüşüyle ne Twitter icat edebiliriz, ne de Facebook yazılımını dünya insanlığının kullanımına sunabiliriz..

İşte bu tür tutsak hücrelerden oluşan düşünce dünyasına sahip bir rektörün önderliğinde yetişen, okuyan üniversite öğrencisi gençlerimiz; geleceklerini yaratıcılığa ve sorgulamaya kapatırlar..En önemlisi var olanla yetinirler, bir adım sonrasını merak etmezler..

Bir rektör kadının türban takmasına işte bu gerekçeyle SAYGI DUYMUYORUM..





10 Nisan 2014 Perşembe

Kedicikler ve trafolar..


Oy sayımı sırasında elektrik kesilmesinin tek suçlusunu; muhterem büyüğümüz ilan etti ya..

Hani kedicikler trafoya girmiş, kısa devre yapmış ve elektrikler kontak atmış..

Kedicikler haberleşmiş gibi oy sayımı yapılan birçok yerleşim yerinde aynı anda trafoya atlamış ve elektrikleri kesmiş..

Bir de televizyon kanallarının ve medyanın kedicikleri vardır..

Gece yarısından sonra ekrana çıkan kedicikler otomatik olarak elektrik kesintisine neden oluyorlar zaten..

Birçok evde kısa devreye neden olan kedicikler dur deyince durmuyorlar ve laf dinlemiyorlar ki..

Seçim zamanı ortaya çıkan kedicikler ile haftada bir ekrana çıkan kedicikler cümbür cemaat herkesi meşgul ediyorlar..

Birisi neredeyse seçimlerin iptaline neden oluyor, diğeri de uykuları kaçırıyor, saatleri offff ediyor..

Trafoları zırhla kapatsak kedicikler yine de yırtar girer mi acaba?

Ekranları karartsak diğer kedicikler yine de görünür mü acaba?

Olmazzzzz.. Miyav deyince seviyorsan katlanacaksın arkadaş; hem trafoya hem de ekrana..

Ekran güzeli kedicik, trafo güzeli kedicik diye yarışma mı düzenlesek acep?

Hangisi kazanır? Bence gücün yanında yer alan trafo kediciği kesin kazanır..

Peki, her iki kedicikler arasında fark nedir?

Birisi kendini yakıyor, diğeri başkasını yakıyor:J)


Neyse bu kadar kedicik muhabbeti yeter artar bile..

2 Nisan 2014 Çarşamba

Sandığa Gitmeyen Seçmen Partisi


‘30 Mart Yerel Seçimleri’ üzerinden neredeyse 72 saat geçti ama hala zihnimin bulanıklığı dağılmadı..

‘Oy kullanma’ her ne kadar temel vatandaşlık görevi olarak tarif edilse de doğruluğu üzerine bir türlü kuşkularımı sonlandırmadım..

Oy kullanmak ya da kullanmamak..

‘30 Mart Yerel Seçimleri’ için oy kullanma hakkına sahip 52 milyon vatandaşımız varken yüzde 13 oranında yani 7 milyon seçmen oy kullanmaya gitmiyor.. 45 milyon seçmen oy kullanıyor ve 1.6 milyon oy geçersiz sayılıyor.. Bu başka bir garabettir.. Seçimin ne kadar karışık ve karmaşık işlemden oluştuğunu anlayabiliriz. Aslında tek bir seçmen kağıdıyla hem belediye başkanı, hem belediye meclisi, hem de il genel meclisi seçilmelidir. Ayrı, ayrı sandığa gitme çok saçma ve gereksizdir..

30 Mart seçimlerinde; 20 Milyon AK Parti, 12 milyon CHP, 6 milyon MHP oy sayısına sahipken 7 milyon oy sayısına sahip ‘Sandığa Gitmeyen Seçmen Partisi’ vardır ve dikkate şayan bir orandır..

‘12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nde ise ‘Sandığa Gitmeyen Seçmen Partisi’ yüzde 17 oranında yani 8 milyon seçmen sayısına ulaşmış olması; bu partiye üye olma yolunda beni de ikna etmek üzeredir..

Şimdi sizinle bir paragraf paylaşmak isterim..
Demokratik seçim hilesi..
Liberalizm en kutsal öğesi demokratik seçimdir. Oysa burada da piyasanın can damarı para devreye girer.

Nasıl mı?

Yürütülen seçim kampanyalarına bakın bir hele… Şatafat, görkem, reklam, PR (Halkla ilişkiler) önce gözlere, sonra duygulara, sonra akla hitap eder.

Bilinçli olarak insanların kime oy vereceklerini bilememe durumu yaratılır.

Hangi partiden olursa olsun bir adayın seçim kampanyası için daha fazla parası varsa seçilir.

Bu ne anlama geliyor?

İstediğinizi değil, istenileni seçiyorsunuz.


Kimse kimseye masal anlatmasın! Para piyasası kimi işaret ediyorsa o parti kazanır ya da kazandırılır. Yok başka bunun yolu..

Para piyasasında olanaksız olan her şey demokrasi kuralları çerçevesinde düşünülür ve çözülür gibi 
illüzyon yaratılır.

İşin özü sandık ve seçimi, para piyasasının bir oyunudur. Bu oyun sayesinde elitlerin, zenginlerin hakimiyeti hep daim olur, hep sürer...



‘Sandığa Gitmeyen Seçmen Partisi’ne ilk seçimlerde ben de katılacağım. Böylece kirli bir oyuna hem ortak olmayacağım, hem de meşrutiyeti için katkı yapmayacağım..

Bakın, 52 milyon seçmenin yarısı ‘Sandığa Gitmeyen Seçmen Partisi’ne katılsın, sistem çöker ve oyun bozulur.. Ha bu orana rağmen seçim yapılır mı? Yapılır ama tabiri caizse kendileri çalar, kendileri oynar..



31 Mart 2014 Pazartesi

2014 Yılı Bucak Yerel seçimleri sonuçları ve analizi..


Tabii ki önce gerçekleşen rakamları görelim, sonra değerlendirme yapalım..

Belediye Başkanları oy oranları:
AK Parti   11.254             % 43,5
DP            6.581                % 25,5
MHP          6.528         % 25,3
CHP          715             % 2,8
SP                    464           % 1,8
BBP                   289           % 1,1

Bucak Belediye Meclisi Oy Oranları:
AK PARTİ                  11.272
MHP                           6.266
DP                              5.727
CHP                            1.231
SP                                 568
BBP                               548

Bucak (merkez ve köyler dahil) İl Genel Meclisi Oy Oranları:
AK PARTİ           19.582
MHP                  10.344
DP                      5,629
CHP                    4,336
SAADET                 788
BBP                      731

Önceden söylediğim gibi geçerli oyların toplamı takriben 26 bin civarındadır..

Bucak’ta belediye başkanlığı seçimini kaderini belirleyecek 2 senaryo vardı. İlki AK Parti karşısında daha kuvvetli olan adaya seçmenlerin daha fazla teveccüh göstermesi ve oyların akmasıydı. İkinci senaryo ise AK Parti karşısında hem DP adayının hem de MHP adayının çok güçlü, çok hazırlıklı olarak son güne gelmeleridir..

29 Mart 2014 günü yapılan tüm mitingleri izledim. Saat 17.00’da ‘’AK Parti rahat kazanacaktır’’ şeklinde oluşan kesin kanaatimi yakın çevreme açıkladım.
Neden?
2.senaryo gerçekleşti. Mitinglerde hem DP Başkan Adayı Arsal Sarı, hem de MHP adayı Ramazan Kesici çok ama çok yüksek performansla, müthiş güç gösterisi yaptılar..

İktidar gücü olan AK Parti karşısında ancak tek bir adayın karşıtlığıyla sonuç alınabilirdi.. Çünkü AK Parti, MHP ve DP için gelebilecek oy toplamı 24 bin civarındadır. Bunun 10 bini otomatik olarak iktidar gücüne sahip AK Parti adayına gidecektir. Geriye kalan oylar ise ya bir aday üzerine yoğunlaşacak ya da her 2 adaya eşit dağılacaktır. 13 bin oy AK Parti karşısında yer alan adayları tam eşit olarak dağılmıştır. Her zaman kazanan tarafta yer alan bin oy da AK Parti’ye eklenmiştir.

Sonuç olarak AK Parti adayının bu kadar rahat kazanmasında hem DP hem de MHP etkin olmuştur.

Neden?

Çünkü her 2 aday da yüksek profilli ve kazanma kapasiteli olarak kamuoyuna yansımıştır.

Burada Sayın Arsal Sarı’ya özel bir not düşmek isterim. Türkiye’de DP’nin esamesi bile okunmazken; Bucak’ta tek başına DP’nin var olduğunu kanıtlaması takdire şayandır.. Bu tamamen Arsal Sarı liderliğinin yarattığı çekim gücüdür..
Aynı zamanda Arsal Sarı, 2014 Yerel Seçimlerinde, DP’den Belediye Başkanı Adayı olarak çıkması siyasi bir rulettir ve kaybetmiştir..
Peki, büyük risk taşıyan ancak görkemli ve muhteşem siyasi liderlik şovuna değer miydi?
Bence değerdi ve yapılması gerekirdi.. İlaveten, Arsal Sarı ismi, Bucak siyasi tarihinin özel bir sayfasını süslemiştir.

MHP açısından bu yerel seçim çok başarılı geçmiştir. Miting günü Ramazan Kesici’nin hitabeti ve performansı olağanüstü güzeldi. Her ne kadar Belediye Başkanlığını kazanamasa bile 3 belediye meclisi üyesi ile 1 il genel meclisi üyesi kazanılması kesinlikle çarpıcı bir başarı öyküsüdür.. Artık yapılacak ilk genel seçimde; 1 milletvekili çıkarması için beklenti ve umut tavan yapmıştır.

Gelelim AK Parti’nin kazanma sırrına..
Bana göre kazanılan zaferde; yüzde 50 oranında AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın, yüzde 50 de AK Parti teşkilatı ile Başkan seçilen Süleyman Mutlu’nun performansı etkili olduğu görülmüştür.
Kulağıma gelen fısıltı haber neredeyse yüzde 100 doğru çıkmıştır.
Neydi o haber?
Seçimlerden 20-25 gün önce, ciddi bir anket şirketine, yüksek bir meblağ karşılığı yaptırılan kamuoyu yoklaması neredeyse yüzde 100 doğru çıkmıştır. O ankette yüzde 44 AK Parti, yüzde 25 DP, yüzde 23 MHP olarak yazılıydı.

AK Parti, bu seçim başarısıyla rakiplerini gözdağı verdi. Karşıma teker teker gelmeyin, birleşin öyle gelin, ancak baş edersiniz mesajını çok net aktardı.

2 dönemdir kazanılan Burdur Belediye Başkanlığı kaybedildi, 2.dönem Bucak Belediye Başkanlığı kazanılması, AK Parti Genel Merkezi’nde daha sükseli bulunmuştur.

SP’nin sandıktan çıkan sonuçları; şahsen ben de derin bir hayal kırıklığı yarattı. Beklentim en az bin oy ve üzeri iken çok düşük oyda kaldılar..


Bir yerel seçim sonuçları ve etkileri; benim düşünce pencereme böyle düşmüştür..

28 Mart 2014 Cuma

‘29 Mart’ seçim arifesi..


Arife, malumunuz olduğu üzere bayramın 1 (bir) gün öncesidir.. İşte düğün arifesi, işte tatil arifesi, işte doğum günü arifesi gibi..

Artık tüm hazırlıkların tamamlandığı, son rötuşların yapıldığı gündür ARİFE..

Kazanma heyecanının ve en güzel beklentilerin pik yaptığı gündür ARİFE..

Tüm partilerin, tüm adayların seçim arifesi ‘29 Mart’..

Yorgunluğun, telaşın, koşuşturmanın, ahların, vahların son bulduğu gündür..

Hemen 1 gün sonra yaşanacakların duygusal hazırlığı da vardır ‘29 Mart’ seçim arifesinde..

‘‘Tebrikler, geçmiş olsun, kaybettin ama aslında kazandın’’ gibi beylik cümleleri duymaya hazırlanacaktır ‘29 Mart’ seçim arifesinde..

Kazanan birisi dışında; beyninde duyulacak pişmanlıklar, kalbinde kopacak fırtınalar, yüzünden okunacak üzüntüler için ruhen ve fiziken hazırlanma günüdür ‘29 Mart’ seçim arifesi..

Tüm partiler, tüm adaylar, başka bir seçim arifesi yaşamak için bekleyiş ve geriye sayış hemen başlar..

‘30 Mart’ Yerel Seçimleri öncesi ‘29 Mart’ seçim arifesi seçmenlere, seçilenlere, adaylara hayırlı ve uğurlu olsun derim..


24 Mart 2014 Pazartesi

AKP tiryakilik yapmış..


Övünmek için söylemiyorum ama uzun yıllara dayanan sigara tiryakiliğim vardır..

Sigaranın bin türlü zararını çok kez okudum, duydum ve gördüm..

Ama bir türlü sigarayı bırakma gücünü kendimde bulamadım.. Özgür iradem bir türlü zararlı olan sigara tiryakiliğini yenemedi..


Abi, AKP tiryakiliği de sanki böyle bir şey..

AKP’nin 12 yıllık iktidarı boyunca ne kadar yanlışı varsa tüm muhalefet partileri; bazen mitingle, bazen grup konuşmalarıyla, bazen röportajlarıyla halka anlattılar..

2002 yılında, yüzde 34 oy oranıyla ile AKP tiryakisi olan Türkiye seçmenleri, 2004, 2007, 2009 ve 2011 yerel ve genel seçimlerinde AKP tiryakiliği artarak devam etti..

’17 Aralık’ soruşturması içinde ayyuka çıkan rüşvet, yolsuzluk, suiistimal gibi iddia ve ithamlar karşısında AKP tiryakisi seçmenler ne yapacaklar?

AKP’nin de yanlışı, hatası varmış deyip bir kısım AKP’li seçmenlerin, tiryakilikten yani oy vermekten vazgeçerler mi acaba?

Vahşi ve sert tiryakiler grubuna giren yüzde 25’in AKP’ye oy vermekten asla vazgeçmeyeceği kesindir..

Hafif ve yumuşak tiryaki olan yüzde 25’lik grubun ne kadarı vazgeçecek, ne kadarı devam edecek?

Kilit soru budur!

İlk yüzde 25’lik dilimi anladık. Ne olursa olsun, bu dilime ait AKP’li seçmen oy vermeye devam edecektir.

AKP tiryakiliğine darbe vuracak olan ikinci yüzde 25’lik dilimin tavrı ne yönde duracaktır? Eğer bu grup toptan vazgeçerse; AKP yandı, kül oldu diyebiliriz..

Yok, yarısı vazgeçer, yarısı devam ederse; AKP tiryakiliği bir dönem daha devam edecektir ancak bu durum sürekli olmayacaktır. Eninde sonunda bu grubun kalanı da terk edecektir.

Yakın siyasi tarihimizde ANAP, DYP, DSP gibi siyasi partilerin nasıl sıfırlandığını, nasıl dibe boyladıklarını çoğumuz biliyoruz..

Yok, tiryakilik sürecine hiç uymayan tarzda gerçekleşme olursa; yani yüzde 50 oranında oy verme sürerse; bu kez Türkiye demokrasisi yandı, kül oldu diyebiliriz.. 2023 yılına kadar AKP yönetimi hayaldi, gerçek oldu tanısını rahatlıkla koyabiliriz..



17 Mart 2014 Pazartesi

PARASIZ YAŞAM HAYALİ (ÜTOPİK ÖTESİ) 3. VE SON BÖLÜM


Yaratılan hayali para ve kredi..

Para piyasasının yarattığı hayali parayı biraz daha açalım mı?

Liberalizm’in kalbi parada atar yani bankacılık sisteminde atar. Para demek kar demektir. Kar demek birinin parasını başka birinden almak demektir.

Peki, bankaların kar etmesinin altında yatan gerçek nedir?

İşte burası zurnanın zırt dediği yerdir. Burayı anlamak demek Türkiye’yi ve dünyayı anlamakla eşanlamlıdır.

Bankacılık sistemin en temel özelliği ve kimsenin vurgulamadığı kar sağlama sihri ’Kısmi Rezerv Uygulaması’nda yatmaktadır.

Ne demektir bu?

Kredilerin oluşturduğu sahte ve şişirme paralardır. Bir başka deyişle hayali paradır.

Şimdi işleyişi muhtelif kaynakların yardımıyla çok basitçe izah etmeye çalışacağım.

Amerikan Hükümeti bir miktar paraya ihtiyacı olduğuna karar verir,

Amerikan Merkez Bankası (FED)’nı arar ve 10 milyar dolar ister, mesela yani…

FED cevaplar ve derki: ‘’Tabi ki sizden 10 milyar dolarlık devlet tahvili satın alırız’’.

Böylece Amerikan Hükümeti bir miktar kağıt alır, üzerlerine resmi görünen bir takım tasarımlar yapar ve onları hazine kağıdı olarak isimlendirir. Daha sonra bu tahvillerin toplam değerini 10 milyar dolar olarak belirler ve FED’e gönderir.

Karşılığında FED çalışanları da onlar için etkileyici bir takım kağıt parçaları çıkarır. Bu sefer onlara kağıt banknot derler. Toplam değerleri 10 milyar dolar olarak belirlenir.

FED daha sonra hazine tahvilleriyle, bu kağıtları takas eder.

Bu takas tamamlandığında, hükümet 10 milyar dolar değerindeki banknotları alır ve bir banka hesabına yatırır.

Bu işlemden sonra, kağıt banknotlar resmen para haline dönüşür. 10 Milyar dolar böylece Amerikan para kaynağına aktarılıyor.

Ve işte, 10 milyar dolar değerinde para yaratılmış oldu. Tabi ki bu örnek sadece bir genellemedir. Şahısların özel mevduat hesabına da aynı örnekleme uyarlanabilir. Veya İtalyan Hazinesinin açtığı yüzde 5-6 faizli devlet tahvili ihalesi de buna örnektir.

Gerçekte tüm bu işlemler elektronik ortamda gerçekleşecektir.

Kağıt hiçbir zaman kullanılmaz.

Aslında Amerikan para kaynaklarını sadece yüzde 3’ü basılı para olarak mevcuttur. Diğer yüzde 97’lik kısım sadece elektronik ortamda bulunur.
Hazine tahvilleri tasarım olarak borç enstrümanlarıdır.

FED bu tahvilleri, havadan yarattığı parayla satın aldığından, hükümet aslında tüm bu parayı FED’e geri ödeyeceğine dair söz verir ama çok da önemli değildir..

Başka bir deyişle; para, borç ile yaratılır. Paranın veya bir artı değerin borçtan veya yükümlülükten yaratıldığı paradoksu, insanın kafası karıştırabilir.

İlerleyen dakikalarda biraz daha zihin egzersiziyle konu daha da netleşecektir.

Neyse böylece takas gerçekleşti.

Ve şimdi 10 milyar dolar bir banka hesabında bulunuyor.

İşte bu noktada işler gerçekten ilginçleşiyor.

10 milyar dolarlık hesap bir anda bankanın rezervi haline gelir.

Tıpkı bankadaki diğer hesaplar gibi karşılık yasal olarak belirlenmiş oranda rezerv bulundurmak zorundadır. Ardından bunu sayısallaştırarak belirtir.

Mevcut yönetmenlikte hesaplar karşılığında gereken para rezerv oranı yüzde 10’dur. Bu şu anlama gelir. 10 milyar dolarlık bir hesap için gereken rezerv miktarı yüzde 10 yani 1 milyar dolardır ve bu gerekli rezerv olarak saklanır. Fakat geriye kalan 9 milyar dolar fazla rezerv olarak değerlendirilir. Ve yeni krediler vermek için kaynak olarak kullanılır.
Şimdi bu 9 milyar dolarlık rezervin ilk baştaki 10 milyar dolardan geldiğini varsayarsak mantıklı olabilir.

Fakat işin aslı gerçekte öyle değildir.

Gerçekte olan 9 milyar dolar, mevcut hesapta bulunan 10 milyar dolara dayanarak havadan yaratılır.

İşte bu şekilde para kaynağı şişirilir.

Tabi ki onlar yani bankalar aslında hesaplarında olan parayı yani öz-sermayeyi kredi olarak vermezler.

Eğer bunu yapmış olsalardı; yeni para üretmeye gerek kalmazdı.

Kredi verdiklerinde gerçek yaptıkları emre yazılı senet kabul etmektir.

Karşılığında ödünç alanın hesabına krediyi yani parayı aktarırlar.

Basitçe sadece böyle bir krediye ihtiyaç ve halihazırda rezerv gereksinimi karşılayan 10 milyar dolarlık bir hesap olduğundan şimdi diyelim biri bu bankaya gitti ve havadan yaratılmış 9 milyar doları ödünç yani kredi aldı.
Normal olarak çektiği bu krediyi alır ve kendi bankasının hesabına yatırır.
Ve işlem gene kendini tekrar eder. Yatırılan 9 milyar dolar bankanın rezervi olur. Yüzde 10’nu rezerv olarak izole edilir ve 9 milyarın yüzde 90’nı yani 8.1 milyar dolar yeni krediler vermek için kaynak yaratılır. 8.1 milyar dolar kredi olarak verilip bir başka bankaya yatırıldığı zaman; 7.2 milyar dolar, 6.5, 5.9 milyar dolar kredi kaynağı zincirleme yaratılmış olur.
Bu para yatırma, yoktan kredi verme döngüsü teknik olarak sonsuza kadar gidebilir.

Matematiksel hesaplamayla 10 milyar dolar rezerv para ile 90 milyar dolar kredi para kaynağı yaratılabilir. Başka bir deyişle; bankacılık sisteminin içine giren her para hesabının 9 katı para havadan yaratılabilir.

Şimdi anladınız mı? Tüketici kredilerinin, ev kredilerinin, kredi kartlarının parası nerden geliyor…

Bu paralar ne bankanın çok övünülen ve yüzde 20’ye dayanan sermaye rasyosudur ne de topladığı mevduatlardır. Peki nedir?

Havadan yaratılan paradır.

Buraya kadar kısmi rezervle bankacılık sisteminde paranın nasıl yaratıldığını anladık.

Aklınıza mantıklı bir soru takılabilir.

Bu havadan yaratılmış paranın değeri nerden geliyor?

Aslında yaratılan yeni para, sirkülasyondaki mevcut paranın değerini de çalıyor.

Nasıl mı?

Para havuzu, mevcut mal ve hizmetlere olan talep hesaba katılmaksızın şişiriliyor.

Ve arz-talep dengesi oluşuncaya kadar fiyatlar artıyor, her 1 TL’nin satın alım gücü düşüyor.

İşte buna genel olarak enflasyon deniliyor.

Aslında enflasyon halkın sırtına yüklenmiş gizli bir vergidir.

Genelde aldığımız tavsiye nedir?

Evet, parayı şişirelim.

Paranın değeri ile oynayalım demezler. Farkındaysanız 2002 yılından beri Türkiye ekonomisinde görülen paradoks budur. TL’nin değeri hiç düşmez ama borçlanma sürekli devam eder…

Hiçbir ekonomist, hiçbir şirket yetkilisi, hele hükümetler asla paranın değerini düşürelim demezler. Güven hissinde olan insanlara yanlış yapmazlar.

Peki, ne derler?

Hemen faizleri düşürelim derler.

Özetle şu enflasyon sorunu para havuzunun şişirilmesidir.
Daha fazla para basıp, daha fazla para havuzunu şişirip enflasyon sorununu nasıl çözeceksiniz? (ABD Senatosunda FEDBaşkanına yöneltilen sorudur.)

Tabi ki çözemeyeceksiniz.

Enflasyon kısmi rezerv sistemine dayanan finansal sistemin yapısında vardır.

Para kaynağını arttırmak için ekonomideki mal ve hizmetle orantılı genişlememesi halinde her zaman paranın değeri düşürülecektir.

Amerikan dolarının para kaynağına karşı tarihi değerlerine bakacak olursak kesin olarak şu nokta görülecektir, ters ilişkisi apaçıktır.
1913’teki 1 doların değeri için 2007 yılında 21.60 dolar gerekiyor.
Bu FED ortaya çıktığından beri doların değeri 21 kat değer kaybetmesi anlamına gelmektedir, yani gizli devalüasyondur.

11 Haziran 1930 tarih, 1715 sayılı Cumhuriyet Merkez Bankası kurulduğunda 1 TL için bugün kabaca karşılığı 1.000 TL gerekiyor. Nasıl bu ortalamayı ya da tahmini yaptım derseniz; o yıllarda 1 TL ile 3-4 ABD Doları satın alabiliyordunuz. Şimdi ise 6 sıfır (0) atıldı alavere-dalaverenin üstüne bilme kaç defa devalüasyonu koyarsak 1,5 TL verip 1 ABD Doları
alabiliyoruz.
Türev krediler cambazlığı..

Para piyasasının başka bir cinliğini daha deşifre etmek isterim. Şişir ya da hayali para yaratmada başka bir formül bulunur. Sihirli adı türev kredilerdir…

ABD’nin ünlü 2008 Mortgage krizinin altında bu yatmaktadır. Bir banka eve ya da daireye ipotek koyuyor ve kredi veriyor. Sonra o ipotek üzerinden başka bir bankadan kredi kullanıyor. O başka bir bankada o ipotek üzerinden başka bir kredi kullanıyor. Ortada 1 ev ya da daire var ama kullanılan türev krediyle neredeyse 100 ev ya da daire bedeline karşılık geliyor.

Tüm bu olup bitenler karşısında para piyasası hiç karşı refleks göstermiyor. Çünkü yaratılan hayali paralarla piyasa şişiyor ve çok hoşuna gidiyor. Bu para piyasasının oyunu 5-10 yıl sürüyor, tabi sonunda şişirilen balon patlıyor ve kriz çıkıyor.

Çaresi var mı?

Olmaz mı?

FED ne güne duruyor. 5-10 yıl daha kazanmak için 1,5 trilyon dolar basıyor ve para piyasasına sunuyor.

Neden?

Aman devam etsin, aman durmasın, aman sorgulanmasın… Tabi, bu arada toplumun önemli kesimi mağdur oluyor, kimisi batıyor, kimisi iflasını istiyor, kimisi de intihar ediyor…
Aynı hamleyi 2008 yılında AB Merkez Bankası (ECM) yapmadı. Türev kredi krizini 2011 yılına hatta 2012 yılına taşıdı. Oysa 1 trilyon Euro basıp; para piyasasına salsaydı, mesele kalmazdı.

Sonra ne oldu?

Para piyasası kuralı işledi ve AB Merkez Bankası 1 yerine 1,5 trilyon Euro basmaya karar verdi ve para vampiri piyasa rahatladı… Çünkü yok başka yolu, yok başka çaresi…
Para ve inanç..

Para piyasasının yarattığı yerleşik toplum modelinde inançlar önemli bir ağırlık taşırlar.

İnançların hepsi de bağışlanmanın ve kurtuluşun tek yolu olarak kendilerini işaret ederler.

Mesela, adam gidiyor, kiliseye para yardımı yapıyor, günah çıkarıyor…

Mesela insanlar gidiyor, ağlama duvarına ağlıyor ve günahtan arınıyor…

Mesela, insan her türlü alavere dalavere yapıyor, belli yaşa gelince hac farizasını yerine getiriyor, sonra geçmişte olup-biten her şeyin üzerine sünger çekiliyor, en azından öyle varsayıyor…

İnsan zekasını yok saymak herhalde ancak böyle oluyor…

Oysa ki insanın hem dinen hem de beşeri olarak yasak olanları eylemesi, söylemesi, kısaca günah işlemesi tamamen paranın dayatması sonucudur…

Yeryüzündeki her insan Allah’ın kuludur.

Allah’ın bir kulu, Allah’ın diğer bir kulunu kim ne derse desin kökünde para yatan gerekçeyle öldürür mü?

Maalesef öldürüyor.

Bilir misiniz, savaşlar niye oluyor?

Paranın emriyle ve icat edilen ölüm makineleriyle 1 milyon Iraklı Allah’ın kulunu, başka bir Allah’ın kulu tarafından niçin öldürüldü acaba?

Para…

En kötüsü ise para-politika-din insanlığın mevcut durumunun daha da kötüleşmesi için uyumlu, müthiş işbirliği içinde hareket ediyorlar.

Nasıl?

Müslümanlar, Hıristiyanları sevmiyor, Hıristiyanlar da Müslümanları sevmiyor, böylece para piyasanın nosyonuna uygun ortam her zaman mevcut kılınıyor.

Haçlı seferlerinin ana amacı Hıristiyanlığı yaymak falan değildir. Tek amacı vardır: Para ve ganimet… Tali amacı ise Allah’ın kullarını motife etmek ve savaşa hırslandırmak için Hıristiyanlık dini inancını yayma adı verilir.

Yazılan insanlık tarihine bakın, hem savaşların amma dolaylı amma dolaysız para için yapıldığını göreceksiniz.

Her biri Allah’ın sevgili kulları olan canlar, birbirlerine zaten öbür türlü nasıl kıyarlar…

Para piyasasının yarattığı zulüm ve haksızlık üzerine her yıl milyonlarca insan, kadın, çocuk açlıktan ölüyor. Milyonlarca insan evsiz olduğu için sokaklarda yaşıyor. Tüm bu olup-bitenleri; dinler sükunetle izliyor. Tek yaptıkları ise manevi ihtiyacı olanlara dini teselli veriyor, sabır ve metanet istiyor.

Dinler, tüm bu olumsuz yaşananlar karşısında; insanların kendilerini suçlu hissetmelerini koşullandırıyor ve üzerine de kader-yazgı etiketi yapıştırıyor…

Dini itikadı yüksek bir şahsiyet aynen şunu söylüyor: Allah bana bu zenginliği lütfetmiştir ve bağışlamıştır. Ondan dolayı zengin olmuşumdur. Allah’ın diğer kulu da otomatik olarak fakir kalmıştır. Bu da Allah’ın bir icazetidir.
Bence külli yalandır! Allah dünyaya gönderdiği hiçbir kuluna ne zengin olmasını ne de fakir kalmasını istemez. Allah tartışmasız olarak her kulu için bahşettiği canın; yeryüzünde belli bir süre mutlu, sevinçli, nimetlerden eşit faydalanmış olarak ömür sürmesini ister. Aynı Allah’ın açgözlü kulu, ticaret ve para illüzyonuyla bu durumu tersyüz edebilmektedir.

Bence Allah’ın diğer kulları nedeniyle acı çekenler, mutsuz olanlar, fakir kalanlar Allah’ın en sevdiği kullarıdır ve mutlaka öldükleri zaman ödüllendirileceklerdir.

Bu yanlış gidişe ucundan kıyısında karşı çıkan Hıristiyan, Musevi, Müslüman itikatlı insanlar elbette vardır. Para piyasanın çıkardığı gürültü patırdı arasında ne duyan vardır, ne de anlayan vardır. Mesela Dini Düşünce Adamı Ali İhsan Eliaçık zenginlik ve fakirlik olgusu karşısında olabildiğince yürekli duruş göstermiştir. Ancak dinin tüm alanlarını parselleyen ve kapatan inanç odakları ya yok saymıştır, ya da geçersiz bulmuştur.
 
Peki, çare nedir?

Şimdi geldik çareye… İnsanlık için anlatmak istediğim ütopik sistem ya da tüm canlıların ortaklığına dayanan düzene… Bu sistemde neler olacak?

-Bütün yasalar kalkacak.

-Meslekler olmayacak.

-Brokırlar, bankacılar, reklamcılık olmayacak.

Finans dünyasının cambazları bitecekler, hem de sonsuza kadar… Çünkü hiçbir işe yaramayacaklar…

Sistemin temel dayanağı, dünya kaynaklarının akıllı kullanımıdır. Başka deyişle doğal kaynaklardan elde edeceğimiz materyaller bizi refaha götüren yolda en belirleyicisi olacaktır.

Soru ise dünya üzerinde yeterli kaynaklara sahip miyiz?

Hem de milyonlarca yıl yetecek kadar…

Bu sistemin toplumu, her şeyin ücretsiz olarak elde edilebilecek ve işçilik gerektirmeyen üretimle bolluk içinde yaşayacaktır.

Sistemin kaynak bazlı ekonomisiyle ve teknoloji kullanımıyla dünyamızda kar getirme amaçlı yaratılan kıtlık yerine bolluk olacaktır.

Gelelim dünya insanlığının temel ihtiyaçları karşılanması ve sistemin ayrıntısına…

1. Enerji
Artık fosil yakıtları kullanmak zorunda değiliz. Doğayı kirleten hiçbir şeyi kullanmak gerekliliği yoktur. Kullanıma hazır bir sürü enerji kaynaklarımız vardır. Örneğin güneş enerjisiyle dünyamızda üretilen enerjinin 2 katı öğle saatlerinde ve 1 saat içinde sağlanabilir. Rüzgâr enerjisi, gel-git dalgalarından enerji, jeotermal enerji daha birçok doğal enerji kaynakları…

2. Ulaşım
Fosil yakıt yani petrol kullanan uçak ve otomobil devre dışı kalacaktır. Doğal yakıt kullanılan araçlarla ulaşım sağlanacaktır. Örneğin batarya teknolojisiyle bir arabayı saat 100 mil ve tek bir şarjla 200 mil gitmek yıllarca mümkündür. Ve böyle bir teknoloji olmasına rağmen batarya patentlerini kontrol eden dev petrol şirketlerinin baskısıyla hem kullanabilirliği sorgulanmadı, hem de bilinçli geri bıraktırıldı.
Şunu unutmayın! Dünyadaki tüm araçların elektrikle ve temiz yakıtla kullanılmasında tek engel ahlaksız kar açlığından başka bir şey değildir. Uçak yerine onun kullandığı enerjinin yüzde 2’sini kullanan trenlerle suda, karada saatte 6440 km. hızla gidilebiliriz.

3. Çalışma
Bizlere iş sahibi olup çalışmanın saygınlık getirdiği fikri verildi.Yani ücretli ya da maaşlı köleliğin gerekliliği iliklerimize kadar işlendi. Yaşamımızı alın terimizle kazanmamız gerektiğine inandırıldık.
Liberalizm ve para kaynaklı ekonomi insanları bilgisiz kılıyor, sıkıcı ve monoton işlerle ömür tükettiriyor. İnsanları özgür kılmaktan hep geri tutuyor çünkü onları sömürüyor.
Oysa bu sistemde işler, çalışma makinelere bırakılıyor ve insanları özgür kılıyor. Görüyorsunuz hayal bile edemiyoruz çünkü öyle bir dünya hiç tanımadık ki…

4. Otomasyon:
Teknolojik ilerleme insanların istihdam edilmesiyle ters orantılıdır. Bu sistemde yapılan işlerin neredeyse yüzde 90’nı makinelerle yapılacaktır. İnsanların köle olmadan; yaşamlarını sürdürebilecekleri şansı ve özgürlüğü tanınacaktır. Zamanla NANO Teknolojisi ve diğer teknolojilerle insansız makinelerle birçok ameliyatın yapılması yakındır. İnsanların yakaladığı başarının kat, kat üstünde olacaktır. Lağımları temizleyen makinelerimiz var. İnsanlar o işten kurtarıldı. Makinelere insan performansının uzantısı olarak bakılmalıdır.

Sonuç şu ki bu para piyasası gitmelidir. İnsanlığın hayrına olmayan ve sadece para-kar getiren teknoloji ilerlemesi durdurulacaktır. Başka türlü asla özgür olamayacağız.

Para olmasa bugünkü suçların birçoğu olmazdı. Hemen, hemen bütün suç çeşitlerinin kaynağı ya para piyasasının direk sonucudur ya dolaylı alakalıdır ya da ekonomik bunalımın yarattığı ruh halindendir. Bu yüzden de para piyasasında yasalar işe yaramaz hale gelir. Dünyada en çok özelleştirmenin olduğu ABD’de en çok hapishane ve mahkum olması sürpriz sayılmamalıdır Suç işleyen bu insanları çoğu eğitimsiz ve fakir toplum katmanından gelirler.

5. Dürtü
Her şey ücretsiz olursa insanları ne motive edecek?
‘’İstediği her şeye sahip olan güneşin altında yan gelip yatar’’cümlesi tam da bugünün devamından yana olan para piyasasının tipik savunmasıdır ve insanların kafasında oluşturduğu bir sis perdesidir. Eğer her şeye sahip olma olanakları varsa niye uğraşsınlar ki… Para sistemini desteklemek için size öğretilen çaresizlik dogması tam da budur. Çünkü yerleşik günümüz toplum kültüründe; insanlar para piyasasıyla güdülmeye alıştırılmıştır.

Paranın olmadığı bu yeni düzende insanların bastırılmış ya da yok sayılmış çok farklı dürtüleri açığa çıkacaktır.  İnsanlar yaşaması için temel gereksinimlere sahipse dürtüleri otomatik değişir. Yeni ve bambaşka dürtüler oluşur. Mesela esinlenerek bir resim yaptığınızda; onu birisine hediye etmekten büyük keyif alacaksınız, ama asla para karşılığı satmaktan değil…

6. Eğitim
Bugüne kadar gördüğümüz birçok eğitim mesleklere yönelik insanlar yetiştirmek içindir. Çok spesifiktir. Genele, hayata yönelik değildir. Bir sürü konu hakkında doğru dürüst bir şey bilmeyen insanlar yetişmektedir. Eğitim tamamen ezbercidir ve problemlerin nasıl çözüleceği öğretilmemektedir. Eleştirel düşünme konusunda gereken beceriler kazandırılmamaktadır. Öyle olmasaydı; çok şey bilen insanları alıp savaşa götüremezsiniz.

Kaynak bazlı yeni düzen ekonomide eğitim çok farklı olacaktır. Toplumlumuzun en büyük sorunu olan zihinsel gelişimi ve herkesin kendi potansiyelini en üst seviyede kullanma becerisini kazandırmak temel amaç olacaktır.

Yeni düzenin felsefesi herkesin dünyada bir payı olsun temelinde hareket edecektir. Yeni sistemde; çocukların daha zeki ve bilinçli olması herkesin yaşamını daha da güzelleştirecektir. Çünkü çevrelerine ve senin yaşamıma daha faydalı olacaklardır.

7. Uygarlık
Vatanseverlik, silahlar, ordular, donanmalar bunlar daha uygarlaşamadığımızın başlıca göstergeleridir.

Bir gün gelecek; çocuklar anne babalarına soracaklar: Makinelerin yaşamda gerekli olduğunu anlayamadınız mı?

Kıtlık yarattığınız sürece savaşların kaçınılmaz olacağını göremediniz mi?

Kurulu para düzenine hizmet eden kuş beyinli olduğumuzu hemen anlayacaklardır.

Maalesef günümüz insanlığı hastalıklı düşünce yapısıyla devam etmektedir.

Neden

Çünkü tarih kitaplarını değiştiremeyiz.

Peki ne diyor tarih kitapları?

Büyük devletlerin, küçük devletlerin topraklarını aldığını, vahşet, baskı uyguladığını yazıyor.

Oysa gelecek olan bu yeni sistemde; yaşanmış uygarlık tarihinin yozlaşmış ve kirli yılları olarak sayfalarda yer alacaktır.

8. Devlet
Bu sistemde parası olan seçkinlerin ve toplum katmanlarının olmadığını görecekseniz… Bu sistemde devlet hiçbir şey yapmaz çünkü devlet yoktur. Herkesin ülkesi dünyadır ve dini inancı ise iyi olanı yapmaktır.

Sonuç:
Her insan çıplak doğar ve ısınmaya, beslenmeye, suya ve barınmaya ihtiyaç duyar. Geriye kalan her şey ikinci plana kayar. İşin püf noktası dünya kaynaklarının akıllı kullanılmasıdır. Ancak yaşadığım dünyada ve mevcut parasal sistemle asla sağlanmaz. Bu nedenle dengesizlik, eşitsizlik sistemin doğasında vardır. Çıkar amacı gütmek, bencillik gütmekle eşanlamlıdır.
Mevcut sistemin bizlere altın tepside sunduğu demokrasi tam bir kandırmacadır ve normal zekamıza hakarettir. Parasal sistem içinde asla gerçek demokrasi olamaz ve olmayacaktır.

Şimdilik bu kadar… Konunun iskeleti kabaca böyledir. Kafanız karıştı değil mi? Bu çok normaldir. Yazan kişi olarak inanın, benim bile karıştı. Amacım da zaten insanların kafasını karıştırmak ve olabildiğince birçok şeyi sorgulatmaktır.

Okuyanlar içinde konuya katkı yapacak mutlaka çok değerli görüş ve düşüncesi vardır. Konu hakikaten ultra ütopiktir. Hayal ötesidir. Kabul ama konuşmamıza, düşünmemize engel değildir.

Para yok, ticaret yok, kar yok, zorlama yok, kısıtlama yok ancak teknolojiyi ve doğal kaynakları insanlığın hayrına kullanma var…

Sistemin adı ne olsun?

Bence tüm canlıların ortaklığı olsun… Ya sizce?