27 Temmuz 2009 Pazartesi

Yeni buluş! Elektrik artık kablosuz...


Bugün elime haber-not ulaştı.

Kimden mi?

Sağ olsun! Bir dostumdan…

Haberin özü ise elektriği kablosuz olarak havadan ileten yeni teknoloji…

Pil dönemi kapanıyor, binlerce kilometre uzunluğunda elektrik kablosu çekme işi de bitiyor…

Esas vurgulamak istediğim başka bir husustur.

Ne mi?

Teknolojiyi geliştiren insanın davranışı…

Nasıl mı?

Olayı anlatayım sonra ilave sözlerim olacaktır.

Yeni teknolojinin yaratıcısı kim?

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Marin Soljacic olduğu belirtiyor.

Peki, nasıl ve neden gereksinim duyuyor?

Marin Bey, gece tam uykuya dalıyor ve şarjı biten cep telefonu uyarı sesi gönderiyor.

Haliyle rahatsız oluyor ve benzer durum 3 defa tekrar edince buluşa imza atıyor.

Belirli bir frekansta, uygun resonansın gönderilmesiyle devrime imza atmayı başarıyor.

Bu durumda ben olsaydım; ne yapardım?

Lanet olsun der ve telefonu köklü kapatırdım. Çünkü gecenin bir yarısında şarj kablosu ara falan filan…

Diğer insanımız ise Allah, Allah! Niye bu meretin şarjı bitti der ve şarjın dolması için hemen prize takar.

Bir diğer insanımız ise zaten bu gavurlar böyle dandik şeyler yapıyorlar ve gece yarısı şarjını bitiriyorlar der… Karısına şarj kablosunu buldurur ve prize taktırır herhalde…

Başka bir insanımız ise uykudan uyandırdığı için o sinirle cep telefonunu yere atar ve kırar… Telefonu icat edene bir de küfür sallar…

Ben dâhil bir kimse yahu bunun başka yolu bulunabilir mi?

Şarjı bitince uyarı sesi gelmeden otomatik şarj olabilir mi?

Gibi benzer soruları sormazlar.

İşte ondan sonra teknolojide yeni icatlar bulamayız arkadaşlar…

2009 Türkiye’sinde böyle birileri çıkar mı?

Bence çıkmaz. Hele bir de cinlerin, perilerin cinsiyetini tartışırsak; daha çok yol almamız gerekir gibi geliyor bana…

Neyde?

Mucit nesil yetişmesi anlamında…

Bir dakika! Kim dedin?

Ha o mu?

Astronot Fehmi…

Teknolojik icat var mı?

Yok mu?

Var arkadaş!

Nasıl mı?

Yahu cinsellik ve teknoloji denebilir… Ya da seks ve astronomi sayılabilir…

Nasıl abi?

Hala anlamadın değil mi?

Yahu kablosuz elektriklenme yok mu?

Ha o iş yani…

Hani barda, cafede şuh bir kadınla konuşursan sonra sorarlar…

Yahu elektrik aldın mı?

Yok abi, hiç elektrik almadım ya da müthiş elektrik aldım diyebilirsin…

Ne oldu?

Kablosuz elektrik sağlandın mı, sağlanmadı mı?

Bence sağlandı.

İşte budur! Astronot Fehmi de bunu yapıyor….

Abi, çok komik oldu bu kurgu…

Canım ne yapayım; bari yeni buluşu böyle okutayım…

Nasıl fikir ama?

Süper fikir abi:::))

Sevgi ve saygılarımla…

Ömer Özdamar/27 Temmuz 2009/Burdur-Türkiye

Ihlara Vadisi ve Saratlı Yeraltı Şehri





Yurt gezimin 2 inci gününde Ihlara Vadisi ve Yeraltı Şehirlerine ait notlarımla tekrar anlatmaya başlıyorum:

Konya’ya öğle olmadan artık veda ediyorum. Konya-Ankara yoluna giriyorum ve yaklaşık 30 Km. falan gidiyorum.

Aman Dikkat!

Aksaray sapağını kaçırmayın diyorum.

Daha sonra ıssız bozkır yollarda arabanın sesinden başka bir şey duyulmuyor.

Arabamda yakıyorum sigaramı, açıyorum camımı, çalıyorum TRT-FM radyomu… Offf offf! Gel keyfim gel…

Aksaray’a merhaba diyorum ve hemen Nevşehir istikametine yol alıyorum.

Daha 10 km. bile gitmeden Güzelyurt ilçemize uğramadan gitmeyin tabelasını görüyorum.

Ihlara Vadisine sapmadan 4-5 km sonra Güzelyurt ilçesi bulunuyor.

Valla eşim ısrar etti ama Akşam olmadan Nevşehir’de olma isteğimden dolayı gitmedim. Ama işte burada en azından ifade ettim.

Neyse Aksaray’dan Nevşehir’e giderken 10 veya 15 inci km’lerde sağa sapıyorsunuz.

Nereye?

Ihlara Vadisine…

Yaklaşık 20 km. sonra ya da Ihlara Vadisine gelmeden sizi ne bekliyor?

Hasan Dağından fışkıran lavlarıyla, Melendiz Çayı dansından müthiş figürler ortaya çıkıyor.

Nerede?

Daha Ihlara Vadisine girmediniz ha...

Yaprak Hisar Beldesinin hemen ilerisinde, Ihlara Vadisinin yaklaşık 10 km berisinde…

Ne mi var?

Bir tepe var. Siz deyin bir yükselti… Tepenin içi labirent gibi oyulmuş ve şekillendirilmiş…

Burayı gezmek için bilet aldım. Bu arada aynı biletin Ihlara Vadisi için geçerli olduğunu anımsatmak isterim.

İlk olarak neyi vurguluyorum?

Doğa ve insan ilişkisinin burada net olarak gözlemliyorum.

Nasıl mı?

Hep birbirini tamamlayan ayrılmaz bir ikili oluyorlar…

Uzunca yıllar, bu topraklarda Hıristiyanlığın resmen altın çağını yaşadığını görüyorum.

Nasıl mı?

Yahu burası en az bin yıllık yerleşim yeridir. Daha ne olsun değil mi?

Neyse buradan çok güzel ve çok çarpıcı fotoğraflar çektim, elbette bence…

Yazının hemen altında göreceksiniz.

Buradan yaklaşık 7 km sonra Belisırma tabelasını göreceksiniz. İşte bu sizi Ihlara Vadisine götürecektir.

Dikkat edin ha! Ihlara Vadisi yazmıyor sadece Belisırma yazıyor… Aman yanılmayın ve boşuna uzaklaşmayın…

Ihlara Vadisine indik. 7 km uzunluğunda ve vadi boyunca yürüyüş halinde gezilebiliyor. Yağmurlu olduğu için ben ancak 500 metre yürüdüm ve fotoğrafladım. Vadinin her iki yanına insan barınması için ne gerekiyorsa yapılmış… Odaysa oda, kapıysa kapı, Beslediği hayvanlar için yerse yer, Güvercinler için yuvaysa yuva… İbadet için kiliseyse kilise… İnsanların yaşadığı yüzyılda ne gereksinimi varsa onu karşılayacak mimari yapının her türlüsü... Tam anlamıyla gezebilmek için bence 1 gün ayırmak gerekiyor…

Oradan ayrıldım ve Nevşehir anayoluna çıktım. Daha 15-20 km gitmeden Saratlı Yeraltı Şehrinin tabelasını gördüm ve yine sağa döndüm. Takriben 20 km gittim ve yeraltı şehrini buldum.

Gezdim ve şunu anladım:

Hani dedim ya binlerce yıl Hıristiyanlık altın çağını yaşamış buralarda…

Nasıl mı?

İşte bu yeraltı şehirleri sayesinde…

Atlarla veya yayan gelen istila ordularının bu yeraltı şehirlerini bulması neredeyse olanaksızdır.

Öyle inşa edilmiş ve öyle planlanmış ki insanlar aylarca yeraltında kalabiliyorlar…

Saratlı Yeraltı Şehrinde tekrar şaşkınlık içinde kaldım ve ayrıldım.

Nereye?

Nevşehir’e…

Nereye?

Nevşehirli Damat İbrahim Paşanın memleketine…

Nevşehir’e 10-15 km kala Acı Göl Yeraltı Şehrine de uğradım. Ancak sizlere tavsiye etmem. Çünkü çalışma daha devam ediyor. Hem de giriş çok pahalı tutuluyor. Elbette tercih sizindir…

Ne oldu?

Nevşehir’e geldim. Otele yerleştim ve telefon çaldı.

Kimden mi?

MB Yazarlarından…

Kim mi?

Artık 3 üncü bölümü bekliyorsunuz…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/26 Temmuz 2009/Burdur-Türkiye

26 Temmuz 2009 Pazar

Eğirdir ilçesi ve Konya ili gezi notlarım...
















Yurt gezimin 1 inci gününü Eğirdir ve Konya notlarımla anlatmaya başlıyorum:

Burdur ili Bucak İlçesinden özel arabamla hareket ettim.

Burdur ili Ağlasun İlçesinde geçtim ve Isparta iline vardım. Oradan Eğirdir ilçesine vardım ve 15 dakika mola verdim. Eğirdir Gölünü fotoğrafladım. Meydanda bulunan caminin mimarisini inceledim. Şöyle bir aşağı-yukarı turladım ve bakın ne gördüm?

Eğirdir ilçesine 28 yıl önce gitmiştim. O dönem Türkiye’nin neredeyse tek kemik hastanesi buradaydı. Kardeşimin kolu kırılmıştı ve yanlış kaynamıştı. Bir seri ameliyat için Bucak’tan bu güzel ve sade ilçeye gelmiştim ve nar gibi kızarmış gölden çıkan sazan balığı yemiştim.

Gelin, görün ki 28 yıl sonra Eğirdir gölü kirlenmiş, çevre talan edilmiş, kısaca eski güzellik bana göre kaybolmuş. Hani derler ya, eski çamlar bardak olmuş, benim bildiğim eski Eğirdir tam da böyle olmuş…

Arabama tekrar bindim ve eğirdir gölünün etrafından dolanarak, birazda kendi kendime tuh, muh çekerek; Gelendost’a doğru yola çıktım. Bu arada Eğirdir Gölü etrafı boyunca bolca elma ağırlıklı meyve bahçeleri dikkatimden kaçmadı. Müteakiben Şarkîkaraağaç, Beyşehir güzergâhından Konya’ya Ulaştım. Konya’da 1 gece kaldım.

Ne mi gördüm?

Konya girişinde daha doğrusu Meram’ın yukarısından kuş bakışı manzara çok hoş oldu.

Şehrin göbeğine doğru ilerdim. Ana yolların geniş olduğunu müşahade ettim.

Anadolu Selçuklu Devletinin Başkenti Konya olduğunu tüm cami mimarilerinden belli oluyordu. Şehir içinde özellikle Mevlana Müzesi bölgesinde görülen neredeyse tüm camilerin yapım yılı 1.100-1.300 olarak duruyordu. Böylece Anadolu Selçuklu Devleti Konya’ya damgasını vuruyordu. Hele Alâeddin Tepesine yerleşmiş Alâeddin Camisi ihtişamı müthiş ve heybetle şehre bakıyordu.

Mevlana Müzesini gezdim. Eserin mistik yönüne hiç girmiyorum. Başka bir pencereden bakın ne söylüyorum?

Benim görüşüme göre Osmanlı Devletinin dini referans kaynağı burası olmuştur. Sorulara yanıtlar, işlemlere icazetler hep buradan öğrenilmiştir. Bir yerde Osmanlının din akademisi olmuştur.

Müze ziyaretçileri arasında başta Japonlar olmak üzere çok fazla yabancı olması mühimdir. Benim gördüğüm ise çok sayıda Iraklı Araplar da vardı. Türkiye’de Topkapı müzesinden sonra en fazla ziyaretçi alan yerin Mevlana Müzesi olduğunu anımsatmam sanırım her şeyi açıklamakta yeterli olur.

Konya şehri Türkiye’mizin muhafazakârlıkta en önde gitmesi de benim nazarımda çok şaşırtıcı olmuyor.

Neden mi?

Konya’nın tarihini bilirsen; eh böyle bir geçmişin, böyle bir bugünü olmasından daha doğal ne olabilir ki…

Konya’da normal ekonomik standartlarda bir Türk ailesi, 50-80 TL arasında fiyatla çift kişilik bir odada, 1 gece konaklayabilir.

Konya’dan ne mi aldım?

İşte Konya şekeri, ufak tefek bakır türü hediyelik süs eşyaları diye sayabilirim.

Eh tabidir ki Konya’da etli ekmek ve bıçakarası yenmeden gidilmez herhalde… Özellikleri ise pidenin hamur kısmı çok ince açılmış olmasıdır, elbette bana göre…

Size baştan beri söyledim:

Benim gezi notlarım farklı olacaktır. Sizlere şurada şu bina, şu tarihte, şu kişi tarafından yapılmış gibi alışılmış tarzla asla anlatmayacağım. Okul yıllarında nefret ettirilen tarih dersleri gibi hiç olmayacak.

Neyse ilk günü böylece tamamladım ve Konya’dan Ihlara Vadisine doğru yola koyuldum. İç Anadolu bozkırlarında ve dümdüz yollarında; saatte ortalama 80-100 Km. hızla ilerliyorum.

Sonra mı?

Bitti. Artık 2 nci bölümü bekliyorsunuz…

Not: Sayın Keskin Kalem rumuzlu MB arkadaşımızla Konya’da buluşacaktık ve tanışacaktık ancak elzem nedenlerle kısmet olmadı.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/26 Temmuz 2009/Burdur-Türkiye

9 Temmuz 2009 Perşembe

Gizemli Ada Eastern







Tek bir yazıda iki (2) konuyu işleyeceğim. Çünkü birbiriyle bağlantılıdır.

Bir ilaç yapılıyor.

İnsan ömrü en az 10 yıl uzatılıyor.

İlacın hammaddesi bilin bakalım nerden geliyor?

Zaten ikinci konumuzda budur.

Eastern Island, Paskalya Adası olarak bilinen gizemli yerden 1970 yılında getiriliyor ancak faydası 40 yıl sonra görülebiliyor.

Neyse benim esas konum Paskalya adasıdır.

Neden Paskalya ismini almış?

Çünkü Hollandalı Denizci Jacob Roggeven tarafından Paskalya günü keşfedilmiş… Hani İngilizcesi Christmas olan Paskalya günü…
Adanın gizemi ise

Sarımtırak volkanik taşlarda ve tek parça olarak yontulmuş dev boyutlu heykelleridir.

Dev boyut deyince ölçülerini vermek gerekiyor.

25-30 metre yüksekliğinde, 25-30 ton ağırlığında tek parça devası heykeller…

Soru ise şudur:

Orada yaşayan insanlar o taşları adaya nasıl taşıdı?

Aklıma, hani şu ünlü Keops Piramidi geldi.

2 ile 5 ton ağırlığında taşların 138 metre yukarıya piramidin tepesine nasıl çıkarıldı?

2009 yılında hala yanıt yoktur. Kanıtlanmayan bir sürü teori vardır.

Bu adanın, Şili’ye yani en yakın kara parçasına mesafesi 2 bin 75 km. uzaklıktadır.

Öyle ise bu taşları hangi denizcilik tekniğiyle taşıdılar?


Easter Adası, Christmas Adası, Paskalya Adası, Rapa Nui Adası olarak yabancı ve yerli isimleriyle anılan Pasifik Okyanusta ve Şili açıklarında bulunmaktadır.

1888 yılında Şili’ye bağlanmıştır. Yüzölçümü 163 km.karedir.

Gelelim benim teorime…

Bizden önceki nesil galiba daha akıllıymış, daha zekiymiş…

Nasıl mı?

Dünyamız sirkülâsyona uğramış.

Onlar gitmiş, bizim gibi zekâsı ve aklı düşük nesil gelmiş…

Soruyorum şimdi?

5 ton taş 138 metreye nasıl çıkar?

30 tonluk taş 2075 km’den nasıl taşınır?

Yanıt yok.

Yanıt yoksa bizim nesil, geçmiş nesilden zekâ ve akılca geridir demem yanlış mı olur?

Bence bal gibi doğru olur.

Kafaya Eastern adasında heykellere ve Keops piramitine taktım.

Siz neye taktınız?

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/09 Temmuz 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

7 Temmuz 2009 Salı

Türban Bumerang


Türban Bumerang

Bugün Ahmet Hakan Bey yazmış.

Ne yazmış?

İşte siyasetin ileri uçlarında yer alan, türbanı son 30 yıldır savunan, eşleri türbanlı olan kişilerin; erkek çocukları evleniyor ama başı açık kızla…

Ahmet Hakan Bey, son cümlesinde ise şu soruyu soruyor ve bitiriyor:

Peki, türbanlı kızlarla kim evlenecek?

Aha ben de bu sitemden yanıt veriyorum.

Laiklerle evlenirler, önce Türbanı çıkarır normal örterler, sonra da gerekirse açarlar…

Yani dert ettiğiniz husus buysa çoktan halloldu işte…

İşimiz şaka ama olayın neresinden bakarsanız bakın, buram buram skandal yatıyor.

Sorsanız şimdi niye böyle diye?

Hemen ‘’efendim özgürlük’’ diyecekler…

Sonra bir ekleme daha olacak:

‘’Efendim dini inancı gereği türban takılabilir.’’

Eh şimdi ben de sormaz mıyım?

Sevgili gelininizin dini inancı zayıf mı?

Hadi bu biraz ağır kaçtı diyelim. Başka bir soru soralım:

Sevgili gelininiz, dini inancı nedeniyle neden takmıyor?

Aynen bumerang gibi oldu valla!

Hem de ‘’türban Bumerang’’ lafı da cuk diye oturdu.
Kendi silahlarıyla kendilerini vurdular diyorum ben…

Vay be! 2009 yılında neler görülecek, neler yaşanacak…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/07 Temmuz 2009/Burdur-Türkiye


‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

21 Haziran 2009 Pazar

Aç İnsanlar Sorununa Çözüm Önerim...



Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), dünyadaki aç insan sayısının 1 milyara ulaştığını açıkladı.

FAO tarafından önceki gün yapılan açıklamada, küresel mali kriz nedeniyle aç insan sayısının 100 milyon daha arttığı ve rekor seviyeye ulaştığı belirtildi.

Yetersiz beslenenlerin büyük kısmının gelişmekte olan ülkelerde yaşadığı, açlık sınırı altındaki en fazla insanın, 642 milyon kişiyle, Asya Pasifik bölgesinde olduğu kaydedildi. Sahra altı Afrika’sında da 265 milyon kişinin açlık sınırının altında yaşadığı ifade edildi.

FAO Genel Direktörü Jacques Diouf, dünyanın altıda birinin açlık çektiğine dikkati çekerek, bu durumun dünya barışı açısından tehdit oluşturduğunu vurguladı. Diouf, açlık sınırının altındaki insanların sayısının bu kadar artmasının, gelirlerin düşmesi ve işsizliğin artmasıyla ilişkili olduğunu söyledi.

Bence her şey acı haber niteliğinde ama FAO Genel Direktörü Jacques Diouf söyledikleri sorunu tarif etmiyor.

Yani işsizlik olmasa, gelirler düşmese aç insan sayısı bu kez 900 milyon olacaktı.

Demek ki mali krizle falan bir alakası yoktur.

Bu aç insanların resimlerini 10 yıllardır televizyonlarda izlerim, gazetelerde okurum.

Bundan 10 yıl önce de 600 milyon aç insan vardı, bundan 20 yıl önce de 500 milyon aç insan vardı…

Ne oluyor?

Global dünyada olabilecek pozitif veya negatif gelişmeler sadece aç insan sayısını artı eksi 100 milyon değiştiriyor.

‘’Aç insan’’ sorunu hep var olmaya devam ediyor.

Kimseyi kandırmasınlar ve kabul etsinler!

Dünyamızın ‘’aç insan’’ sorunu on yıllardır mevcuttur, bu bir!

Sorunu kabul ettikten sonra dünyamız neden aç insan sorunu üretiyor ve kalıcı bir şekilde sorunun üstesinden gelemiyor ya da çözemiyor?

Kilit soru budur!

Kimsenin, özellikle gelişmiş ülkelerin (G-8, G-20 gibi platformlar) duymak istemediği soru budur!

Bir de şimdiye kadar izlenen yöntemi anlatmak isterim. İşte AB ülkeleri, ABD ne yapıyor?

Bir miktar bütçe ayırıyor ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’ya aktarıyor. Hani gönlünden ne koparsa misali…

Son yıllarda kriz bahanesiyle bu payı kesiverdi ve aç insan sayısı 100 milyon artıverdi.

Neyse çözüm nedir?

Çözüm bana göre belli de kararı alacak ve uygulayacak mekanizma nerede?

Dünyamızda üretilen yiyecekler 7 milyar insana yetmiyor. Hem de genetikle oynanarak klasik üretimin neredeyse 10 katı tarım ürünü kaldırmalarına ya da hasat etmelerine rağmen…

O zaman çare bu değil!

Benim önerim dünyamız 7 milyar nüfusla 1 milyar aç insan yaratıyorsa önümüzdeki en az 50 yıl hiç ama hiç çoğalmamalıdır. Doğum oranı sıfırlanmalıdır.

50 yıllık süre zarfında artan tarım üretimi, sıfırlanan nüfus ile aç insan sayısı da sıfırlanır. Aç insan sorunu artık konuşulmaz.

Bu önerime kim ya da kimler, hangi kurumlar karşı çıkar?

Hemen semavi dinlerin sözcüleri şiddetle reddederler.

Hemen ABD, Rusya, Hindistan, Pakistan başta olmak üzere BM üyesi 192 ülkeden hilafsız 180 ülke karşı çıkar…

Niye?

Her ülkenin kendine has açık veya gizli gerekçeleri vardır.

Sonuç:

Biz bu aç insan resimlerini izlemeye, ağlamaya, sızlamaya, tuh-vah demeye en az 50 yıl daha devam ederiz.

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)"

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/Burdur-Turkey

20 Haziran 2009 Cumartesi

YORUMSUZ-KARİKATÜR (20 Haziran 2009)



Ünlü karikatürist Latif Demirci, hükümet ile yargı arasındaki tartışmaları çizdi.

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)"

Saygı ve sevgilerimle

Ömer Özdamar/Burdur-Turkey

15 Haziran 2009 Pazartesi

Genelkurmay İle Taraf Gazetesi Belge Savaşında... (15 Haziran 2009)


Şimdi ne olacak?

Ortada bir belge var!

Taraf Gazetesi bir belgeyi yayınlamış.

Belgede yer aldığı iddiasına göre Genelkurmay’da Fetullah Gülen hareketini ve AKP’’yi bitirmek için bir eylem planı yapıldığı yazılıymış…



3 gün sonra Genelkurmay başkanlığı bir açıklama yapıyor ve şöyle diyor:

“Askeri Savcılığımızca olayla ilgili olarak yapılan soruşturmada şu ana kadar elde edilen deliller değerlendirildiğinde, ele geçirildiği iddia edilen belgenin, Genelkurmay Başkanlığının herhangi bir biriminde hazırlanmadığına ilişkin bir kanaate varılmıştır.”

İyi de bu belge nerde hazırlandı?

İyi de bu belgeyi kim hazırladı?

İyi de bu belge neden hazırlandı?

İyi de bu belge neyi amaçladı?

Hadi bakalım, buradan yakın şimdi:::))))

İşler çok karıştı çok…

Nasıl altından kalkılacak bilemiyorum şimdi?

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/Burdur-Turkey

9 Haziran 2009 Salı

Dünyanın en az nüfuslu ülkesi Tuvalu....



BM üyeleri içinde en az nüfuslu devlet ise 11 bin 810 nüfusuyla Tuvalu
imiş.

Vay be!

1978 yılında bağımsızlığını kazanan Büyük Okyanus'taki bu devletin yüzölçümü ise sadece 26 km2.

Nüfusta ise Tuvalu'yu ise

13 bin 287 ile Nauru,

20 bin 579 ile yine Büyük Okyanus'ta bulunan Palau,

29 bin 251 ile San Marino izliyor.

Bu ülkeler arasında başkent nüfusu en az olanı ise Nauru. Nauru'nun başkenti Yaren'in nüfusu büyükçe bir köy kadar.

Bin 300 nüfuslu Yaren'i,

4 bin 492 nüfuslu Tuvalu'nun başkenti Funafuti izliyor.

Dünyada böyle devletler de varmış ha…

Hem de BM’ye üyeler…

Olayı başka bir yöne çekmek istiyorum.

Bu ülkelerin idaresi hem kolay, hem de zordur.

Niye mi?

Ülkede olup bitenden herkesin haberdar olması neredeyse kaçınılmazdır.

İdareciler, yöneticiler gizli kapaklı iş çeviremezler…

Ama şeffaf ve açık yönetimi tercih eden için biçilmiş kaftandır…

Tuvalu’ya yönetici olmak isterdim hakikaten…

Sonra bu haberi okyunca vazgeçtim arkadaş…

Minik devletin deniz seviyesinden yüksekliği sadece 2 metre ve yapılan araştırmalardan biri, okyanusun sularının bu hızla yükselmesi halinde Tuvalu'nun 30 ila 50 yıl içinde yok olacağını gösteriyor.

Abuuuu ya…. Burada yönetici olunur mu?

Peki, yönetici ne diyor?

Tuvalu'nun Başbakan Yardımcısı Tavau Teii:

"O günlerin hiçbir zaman gelmeyeceğini düşünmek istiyoruz. Bunun alternatifi balık olmamız ve suyun altında yaşamamız. İnsanoğlu yüzünden meydana gelen iklim değişimine karşı en hassas ülkelerden biri olduğunu, Tuvalu gibi ülkeler için çok geç olmadan tüm ülkeler sera etkisi yapan gazları azaltmak için çaba göstermeli.

Ya işte böyle!

Umarım Tuvalu ve çevre konusunda herkes bir şeyler öğrendi…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/09 Haziran 2009

8 Haziran 2009 Pazartesi

Dünyanın en küçük ülkesi?


Soru: BM üyesi olup dünyanın en küçük toprak parçasına sahip ülke hangisidir?

Yanıt: Dünyanın en küçük ülkesi 1,95 km2 yüzölçümü ile Monako’dur.

2 km. uzunluğunda, 1 km. genişliğinde toprağı mı deriz, alanı mı deriz bilemiyorum ama öyle işte… Bu kadar küçüktür. Küçük ama etkinliği büyüktür…

Nasıl mı?

Ünlü kumarhaneler semti Monte Carlo'su,

Formula 1 yarışı,

Prens ailesinin özel hayatları,

Bu 3 konu yetiyor, artıyor bile…

28 Mayıs 1993 tarihinde BM üyesi olan ülkenin bağımsızlığının kökenleri 1419 yılına kadar dayanıyor.

Nüfusu 32 bin 543 olan Monako, kişi başına gelir açısından dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alıyor.

BM üyesi olup toprak olarak dünyanın en küçük ülkesini bilgilendirdim. Umarım bir faydası olur.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/08 Haziran 2009

DÜNYADA DEVLET SAYISI KAÇ?


Dün internette dolaşırken gözüme takıldı. Dünyamız hakkında bilgilere…

Ne olmuş dünyamıza abi?

Tamam. Aha şimdi soruyorum: Dünyamızda kaç devlet var?

Kem küm abi…

Ya işte zor ve karmaşık bir sorudur.

Birkaç pencereden kaç devlet olduğunu öğreniyoruz şimdi…

Dünya üzerinde bağımsız olan ve bayrakları uluslararası arenada tanınan devlet sayısı 222'dir.

Ehee tamam abi, ne var ki bunda?

Evladım bir dur hele… Daha arkasından neler gelecek neler…

Niye abi, bu 222 değişken mi?

Ha işte zurnanın zırt dediği yer orasıdır. Hem de nasıl oynak, sorma gitsin…

Nasıl abi?

Türk Telekom verilerine göre 223’ tür. Ne oldu? 1 devlet arttı.

Geçtik bunu abi…

Dünyanın en büyük ve en geniş teşkilatı olan Birleşmiş Milletler’e göre, ya da BM’ye üye ülke sayısına göre kaçtır?

Size muhtelif kaynaklar vereceğim.

Örgütün, kurulduğu yıllarda 51 olan üye sayısı şu an itibariyle üyeliği kaldırılan Vatikan ve değiştirilen Çin Halk Cumhuriyeti son katılan üye Karadağ dahil 192'ye ulaşmıştır.
Kaynak:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Birle%C5%9Fmi%C5%9F_Milletler


24 Ekim 1945 yılında 51 üye ülke ile kurulmuş olan Birleşmiş Milletler'in bugün en kalabalığı Çin (1.3 milyar nüfus) en küçüğü ise Palau (17.000 nüfus) olmak üzere 185 üyesi bulunmaktadır. Örgütün genel merkezi New York'tadır.
Kaynak: http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Birle%C5%9Fmi%C5%9F_Milletler


Toplam 192 üye ülke mevcuttur. Bu ülkeleri ve üyelik tarihlerini aşağıda bulabilirsiniz.
Kaynak:
http://www.ebilge.com/3441/Birlesmis_milletlere_uye_olan_ulkeler_hangileridir.html

En son 28 Haziran 2006 yılında Sırbistan ile kurduğu ortaklıktan ayrılan Karadağ'ın üye olmasıyla BM'ye üye ülke sayısı 192'ye ulaştı.
Kaynak:
http://www.nethaber.com/NewsDetails.aspx?id=13145

Sonuç olarak Birleşmiş Milletlere dünyada bulunan üye ülke sayısı 192’dİr.

Uluslararası ortamda tanınan ve Birleşmiş Milletlere üye olmayan ülkeler konusuna hiç girmiyorum çünkü sayıları ve durumları karmaşıktır.


Kafanız karıştı değil mi?

Abi hakikaten karmaşıklaştı…

Dur hele esas şimdi tam karışacak.

Neymiş o abi?

Ülke/devlet sayısı pek tabi ki, devletlere göre de farklı sayılar içermektedir.

Haydaaa…

Dünya ülke sayısı A.B.D ve Fransa’ya göre 190, Rusya’ya göre 172, İsviçre’ye göre 194’dür.

Bu nasıl iş abi! Şimdi iyice çorba oldu.

Adam o ülkeyi tanımıyor aslanım! Yok sayıyor. Kim ne diyebilir ki?...

Şimdi abi neyi esas alıp dünyada şu kadar ülke/devlet/bayrak var diyebileceğiz?

Yahu BM’yi esas alsak diğer ülkeler bir yana Vatikan ve Filistin BM'e üye değildir. İsviçre, BM’ye daha 2002’de girmiştir.

Biz en iyisi Türkiye kaç diyorsa onu baz alalım mı?

Bu da sakattır. Niye mi?

Örneğin, 15 Kasım 1983'te bağımsızlığını ilan eden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye tarafından tanınırken 24 yıl içinde başka hiçbir ülke tarafından tanınmamıştır. İlk başta Pakistan ve Bangladeş tanımış ise de sonradan vazgeçtiler. Buna karşın, Kıbrıs'ta iki devletin varlığını kabul etmeyen Güney Kıbrıs Rum Kesimi de, AB üyesi olmasına karşın Türkiye tarafından tanınmamaktadır.

Neyse abi ben vazgeçtim!

Neyden?

Dünyada kaç ülke var ise var… Rakamlar bir türlü netleşmiyor. Her ülke kendine göre bir sayı belirliyor. Onun için dünya devlet sayısını öğrenmeme yolunu seçtim. Ha bu bilgi de eksik kalıversin canım…
Anladım. Bu da bir yöntemdir. Anlaşıldı ki dünya da devlet sayısını bulmak dünyada barışı bulmak kadar zordur. Ya da olanaksızdır diyelim ve konumuzu burada keselim.

Bu yazının hazırlanmasında kaynak olarak kullandığım Dr. Ahmet Fidan’a teşekkür ediyorum.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/06 Haziran 2009

1 Haziran 2009 Pazartesi

GÜZELLİĞİN VE ESTETİĞİN DAĞILIMI


Venezuellalıların kalça ve göğüsleri çok güzeldir.

Vücut orantıları ise çok düzgündür.

En fazla dünya güzeli çıkaran ülke de Venezuella’dır.

Acaba bu Latin Ülkesinde ne var ki böyle?

Güzellik yarışmalarında Venezuella kızlarının ezici bir üstünlüğü bulunuyor.

Associated Pres (AP) bunun nedenini araştırmış ve bazı sonuçlar çıkarmış:

VENEZUELLA deyince herkesin aklına kızları geliyor.

Şimdiye kadar 4 Kainat, 5 de Dünya Güzeli çıkaran ülkede güzellik sektörüne yılda 1.1 milyar dolar harcanıyor.

25 milyon nüfuslu ülkenin yarıya yakını dar gelirli olmasına rağmen Venezuella tüm Latin Amerika ülkeleri arasında kozmetiğe en çok para harcayan ülke...

Kızlarda göğüs ve burun estetiği henüz 15'inde başlıyor.

Hatta bu tür ameliyatlar doğum günlerinin en gözde hediyeleri arasında yer alıyor.

Fiyatları ise ABD'nin 10'da biri...

Geleceğin kraliçeleri henüz 5 yaşında podyuma çıkıyor.

Hükümet bu yarışmaları ülkenin tanıtımı olarak görüyor.

Güzellik akademileri, salonları ve spa merkezlerinin açılmasına destek veriyor.

Sonra devam ediyor?

Brezilyalı kadınların ciltleri çok güzeldir.

Kalçaları ve göğüsleri de, çok estetik bir görünüme sahiptir.

Almanların burunları oldukça biçimlidir.

Aynı şekilde, Fransızlar da düzgün burunları ve güzel göğüsleriyle dikkat çekerler.

Travma dışında estetik amaçlı burun ameliyatı yaptıran bir Alman veya Fransız neredeyse bulamazsınız.

Bu kadar bilgiyi niye paylaştım?

İşte şundan dolayıdır:

Türkiye’nin de içinde olduğu Akdeniz çanağı ırkının yüz, boy ve genel vücut orantısı açısından çok estetik bir ırk değilmiş.

Ya işte can alıcı nokta burasıdır.

Akdeniz çanağı olarak kast ettiği ülkeler ise Türkiye, Yunanistan, Mısır, Suriye, Lübnan, İsrail…

İsrail’i saymıyorum çünkü daha yeni kuruldu. Diğer ülkelerin hepsinin ortak yanları demografik yapılarının çoklu insan ırkına dayanmasıdır. Hepsinin diğer bir ortak yanı ise topraklarında çoklu kültür ve folklorun egemen olmasıdır…
Şimdi İstanbul’a bakalım mı? Bizans var, Osmanlı var, Türkiye var…

Ha keza Mısır sanki farklı mı? Arap gibi görünse de kimler gelmiş, kimler geçmiş… Ne uygarlıklar kurulmuş ve yıkılmış… Saymakla bitmez…

Sakın söylediklerimi başka bir şeye çekmeyin. Bir uzman doktor bir şeyler söylemiş ve onun düşüncelerini tamamlamaya ve nedenlerini bulmaya çalışıyorum. Irkçılık falan yaptığımı umarım kimse düşünmez.

Saf kalan ırklar daha estetik oluyor. İşte Ruslar, işte Almanlar, işte Fransızlar, işte İngilzler…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/01 Haziran 2008

28 Mayıs 2009 Perşembe

BAKMAK YA DA BAKMAMAK...


Resim Vatan gazetesindendir.

Yer plaj, kahramanlar ise 2 erkek, 1 kadın…

Resmin dilini biraz farklı bir dille çözmeye çalışıyorum.

Kadın ayakta ve güneşe karşı mı duruyor yoksa başka bir şeye mi karşı duruyor? Net değildir.

Birisi ayakta, birisi çömelik halde 2 erkek var ve ayakta duran kadına bakıyor…

Neyine bakıyor?

Vücuduna…

Ayakta duran ve üstü çıplak olan erkek sanki üşüyor ve bakmakla ısınıyor galiba:::))))…

Bakılmaya alışkın olmayan kadın ise bu durumun tadını çıkarıyor galiba::)))

Görmeye alışkın olmayan erkekler ise bu anın zevkine varıyor galiba::)))

Bir kare fotoğrafta 3 insan yansıması ve algılanması ne kadar zor değil mi?

Neyi, kimi ve neresini tarif edeceksin?

Ömrü boyunca çok az bikinili kadın gören erkek; bakmakla, bakmamak arasında niye bu kadar fazla gel-git yapıyor?

Bakılan kadının ruh ve duygu dünyası; bu duruma ne kadar ya da nereye kadar tolerans gösteriyor?

Yarı çıplaklık ile tam çıplaklık arasında etkileşim neden bu kadar büyük marjlar taşıyor?

Merak dünyası; bakmakla öğrenmek arasında nerede duruyor?

Herkesin doğal giysisi teni olan insanların yaşadığı adacıkta bakmak eylemi acaba neye dönüşür? Bakmamak, merak uyandırmamak sonucunu yaratır mı?

Kimin, neye bakmak istediği sorusuna bulunulan mekân belirleyici midir?

Bakmakla ilgili tüm eylem ve nesneler neden G harfiyle başlamıştır?

Görmek, göğüs, gözetleme, göz, görücü, görsel, G-String….::)))

Yeter artık diyorum kendime!

Niye mi?

Yahu adamlar bikinili bir kıza bakıyorlar, felsefe ve derinlik kokan onlarca soruyla karşılaşıyorlar…

Rahat bırakalım insanları… Kim, neye bakarsa baksın arkadaş…::))

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/28 Mayıs 2009

12 Mayıs 2009 Salı

İNSAN VÜCUDU HAKKINDA


İnsan vücuduyla ilgili ilginç bilgiler elime ulaştı.

Bunları sizinle de paylaşmayı yerinde ve gerekli gördüm.

İşte çok konuşulacak maddeler…

-Bilim adamlarına göre IQ'nuz ne kadar yüksekse, o kadar çok rüya görüyorsunuz.

-İnsan vücudundaki en büyük hücre yumurta hücresi, en küçük hücre ise sperm hücresidir.

-Bir adım atmak için 200 kasınızı kullanırsınız.

-Ortalama bir kadın ortalama bir erkekten 5 inc (12,5 cm) daha kısadır.

-Ayak başparmağınızda iki kemik olmasına karşılık diğer dört parmağınızda üçer kemik bulunur.

-Bir çift ayakta 250,000 ter bezi vardır.

-Tam dolu bir idrar kesesi aşağı yukarı bir beysbol topu ebadındadır.

-Mide asidiniz bir jileti eritebilecek güçtedir.

-İnsan beyin hücresi, 5 takım Britannica ansiklopedisindeki bilgilerialabilecek kapasitededir.

-Yiyeceğin ağzınızdan midenize ulaşması yedi saniye sürer.

-Ortalama bir rüya 2-3 saniye sürer.

-Göğüsleri kılsız erkekler, kıllı erkeklerden daha fazla karaciğer sirozuna yakalanırlar.

-Döllenme anında, yaklaşık yarım saat tek bir hücre olarak yaşarsınız.

-Her bir ayağınızda yaklaşık bir trilyon bakteri vardır.

-Vücudunuzun 30 dakikada saldığı ısı ile iki litre suyu kaynatabilirsiniz.

-Diş minesi vücudunuzdaki en sert şeydir.

-Dişleriniz doğumunuzdan 6 ay önce (dişetlerinizin içinde) oluşmayabaşlar.

-Sevdiğiniz birine bakarken gözbebekleriniz genişler, nefret ettiğinizbirine bakarken de.

-Sarışınlar, esmerlerden daha fazla saç teline sahiptir.

-Burnunuzla başparmağınız aynı boydadır.

Peki, içinde en çok ilgilendiğim madde hangisidir?

-Göğüsleri kılsız erkekler, kıllı erkeklerden daha fazla karaciğer sirozuna yakalanırlar. İşte bu maddedir. Yahu çok kıl var, denize girince çocuklar korkuyor::)) Demek ki karaciğer sirozuna yakalanmıyoruz. İyi bari ya, bir faydasını görelim…

Bir de şu son madde var ya… Burnunuzla başparmağınız aynı boydadır. Yahu bu Lazlar ne yapacaklar o zaman? Hem burun uzun hem de başparmak uzun… Vay anasına işe bak yahu::))

Sizler hangi maddelere kafayı taktınız acaba?

Paylaşmak isterseniz, yorum yazın efendim…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/12 Mayıs 2009

1 Ocak 2008 Salı

TAKSİM'DE TURİSTLERE TACİZ


Taksim'de taciz rezaleti!

Tacizciler terör estirdi!

Bayanları ağlattılar, kafeteryayı bastılar!

Bindikleri taksiyi zorladılar!

Başlıklar çok çarpıcı değil mi?

Maalesef olayda çok çarpıcı!

Kim yapmış?

50 kişilik bir çapulcu erkek grubu.

Nerede yapmış?

Taksim’de diğer bir deyişle İstanbul’un göbeğinde.

Ne yapmış?

Sözle ve elle taciz.

Hadi anlat! Olay nasıl olmuş?

Erkek arkadaşlarıyla birlikte turist kızlar yılbaşı gecesi taksim turuna çıkmışlar ancak başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiş herhalde…
Aç kurtlar gibi saldırı ve taciz yiyen turistler önce şaşkına dönüyorlar ve hemen erkek arkadaşlarıyla birlikte kapalı bir mekana sığınıyorlar.
Avını dışarıda bekleyenler hayvanlar taksiye binip uzaklaşmaya çalışan turistleri elle ve sözlü tacizine devam ediyorlar. Taksinin çevresini saran azgın ve vahşi grup, taksinin hareket etmesine engel oluyorlar.

Bu kadar rahatsızlık vermeye, bu kadar tedirginlik yaşatmaya kimin hakkı var, be adamlar!


Taksinin etrafından uzaklaşmayan gruba polis ekipleri sözlü müdahale ediyor ve insan benzeri yaratıklar bir süre sonra ortadan kayboluyorlar.

2008 yılının ilk konusu bu olmamalıydı. En azından ben bu haberi yazmamalıydım. Ancak eli-avuca sığmayan bu insan müsveddelerini topluma anlatmalıyım ya da anlatmalıyız, değil mi?
Ulan bunlar misafirdir!
Ulan bunlar dışarıda aynamızdır!
Ulan bunlar insandır! Demeliyiz.

Çare olur mu?
Bilmiyorum.
Geldiğimiz nokta bu mu?
Bilmiyorum.
Yazık!