30 Eylül 2009 Çarşamba

Aşk çeşitleri...


Aşka dair ne varsa yazdım zannediyordum meğer öyle değilmiş.

Aşkın çeşitleri de varmış.

Ben aşığım demek yetmezmiş.

Ne tür bir aşk sorusu da artık yanıt bulmuş.

Hadi bakalım, sırayla aşk türlerini inceleyelim…

Yetişkin Aşk: Karşılıklı güven ve desteğe dayanır.

Demek ki uzun süreli bir ilişki sonrası aradaki güvensizlik gitmiş, yerine ne gelmiş?

Güven gelmiş…

Bu güven ne sağlamış?

Maddi manevi her türlü desteği vermiş.

Kime?

Yetişkin aşk türüne elbette…

Sizin ki yetişkin aşk değil mi?

Durun hele gerisi var, üzülmeyin hemen…

Eros Aşkı: Romeo ve Juliet tarzı aşk.

Çiftler birbirlerini görür görmez aşık olur.

Yolda, sokakta, çarşıda, pazarda, arabada, otobüste, trende, uçakta, sahilde, yemekte gördünüz ve hemen çarpıldınız.

O zaman ne oluyor?

Eros aşkı vücut buluyor.

Gördün ve aşık oldun.

Demek ki zaman senin için çok önemlidir.

Uzun vadeli aşka gelemiyorsun, hemen şıpıdık olacak ve bitecek…

Bu da mı değil? Hemen öbür aşk türüne geçiyoruz…

Hedonistik Aşık: Birlikteyken kişisel zevklere ve eğlenceye dayanıyor.

Anaaaa bak bu iyiymiş yahu…

Bu aşk türünde sadece zevk ve eğlence var.

Devamlı gezme tozma var.

Aman ha bu tür aşklarda cinsellik de var.

Nerden mi çıktı?

Yahu zevk aşığı bunlar…

Cinsel zevk yok mu?

Eheee o zaman öyle olur işte…

Bu da mı olmadı. İyi, tamam, diğerine bakalım…

Romantik Aşk: Çiftlerin birbirlerine duygusal olarak ihtiyacı olduğunu döneme denk gelen aşk.

Bu döneme denk gelmezse ne olur?

Gene aşk olur da romantik olmaz, hepsi o kadar…

Duygusal olarak biri ihtiyaç duydu, diğeri duymadı ise senkronize olmuyor, romantik aşk formülü işlemiyor.

Duygusal anları ölçen sayaç bulmak gerekiyor ki her iki tarafta koluna takacak ve ne zaman duygusalım derse romantik aşk olacak::)))

Vay be! Mucit miyim, neyim?

Bu da mı sarmadı?

Mitolojik Aşk: Çiftlerin birbirlerine kavuşmak için büyük savaş verdiği ve sürmesi için çabanın gerekli olduğu aşk.

Yunan mitolojisindeki savaşa neden olan Truvalı Helen ve Paris'in aşkı gibi.

Nerde olacak?

2009 dünyasında böyle bir aşkı göze alacak insanlar var mı ki?

Tarihi mal olmuş bu tür aşkı tarihe bırakalım…

Geçtik mi?

Sosyal Aşk: İhtiraslı bir aşktan sonra toplumun beklentilerine göre şekil değiştiren aşk.

Bu çok güzel işte!

Bence tolumun büyük çoğunluğu bu tür aşk yaşıyor.

İhtiraslı aşk bir anda kabuk değiştiriyor ve sosyal bir aşk oluyor ya da toplumla uyumlu aşk deniyor.

Aksi halde aforoz oluyor.

Hatta mahalle baskısı, millet baskısı gani gani geliyor…

Maceracı Aşk: Gişe rekorları kıran Bridget Jones filminde olduğu gibi sürekli inişler ve çıkışlar yaşanan aşk.

Buna anlık aşk da diyebiliriz.

Yazın sıcak aşkları, sonbahar hüzünlü aşkları, kış kasvetli aşkları, ilkbahar lirik aşkları ya da mevsimsel aşklar ismini de koyabiliriz.

Bu tür aşklar, oldu da bitti maşallah oluyor hani…

Güvenli Aşk: Zamanla çiftlerin birbirlerinin en iyi arkadaşı olduğu ve kendilerini güvende hissettikleri aşk.

Tam işte Türk usulü bir aşk türüdür.

Tanımadığı birisiyle ve görücü yöntemiyle evleniyor.

Uzun süre hem evli, hem arkadaş oluyor ve sonra da güvenli liman buluyor ya da güvenli aşk oluşuyor.

Risk alıyor tabi, umduğunu bulamadıysa kalan yaşamı da yandı keten helva oluyor.

Ortak Aşk: Çiftlerin kişiliklerini yitirerek tek benlik oluşturdukları aşk…

Birbirlerinin cümlelerini tamamlarlar.

Vay be!

Böyle aşk var mı ki?

Birbirlerinin kölesi oluyorlar.

İç içe girmiş, girift oluyorlar.

Ayrılmaz yapışkan oluyorlar.

Ve beraber ölüyorlar.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/30 Eylül 2009/Burdur-Türkiye

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

23 Eylül 2009 Çarşamba

Kendin pişir kendin ye...


Öteden beri ‘’kendin pişir kendin ye’’ sloganını hiç sevmem…

Niye mi?

Yahu bir yere gitmişsin, oturmuş bir şeyler yiyeceksin, ehhee ne edilecek?

Kendin pişireceksin!

Hadi kendin yiyeceksin lafını anlıyorum da…

Neden mi?

Herhalde kendimiz yiyeceğiz. Başkası yiyecek değil yahu…

Ama kendin niye pişireceksin?

Kendin pişireceksen, orası neyi pişirecek?

Sonra herkes nasıl pişirileceğini bilemez ki…

Sen bilir misin?

Tam kıvamında, hem yakmadan pişirirsin ha…

E kardeşim, o zaman niye mesleğini pişirici olarak seçmedin?

Sonuç olarak birisi pişirir, birisi de beğenirse ve yerse tabii ama…

Neyse ‘’kendin pişir kendi ye’’ tabelası yazan yerlerde hiç durmam…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/24 Eylül 2009/Burdur-Türkiye

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

5 Eylül 2009 Cumartesi

Çarpıcı ve sarsıcı AIDS reklamı


Almanya merkezli bir AIDS'le mücadele örgütünün ‘’Dünya AIDS Günü’’ nedeniyle yayınladığı görsel ve yazılı basın reklamları ortalığı karıştırdı.

Oldukça erotik görüntülere sahip olan televizyon reklamında, bir kadın ve bir erkeğin seviştiği görülüyor.

Reklamın sonuna doğru ise erkeğin Adolf Hitler olduğu anlaşılıyor ve film, "AIDS katliamcıdır" sloganıyla sona eriyor.

İyi de Dünya AIDS Günü’’ 01 Aralık günü değil mi?

Evetse daha 2 ay kala bu reklam amacı nedir?

Kampanyanın ya da reklamın amacı özellikle genç nüfusu huzursuz ederek, korunmasız seksin olası olumsuz sonuçlarına dikkat çekmek ve insanları sarsmaktır.

Güzel!

AIDS eşittir Hitler, AIDS eşittir Stalin, AIDS eşittir Saddam diyerek katliamcı liderlerle, AIDS arasında bağ kurulmaya çalışılmış.

Diğer AIDS vakıf ve kuruluşları bu reklama çok sert tepki göstermişler.

Neden tepki koymuşlar?

Çünkü bu reklamın, zaten virüsle ilgili cehaletten dolayı damgalanan ve ayrımcılığa uğrayan HIV hastalarını inanılmaz derecede karaladığını düşünüyoruz… Demişler.

Bence çok mantıklı bir tepki değildir.

Reklamın amacı insanları sarsmak ise bence çok başarılıdır.

Neyse ben sizlere bir seri fıkrayla mevzumuzu tamamlayalım mı?

İdam cezalarında mahkum istediği ölüm tarzını seçebiliyormuş.

Temel, AIDS ile ölmek istediğini belirtmiş.

Şırıngayla HIV virüsü zerk edip sonra salıverilmiş.

Temel sevinç içindeymiş. Ve şöyle nida atıyormuş:

-Aldattum onları!

-İdamdan kurtuldum sayılır.

-Şırınga yapılırken prezervatif kullandum!

Bu bir daha… Şimdi ikincisi geliyor…

Temel akciğer kanseri olmuş.

Doktorlar iki aylık ömrünün kaldığını söylemişler ve tedaviye son vermişler.

Öleceğini anlayan Temel, bütün eşiyle dostuyla helalleşmeye karar vermiş.

Fakat bizim Temel gördüğü herkese kendisinin AIDS hastalığına yakalandığını ve iki ay içinde öleceğini anlatıyormuş ve haklarını helal etmelerini istiyormuş.

Tabii bunu duyanlar, Temel'e helallik veriyorlarmış ama bir yandan da elini bile son bir defa sıkıp, kucaklaşmaktan kaçınıyorlarmış.

Temel'in en iyi arkadaşı Dursun, bu yapılanı duyunca sormuş:

-Yav Temel, anladık! Sen Kanser oldun ve öleceksin! Neden herkese AIDS oldum diyorsun? Bak, herkesi bir korku sardı...

Temel aynen şunları söylüyor:

- Yav Tursun, öyle de öleceeezzz, böyle de ölecez, bari karım Fadime’yi sağlama alalım dedim.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/05 Eylül 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8



Mıhlıçay aşıkları önce sevişiyor sonra kızıyor...



Yahu benim bu işlere aklım ermiyor.

Bir film çevriliyor, rol ve senaryo gereği sevişiliyor…

Sonra bunlar internete düşüyor…

Ve kıyamet kopuyor!

Vay efendim! Niye bunlar gösteriliyor?

Vay efendim! Niye bunlar yayınlanıyor?

Olmadı ama…

Filmin adı “Mıhlıçay Aşıkları”

Erkek Başrol Oyuncusu Devrim Saltoğlu ve Kadın Başrol Oyuncusu Selen Görgüzel…

İşte bu iki oyuncu avukatları vasıtasıyla şikâyette bulunarak, görüntülerin yayından kaldırılmasını istiyor.

İyi de arkadaş, o zaman niye seviştiniz?

Canım, onu boş ver! Rol ve senaryo gereği yaptık bir şey…

Denmez!

Neyse artık fazla uzatmaya gerek yoktur.

Pazar günü olduğu için bir fıkrayla biraz gülelim…

Bir çocuk kimya konusunda çok meraklıymış. Babasına bir kimya seti alması için yalvarıp duruyormuş. Babasının bir gün canına tak etmiş ve oğluna içinde yok-yok olan bir kimya seti almış.

Çocuk bugünden itibaren setin başından ayrılmaz olmuş. Bir gece babası uyurken kulağına çivi çakma sesleri gelmeye başlamış. Kalkmış ve bir bakmış ki oğlunun elinde bir çekiç ve çivi var.

Baba:

-Oğlum ne çivisi gecenin bu saatinde?

Çocuk:

-Babacım bu çivi değil ki.

Babası yaklaşmış ve hakikaten bunun bir çivi olmadığını anlamış.

Baba sormuş:

-Peki, ne bu?

Çocuk şöyle karşılık vermiş:

-Ben bir icat yaptım baba. Bir sıvı buldum. Bu sıvının içine bir solucanı attım ve bu solucan çivi gibi sert oldu.

Babası bu buluşu çok sevmiş ve oğlundan bu sıvıdan biraz daha yapmasını istemiş. Hatta sıvı işine yararsa ona bir Toyota alacağını söylemiş.

Ertesi gün eve geldiğinde çocuk ne görsün:
Kapının önünde son model bir Mercedes var.

Çocuk içeri girip babasını bulmuş ve sormuş:

-Niye Toyota değil de Mercedes aldığını?

Babası cevaplamış:

-Oğlum bu benim hediyem değil, annenin hediyesi. Toyotan da garajda duruyor.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/04 Eylül 2009/Burdur-Türkiye

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8



29 Ağustos 2009 Cumartesi

Özgürlük 300 bin dolar…


Livaneli çok kızmış çok…

Ağzından neler çıkmış neler…

Bunlara gelmeden size mevzuyu kısaca anlatayım.

Ömer Zülfü Livaneli, ‘’Özgürlük’’ adıyla bir beste yapıyor.

Sonra bu besteyi bir GSM firmasına 300 bin dolara satıyor.

Bu satış önce saklanıyor sonra açığa çıkıyor.

Eleştiri falan alıyor ve Livaneli şunu diyor:

"Şarkılarım artık benim değil halkın"

Zaten kıyamette ondan sonra kopuyor.

Nasıl mı?

Ünlü mizah dergisi Leman'dan Başan Başaran ise "reklamdan aldığı parayı da o zaman bize verse ya. Şarkı bizim ama para sizin... Bari kontör versinler...” diyerek bir kez daha konuyu ti'ye alıyor…

Bu noktadan sonra Livaneli’yi tutabilene aşk olsun… Bakın neler diyor?

-Bu tartışmaların hepsini izlemiyorum. Çünkü çok affedersiniz ama bana "çok aptalca ve soysuzca" geliyor. Kusura bakmayın ama bunlar deli saçması! Bunlarla uğraşacağım ben.

-Bakın hanımefendi, ben onları okumuyorum. Kim yazmışsa halt etmiş. Kimin yazdığını bilmiyorum ama aşağılığın biriymiş. Türkiye'de her deli, her kompleksli sitede kalkıp bir şey yazdı diye, ben yaşayamam o zaman.

-Leman dergisinden...

-Ne bileyim ben aşağılıkça bir şey! Nedir bu ne biçim şey böyle. Özgürlüğü neden satmışım! İt oğlu it, sende yaz sen de sat.

-Ancak bakın medya sitelerinde var bu!

-Medya sitesi dediğiniz, gazetelere giremeyen iş bulamayan ya da bulan yarım yamalak kompleksli kişilerin sinirlerini boşalttıkları yer.

Mevzu budur!

Bence büyük hata Ömer Zülfü Livaneli Beyindir.

Niye mi?

Yahu kardeşim!

Beste benim, evet, sattım!

Evet, 300 bin dolara GSM firmasına sattım!

Sana ne!

Diyeceği yerde halkın malıdır, halka mal olmuştur dersen yanarsın…

Ömer Bey, sizin besteniz nerden halkı malı oluyor?

Resmen GSM firmasını malı oluyor.

Size ait bir beste var mı?

Var.

Bunun ticareti var mı?

Var.

Bestenin sahipliği, sizden GSM firmasına geçişi var mı?

Var.

Tüm bu işlemlerde halk var mı?

Yok.

O zaman kızmanızın gereği de yok…

İnanın! Ne parasında, ne satışında, ne de başka bir şeyinde hasetliğim var.

Bu işlemde halkı, malkı karıştırmayacaksın o kadar…

İlla eski solcu ya, çok severiz halk lafını… Ağzından çıkıvermiş herhalde…

Neyse isimdaşıma geçmiş olsun diyorum! Daha nice besteler ve şarkılar üretmesini diliyorum…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/29 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

23 Ağustos 2009 Pazar

Papa müslüman olmuş!


- 12 Eylül öncesinde İstanbul Ülkü Ocakları Başkanıı olan Mehmet Kocabaş, PKK’nın medya uzantısı olan ROJ TV’de yayınlanan bir programa katılmış

- Bir köşe yazarımız Rojin ile Ajda’nın Türkiye adına Eurovision şarkı yarışmasına katılmasını ve Türkçe-Kürtçe düet yapmasını istemiş…

- İmralı’dan 90 gün süreyle müzakere isteyen mesaj gelmiş…

Sonra ne olmuş?

Vatandaş sersemlemiş…

Neden?

Arkaya, arkaya gelen ve gözünün içine sokulan şok haberler karşısında…

Çok güldüm ama…

Neye mi?

Sevgili Okuyucumuz bir yorum yapmış ama müthiş ya…

Bakın İsmail Koç ne demiş?

Bakalım daha neler göreceğiz. Yakında Aziz Yıldırım da GS TV'ye çıkarsa hiç şaşırmayalım.

Bu ince espriye çok güldüm!

Ama espri deyip geçemeyin, içinde ne mesajlar yatıyor ha…

Esas haber bombasını ben patlatıyorum!

Papa, Müslüman olmuş!

Şaşırmadınız değil mi?

Galiba son 1 aydır, elbirliğiyle bize şaşırmamayı öğretiyorlar.

İnsan beyni de bilgisayar beyni gibidir. Hafızası gereksiz dosyalarla dolan bilgisayar donar kalır, algılamaz, çalışmaz…

İnsan beynine de sabah akşam o kadar çok ıvır zıvır dolduruyorlar ki en son sonunda artık olup-biten her şeye kayıtsız kalırız ve şaşırmaz hale geliriz…

İşin özü bundan sonra da olabileceklere şaşırmamaya hazırlıyorlar gibi geliyor bana…

Kim?

Ne bileyim ben?

Onu da siz bulun canım!

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/23 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Hadi bu kör düğümü çözün bakalım...


Terör örgütü lideriyle 31 Temmuz 2009 günü avukatların yaptığı görüşmenin tutanakları ve o ünlü çözümün, yol haritası ortaya çıkmış.

Hem de çok daha radikal cümleler kırpılarak, sansürlenerek bir metin ortaya çıkmış.

Bakın İmralı’daki yol haritasından barış-severlere ne gibi mesaj veriyor?

-Türkiye’de Yaşar Kemal dahil hiçbir aydın sorunu tam olarak derinliğine kavrayamıyor.

-Kürt sorununun çözümünde kendisiyle müzakere edilmesinin şart olduğunu çünkü DTP beni temsil etmiyor, PKK beni temsil etmiyor. Bir başkası beni temsil etmiyor.
Emniyetle 90 gün müzakere etmem lazım. 90 gün müzakere ettikten sonra ancak sorunun emniyet yönü çözüm noktasına gelebilir. Sorunun askeri boyutunun çözülebilmesi için benim 45 gün müzakere etmem lazım. Bunlar çok hassas konular. Dediğim gibi sadece askeri yönünü masaya yatırmam için 45-90 gün müzakere etmem, tartışabilmem lazım. Sorunun diğer boyutları da ayrı, sosyal, kültürel, ekonomik bunları daha ağzıma bile almıyorum. Bunlar da ayrıca tartışılır.


-Ordu da bunu anlamalı. Bunu anlamalı ve bunun önünde engel olmamalı. Ordu öyle çok kendine güvenmesin. Kendini öyle çok güçlü hissetmesin. Çok kaotik, çok çatışmalı dönem olursa, çözümün önünde engel olursa ordu da ortada kalmaz, dağılır gider.

Not: Alıntı Milliyet Gazetesi.

Barış-sever biri olarak, barışta ısrarcı biri olarak ne yapacağımı şaşırdım.

Barış hevesimi neredeyse boğazıma düğümlendi…

Ne yapacağız şimdi?

Bu düğümü nasıl çözeceğiz?

Adam Yaşar Kemal’i tanımıyor, adam siyasi kanat DTP’yi tanımıyor…

Peki, kimi tanıyor?

Kendini tanıyor ve gelin benimle konuşun diyor.

Madem benimle müzakere etmeyecektiniz niye şimdiye kadar DTP ile, aydınlar ile, hatta PKK ile çözmediniz diyor…

Söyleminin ya da yol haritasının bütününe bakarsak; görüşme olmazsa kaoik ortam olur gibi aba altında sopa göstermeyi de ihmal etmiyor.

Bir barış-sever olarak, barışta ısrarcı olarak, pozisyonumun ne olacağına karar veremedim?

Neyse buraya kadar ironi yaptım. Şimdi gerçeklere tekrar dönüyorum.

Sizlere çok önceden demiştim. Cin şişeden çıktı artık, mümkün değil geri girmez…

Aydınların hele Yaşar Kemal Beyin düştüğü durumu hiç istemezdim. Adam resmen Yaşar Beyi, Kürt sorununu derinlemesine bilememekle itham ediyor, kısaca cahil diyor… Yuh yani bu kadar olur yahu…

Ben artık söyleyecek söz bulamıyorum. Mikrofonu yorumlarıyla barış-severlere, barışta ısrarcı olanlara bırakıyorum.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/22 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

20 Ağustos 2009 Perşembe

Google davayı kaybetti...Haberlere, bloglara hakaret dolu yorum yapanlar yandı!


Amerikan kadın dergisi Vogue'un eski kapak kızlarından biri olan 37 yaşındaki Liskula Cohen, dünyaca ünlü arama motoruna Google'a karşı açtığı savaşı kazandı.

Dava konusu ise bir blogcu…

Manhattan'daki mahkemenin hâkimi, Google'ın sahibi olduğu blogger.com.'da söz konusu yorumu yazan blogçunun kimliğini açıklamak zorunda olduğuna hükmetti.

Bakın, blog yazmıyor. Blogger.com’da bir yazıya yorum yazıyor. Yorum sahibinin kimliğini gizleyemiyor.

Ne demiş bu yorumcu arkadaş?

"New York'taki fahişeler arasında birincilik ödülünü Liskula'ya verirdim" diyor ve modeli, "40 yaşlarında, psikoz hastası, yalancı, fahişe" diye niteliyor.

Aynı konuda projektörü kendi alanımıza çevirirsek; olay nasıl şekillenecek?

Bir blogda bu tür yorumlar yapıldığı ve dava konusu olduğu zaman, yorumu yapanın tüm kimlik bilgilerini kim verecek?

O hizmeti sağlayan birim verecek. Yani MB idaresi verecek.

Daha da açarsak; hiç temenni etmem ama hani olur ya, birisi MB sitesinde blog yazınızın altına hakaret dolu bir yorum yazmış.

Bakıyorsunuz, sayfası yoktur.

O zaman MB idaresini müracaat edeceksiniz ve bu yorumu yazan kişinin kimliğini size vermesini talep edeceksiniz. Çünkü dava konusu olacaktır.

Gerçi MB’da sadece mail adresleri var galiba… O da yeterli kimlik bilgisi sayılmaz herhalde ya…

Ondan dolayıdır ki bazı yorumlar ve mesajlar çok geç yerine ulaşıyor.

Anladığım kadarıyla tüm yorum ve mesajlar tek, tek okunuyor. Bu tür suç teşkil edecekler hemen siliniyor.

Blogçunun avukatı Anne Salisbury ise bu hükmün, sanal ortamda her tür kötü yoruma maruz kalan kişinin yasal yollara başvurabilmesinin kapısını açtığı ve bu tür davalarda büyük bir artış olabileceği uyarısında bulundu.

Evet, bence de herkes ağzına geleni yazamayacaktır.

Bu arada geçen günlerde bu konuda bir blog yazmıştım, öyle anımsıyorum.

Haber ve Blog hizmeti sağlayan site yetkililerinin haftanın birkaç gününü adliyede geçirdiklerini, uygunsuz yorum yapanlardan usandıklarını, isim ve kimlik listelerini savcılığa teslim ettiklerini anlatıyorlardı.

Sanal deyip sallayanlar, galiba rahat olamayacaklar…

Doğrusu da olmamaları gerekiyor.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/19 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Saç neden dökülüyor?


Saçını sık tarama, kel de kalma…

Saçını sık tarama, sonra da saçlarını arama…

Son araştırma ne diyor?

Günde 3 defa saç tarayanın, günde 2 defa saç tarayandan daha çok saçı döküldüğü saptanıyor.

Bu ne demek oluyor?

Bırakın dağınık kalsın oluyor, ehhh hala kaldıysa tabi…

Bu durum kimleri daha çok ilgilendiriyor?

Zırt pırt saçını tarayan kadınları özellikle çok ilgilendiriyor…

Peki, bundan sonra ne yapıyor kadınlar?

Sadece sabah saçını tarıyor ve o tarağı bir daha eline almıyor…

Ne zamana kadar?

Ertesi sabaha kadar…

Gerçi türbanlı kadınlarımız için pek sorun gibi durmuyor.

Çünkü türbanı çöz, saçı çöz, tara ve geri türbanı bağla hem mekân, hem de zaman olarak mümkün durmuyor…

Tüm söylediklerim ışığında beni ciddiye almıyor musunuz?

O zaman işte kanıtları:

Araştırma kapsamında 14 kadın, haftalar boyu her gün tarama sırasında dökülen saç tellerini saydı. Sonuçta, saçın ne kadar fazla taranırsa o kadar fazla döküldüğü ortaya çıktı.

İsrailli bir cildiye uzmanının yaptığı araştırma, çok sık taramanın saç derisini güçlendirmek yerine saç dökülmesine yol açabildiğini ortaya koydu.

Daha ne yapayım, sözümün altını doldurmak için?

Bence tarakları atın, taraksız yaşayın!

Olmaz mı?

O zaman günde bir kez tarak kullanıyorsunuz.

Olmaz mı?

O zaman günde 5 defa tarak kullanıyorsunuz ve kel kalıyorsunuz…

Ne diyeyim başka arkadaş?

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/10 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Samsun, Bandırma Vapuru, Mustafa Kemal Paşa...


Samsun’da Gazi Müzesini, Bandırma Vapuru Açık Hava Müzesini, Tütün İskelesi ve Temsili Bandırma Vapuru...

Buraları dikkatlice gezdim, okudum ve inceledim.

Şimdide elbette doğruluğu yanlışlığı tartışılabilen kendimce bazı sonuçlar çıkardım.

Önce o meşhur Bandırma Vapuru ne olmuş, biliyor musunuz?

Bandırma Vapuru; 1925 yılında İlhami SÖKE isimli şahsa satılarak, aynı şahıs tarafından 4 ay içinde Haliç'te sökülmüştür.

07 Kasım 1918 tarihinde İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Atatürk, 12 Mayıs 1919 tarihinde de müfettişliğine atandı.

Atama öncesi ve sonrası Padişah Vahdettin, Sadrazam Damat Ferit, Erkan-ı Harbiye Reisi (Genel Kurmay Başkanı) Cevat Paşa (Çobanlı), İç İşleri Bakanı Mehmet Ali Bey ile sürekli temas halinde ve işbirliği içinde bulunuyordu.

Kim?

Mustafa Kemal Paşa ya da eski yıldırım orduları komutanı Mirliva (Tuğgeneral) Mustafa Kemal Paşa…

07 Kasım 1918’den Samsun’a hareketi olan 15 Mayıs 1919’a kadar İstanbul’da hem de İngiliz işgali altında, Şişli’de bir evde yaşıyordu.

Tam 209 gün İstanbul’da işgal altında yaşamaya devam ediyordu.

Anlaşma ya da Mondros Mütarekesi gereği İstanbul’u işgal eden İngiliz kuvvetleriyle, Osmanlı yönetimi uyumlu şekilde çalışmaya devam ediyordu.

Bence Atatürk şöyle düşünüyordu:

Bu işgal bir şekilde bitecek. Yeniden düzen kurulacak. Osmanlı tarih sahnesinde var olmaya devam edecek…

Ama öyle olmadığı sonradan anlaşıldı. Yazının sonlarına doğru neden öyle olmadığını okuyacaksınız.

Samsun ve ahalisinde baş gösteren karışıklıkları sona erdirmek üzere İngilizlerin telkiniyle bir yerde tehdidiyle, Osmanlı Yönetimince, Ordu Müfettişi olarak görevlendirilen Mustafa Kemal Paşa, ulusal bir direnişi başlatmayı öngörüyor muydu?

Bence öngörmüyordu.

Peki, ne zamana kadar?

Samsun’a 19 Mayıs 1919’da geliyor. 2 gün sonra haber alıyor ki İzmir Yunan işgaline uğramış.

Sadrazam Damat Ferit’e telgraf çekiyor ve diyor:

‘’Bu işgal kabul edilemez ve kabul etmiyorum’’’

Bu belge Samsun Gazi Müzesinde mevcuttur.

Yine bana göre Mustafa Kemal Paşa ile Osmanlı Yönetimi arasında ilişki ya da bağ bu telgrafla bitmiştir.

Daha sonra Havza ve Amasya’ya gidiyor. Amasya Müzesinde gördüğüm bir belgede Amasya Müftüsü bakın ne deniyor:

‘’Paşam, arkanızdayız. Gazanız mübarek olsun!’’

İşte olay burada başlıyor.

İşgale karşı ulusal direnişin fitili artık burada ateşleniyor.

Bana göre Yunan işgali olmasaydı belki de böyle bir ulusal direniş hareketine Mustafa Kemal Paşa girmeyecekti…

Benimkisi tahmini bir yorumdur arkadaşlar!

Hani gördüklerimi, yaşananları, okuduklarımı sentez ediyorum; en azından bir tahmini yorum yapıyorum.

Mustafa Kemal Paşa, Yunan işgalini asla içine sindiremedi?

Neden acaba?

Bence 1821 yılına kadar Osmanlı idaresinde yaşayan Yunan devletinin, emperyalist devletlerin yardımıyla Osmanlı’dan bağımsızlığını alması ve boyunduruğu altında yaşadığı devletin doğduğu topraklarını işgal etmesidir.

Buna Osmanlı Devletinde birçok görev üstlenmiş Mustafa Kemal Paşa’nın içine sindirmesi bence mümkün değildir.

Yine bence Yunan işgaline, Osmanlı Devleti’nin de yeşil ışık yakması, Mustafa Kemal Paşa ile bağlarının tamamen kopmasına yol açmıştır. Eğer Osmanlı yönetimi bir bildiriyle bu işgalin kabul edilemez olduğunu ve sonuna kadar direnileceğini ifade etseydi, çok daha farklı gelişmeler yaşanabilirdi…

Gelelim, Mustafa Kemal ile beraber gelen 18 kişinin kimliklerine…

Samsun’a Müfettişlik Karargâhına 18 subay ile birlikte çıkıyorlardı. Bu subaylar, o günkü rütbeleri ile şunlardı :

1- Üçüncü Kolordu Komutanı Kur. Alb. Refet (Bele)

2- Müfettişlik Kur. Bşk. Alb. Kazım (Dirik)

3- Müfettişlik Sağlık D. Başkanı. Dr. Alb. İbrahim Tali (Öngören)

4- Kurmay Bşk. yardımcısı Yarbay Arif (Ayıcı)

5- Müfettişlik Karargahı İstihbarat Müdürü Binbaşı Hüsrev (Gerede)

6- Topçu Binbaşı Kemal (Doğan)

7- Dr. Binbaşı Refik (Saydam)

8- Başyaver Yzb. Cevat Abbas (Gürer)

9- Yzb. Mümtaz (Tunay)

10- Yzb. İsmail Hakki (Ede)

11- Yzb. Ali Şevket (Öndersav)

12- Yzb. Mustafa Vasfi (Süsoy)

13- Üsteğmen Hayati

14- Üsteğmen Arif Hikmet (Gerçekçi)

15- Üsteğmen Abdullah

16- Teğmen Muzaffer (Kılıç)

17- Şifre Kâtibi Faik (Aybars)

18- Şifre Kâtibi yardımcısı (Atasev)

Şimdi bu listeyi kim belirliyor?

Mustafa Kemal Paşa mı, Erkan-ı Harbiye mi? (Osmanlı Genel Kurmayı)

Bence Erkan-ı Harbiye belirledi.

Neden mi?

Asayişle ilgili sorunu çözecek bir ekip oluşturulmuş gibi duruyor da ondan…

Bir diğer ilginç not ise şudur:

Mustafa Kemal Paşa müfettiş olarak görevlendiriyor ve yola çıkmadan Padişah Vahdettin tarafından kabul ediliyor.

Padişah, Paşadan ne istiyor?

İngilizlerin şikâyetçi oldukları problemleri çözmesini istiyor ve Paşaya "Fahri Yaverlik" veriyor. Ve en son Padişah Vahdettin bakın ne diyor?

‘’Paşa Paşa Devleti kurtarabilirsin"

Paşanın yanıtı ne oluyor?

‘’Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime inanabilirsiniz, bana emrettiklerinizi bir an bile unutmayacağım’’.

Tüm bunların ışığında tahmini yorumum şu oluyor: Atatürk, Samsun’a giderken; ulusal direnişi örgütlemek üzere gitmediğini düşünüyorum ve bunu tekrar yineliyorum.

Ne zaman Yunan işgalini haber aldı, derhal bugünün tabiriyle ‘’B PLANI’’ uygulamasına geçti.

Bir diğer yorumum ise Bandırma Vapurudur. Eğer bu kadar kutsal bir amaç için kullanıldığı varsayılsaydı; 1925 yılında bu vapur hurdaya ayrılıp parçalanmazdı.

Milli Kurtuluşun sembolü olarak mutlaka hak ettiği yeri alırdı.

Tüm bunları niye yazdım?

Mustafa Kemal’in hakikaten bir deha olduğunu kesinkes kanıtlamak içindir.

Mustafa Kemal’in ulusal kurtuluş savaşının başlatmasında ne gibi faktörler rol oynamıştır, bunu göstermek içindir.

Ulusal Kurtuluş Mücadelesine başlarken neler olmuş, neler bitmiş, daha farklı bir dille anlatmak içindir.

Hepsi budur!

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/05 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Yeni buluş! Elektrik artık kablosuz...


Bugün elime haber-not ulaştı.

Kimden mi?

Sağ olsun! Bir dostumdan…

Haberin özü ise elektriği kablosuz olarak havadan ileten yeni teknoloji…

Pil dönemi kapanıyor, binlerce kilometre uzunluğunda elektrik kablosu çekme işi de bitiyor…

Esas vurgulamak istediğim başka bir husustur.

Ne mi?

Teknolojiyi geliştiren insanın davranışı…

Nasıl mı?

Olayı anlatayım sonra ilave sözlerim olacaktır.

Yeni teknolojinin yaratıcısı kim?

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Marin Soljacic olduğu belirtiyor.

Peki, nasıl ve neden gereksinim duyuyor?

Marin Bey, gece tam uykuya dalıyor ve şarjı biten cep telefonu uyarı sesi gönderiyor.

Haliyle rahatsız oluyor ve benzer durum 3 defa tekrar edince buluşa imza atıyor.

Belirli bir frekansta, uygun resonansın gönderilmesiyle devrime imza atmayı başarıyor.

Bu durumda ben olsaydım; ne yapardım?

Lanet olsun der ve telefonu köklü kapatırdım. Çünkü gecenin bir yarısında şarj kablosu ara falan filan…

Diğer insanımız ise Allah, Allah! Niye bu meretin şarjı bitti der ve şarjın dolması için hemen prize takar.

Bir diğer insanımız ise zaten bu gavurlar böyle dandik şeyler yapıyorlar ve gece yarısı şarjını bitiriyorlar der… Karısına şarj kablosunu buldurur ve prize taktırır herhalde…

Başka bir insanımız ise uykudan uyandırdığı için o sinirle cep telefonunu yere atar ve kırar… Telefonu icat edene bir de küfür sallar…

Ben dâhil bir kimse yahu bunun başka yolu bulunabilir mi?

Şarjı bitince uyarı sesi gelmeden otomatik şarj olabilir mi?

Gibi benzer soruları sormazlar.

İşte ondan sonra teknolojide yeni icatlar bulamayız arkadaşlar…

2009 Türkiye’sinde böyle birileri çıkar mı?

Bence çıkmaz. Hele bir de cinlerin, perilerin cinsiyetini tartışırsak; daha çok yol almamız gerekir gibi geliyor bana…

Neyde?

Mucit nesil yetişmesi anlamında…

Bir dakika! Kim dedin?

Ha o mu?

Astronot Fehmi…

Teknolojik icat var mı?

Yok mu?

Var arkadaş!

Nasıl mı?

Yahu cinsellik ve teknoloji denebilir… Ya da seks ve astronomi sayılabilir…

Nasıl abi?

Hala anlamadın değil mi?

Yahu kablosuz elektriklenme yok mu?

Ha o iş yani…

Hani barda, cafede şuh bir kadınla konuşursan sonra sorarlar…

Yahu elektrik aldın mı?

Yok abi, hiç elektrik almadım ya da müthiş elektrik aldım diyebilirsin…

Ne oldu?

Kablosuz elektrik sağlandın mı, sağlanmadı mı?

Bence sağlandı.

İşte budur! Astronot Fehmi de bunu yapıyor….

Abi, çok komik oldu bu kurgu…

Canım ne yapayım; bari yeni buluşu böyle okutayım…

Nasıl fikir ama?

Süper fikir abi:::))

Sevgi ve saygılarımla…

Ömer Özdamar/27 Temmuz 2009/Burdur-Türkiye

Ihlara Vadisi ve Saratlı Yeraltı Şehri





Yurt gezimin 2 inci gününde Ihlara Vadisi ve Yeraltı Şehirlerine ait notlarımla tekrar anlatmaya başlıyorum:

Konya’ya öğle olmadan artık veda ediyorum. Konya-Ankara yoluna giriyorum ve yaklaşık 30 Km. falan gidiyorum.

Aman Dikkat!

Aksaray sapağını kaçırmayın diyorum.

Daha sonra ıssız bozkır yollarda arabanın sesinden başka bir şey duyulmuyor.

Arabamda yakıyorum sigaramı, açıyorum camımı, çalıyorum TRT-FM radyomu… Offf offf! Gel keyfim gel…

Aksaray’a merhaba diyorum ve hemen Nevşehir istikametine yol alıyorum.

Daha 10 km. bile gitmeden Güzelyurt ilçemize uğramadan gitmeyin tabelasını görüyorum.

Ihlara Vadisine sapmadan 4-5 km sonra Güzelyurt ilçesi bulunuyor.

Valla eşim ısrar etti ama Akşam olmadan Nevşehir’de olma isteğimden dolayı gitmedim. Ama işte burada en azından ifade ettim.

Neyse Aksaray’dan Nevşehir’e giderken 10 veya 15 inci km’lerde sağa sapıyorsunuz.

Nereye?

Ihlara Vadisine…

Yaklaşık 20 km. sonra ya da Ihlara Vadisine gelmeden sizi ne bekliyor?

Hasan Dağından fışkıran lavlarıyla, Melendiz Çayı dansından müthiş figürler ortaya çıkıyor.

Nerede?

Daha Ihlara Vadisine girmediniz ha...

Yaprak Hisar Beldesinin hemen ilerisinde, Ihlara Vadisinin yaklaşık 10 km berisinde…

Ne mi var?

Bir tepe var. Siz deyin bir yükselti… Tepenin içi labirent gibi oyulmuş ve şekillendirilmiş…

Burayı gezmek için bilet aldım. Bu arada aynı biletin Ihlara Vadisi için geçerli olduğunu anımsatmak isterim.

İlk olarak neyi vurguluyorum?

Doğa ve insan ilişkisinin burada net olarak gözlemliyorum.

Nasıl mı?

Hep birbirini tamamlayan ayrılmaz bir ikili oluyorlar…

Uzunca yıllar, bu topraklarda Hıristiyanlığın resmen altın çağını yaşadığını görüyorum.

Nasıl mı?

Yahu burası en az bin yıllık yerleşim yeridir. Daha ne olsun değil mi?

Neyse buradan çok güzel ve çok çarpıcı fotoğraflar çektim, elbette bence…

Yazının hemen altında göreceksiniz.

Buradan yaklaşık 7 km sonra Belisırma tabelasını göreceksiniz. İşte bu sizi Ihlara Vadisine götürecektir.

Dikkat edin ha! Ihlara Vadisi yazmıyor sadece Belisırma yazıyor… Aman yanılmayın ve boşuna uzaklaşmayın…

Ihlara Vadisine indik. 7 km uzunluğunda ve vadi boyunca yürüyüş halinde gezilebiliyor. Yağmurlu olduğu için ben ancak 500 metre yürüdüm ve fotoğrafladım. Vadinin her iki yanına insan barınması için ne gerekiyorsa yapılmış… Odaysa oda, kapıysa kapı, Beslediği hayvanlar için yerse yer, Güvercinler için yuvaysa yuva… İbadet için kiliseyse kilise… İnsanların yaşadığı yüzyılda ne gereksinimi varsa onu karşılayacak mimari yapının her türlüsü... Tam anlamıyla gezebilmek için bence 1 gün ayırmak gerekiyor…

Oradan ayrıldım ve Nevşehir anayoluna çıktım. Daha 15-20 km gitmeden Saratlı Yeraltı Şehrinin tabelasını gördüm ve yine sağa döndüm. Takriben 20 km gittim ve yeraltı şehrini buldum.

Gezdim ve şunu anladım:

Hani dedim ya binlerce yıl Hıristiyanlık altın çağını yaşamış buralarda…

Nasıl mı?

İşte bu yeraltı şehirleri sayesinde…

Atlarla veya yayan gelen istila ordularının bu yeraltı şehirlerini bulması neredeyse olanaksızdır.

Öyle inşa edilmiş ve öyle planlanmış ki insanlar aylarca yeraltında kalabiliyorlar…

Saratlı Yeraltı Şehrinde tekrar şaşkınlık içinde kaldım ve ayrıldım.

Nereye?

Nevşehir’e…

Nereye?

Nevşehirli Damat İbrahim Paşanın memleketine…

Nevşehir’e 10-15 km kala Acı Göl Yeraltı Şehrine de uğradım. Ancak sizlere tavsiye etmem. Çünkü çalışma daha devam ediyor. Hem de giriş çok pahalı tutuluyor. Elbette tercih sizindir…

Ne oldu?

Nevşehir’e geldim. Otele yerleştim ve telefon çaldı.

Kimden mi?

MB Yazarlarından…

Kim mi?

Artık 3 üncü bölümü bekliyorsunuz…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/26 Temmuz 2009/Burdur-Türkiye

26 Temmuz 2009 Pazar

Eğirdir ilçesi ve Konya ili gezi notlarım...
















Yurt gezimin 1 inci gününü Eğirdir ve Konya notlarımla anlatmaya başlıyorum:

Burdur ili Bucak İlçesinden özel arabamla hareket ettim.

Burdur ili Ağlasun İlçesinde geçtim ve Isparta iline vardım. Oradan Eğirdir ilçesine vardım ve 15 dakika mola verdim. Eğirdir Gölünü fotoğrafladım. Meydanda bulunan caminin mimarisini inceledim. Şöyle bir aşağı-yukarı turladım ve bakın ne gördüm?

Eğirdir ilçesine 28 yıl önce gitmiştim. O dönem Türkiye’nin neredeyse tek kemik hastanesi buradaydı. Kardeşimin kolu kırılmıştı ve yanlış kaynamıştı. Bir seri ameliyat için Bucak’tan bu güzel ve sade ilçeye gelmiştim ve nar gibi kızarmış gölden çıkan sazan balığı yemiştim.

Gelin, görün ki 28 yıl sonra Eğirdir gölü kirlenmiş, çevre talan edilmiş, kısaca eski güzellik bana göre kaybolmuş. Hani derler ya, eski çamlar bardak olmuş, benim bildiğim eski Eğirdir tam da böyle olmuş…

Arabama tekrar bindim ve eğirdir gölünün etrafından dolanarak, birazda kendi kendime tuh, muh çekerek; Gelendost’a doğru yola çıktım. Bu arada Eğirdir Gölü etrafı boyunca bolca elma ağırlıklı meyve bahçeleri dikkatimden kaçmadı. Müteakiben Şarkîkaraağaç, Beyşehir güzergâhından Konya’ya Ulaştım. Konya’da 1 gece kaldım.

Ne mi gördüm?

Konya girişinde daha doğrusu Meram’ın yukarısından kuş bakışı manzara çok hoş oldu.

Şehrin göbeğine doğru ilerdim. Ana yolların geniş olduğunu müşahade ettim.

Anadolu Selçuklu Devletinin Başkenti Konya olduğunu tüm cami mimarilerinden belli oluyordu. Şehir içinde özellikle Mevlana Müzesi bölgesinde görülen neredeyse tüm camilerin yapım yılı 1.100-1.300 olarak duruyordu. Böylece Anadolu Selçuklu Devleti Konya’ya damgasını vuruyordu. Hele Alâeddin Tepesine yerleşmiş Alâeddin Camisi ihtişamı müthiş ve heybetle şehre bakıyordu.

Mevlana Müzesini gezdim. Eserin mistik yönüne hiç girmiyorum. Başka bir pencereden bakın ne söylüyorum?

Benim görüşüme göre Osmanlı Devletinin dini referans kaynağı burası olmuştur. Sorulara yanıtlar, işlemlere icazetler hep buradan öğrenilmiştir. Bir yerde Osmanlının din akademisi olmuştur.

Müze ziyaretçileri arasında başta Japonlar olmak üzere çok fazla yabancı olması mühimdir. Benim gördüğüm ise çok sayıda Iraklı Araplar da vardı. Türkiye’de Topkapı müzesinden sonra en fazla ziyaretçi alan yerin Mevlana Müzesi olduğunu anımsatmam sanırım her şeyi açıklamakta yeterli olur.

Konya şehri Türkiye’mizin muhafazakârlıkta en önde gitmesi de benim nazarımda çok şaşırtıcı olmuyor.

Neden mi?

Konya’nın tarihini bilirsen; eh böyle bir geçmişin, böyle bir bugünü olmasından daha doğal ne olabilir ki…

Konya’da normal ekonomik standartlarda bir Türk ailesi, 50-80 TL arasında fiyatla çift kişilik bir odada, 1 gece konaklayabilir.

Konya’dan ne mi aldım?

İşte Konya şekeri, ufak tefek bakır türü hediyelik süs eşyaları diye sayabilirim.

Eh tabidir ki Konya’da etli ekmek ve bıçakarası yenmeden gidilmez herhalde… Özellikleri ise pidenin hamur kısmı çok ince açılmış olmasıdır, elbette bana göre…

Size baştan beri söyledim:

Benim gezi notlarım farklı olacaktır. Sizlere şurada şu bina, şu tarihte, şu kişi tarafından yapılmış gibi alışılmış tarzla asla anlatmayacağım. Okul yıllarında nefret ettirilen tarih dersleri gibi hiç olmayacak.

Neyse ilk günü böylece tamamladım ve Konya’dan Ihlara Vadisine doğru yola koyuldum. İç Anadolu bozkırlarında ve dümdüz yollarında; saatte ortalama 80-100 Km. hızla ilerliyorum.

Sonra mı?

Bitti. Artık 2 nci bölümü bekliyorsunuz…

Not: Sayın Keskin Kalem rumuzlu MB arkadaşımızla Konya’da buluşacaktık ve tanışacaktık ancak elzem nedenlerle kısmet olmadı.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/26 Temmuz 2009/Burdur-Türkiye

9 Temmuz 2009 Perşembe

Gizemli Ada Eastern







Tek bir yazıda iki (2) konuyu işleyeceğim. Çünkü birbiriyle bağlantılıdır.

Bir ilaç yapılıyor.

İnsan ömrü en az 10 yıl uzatılıyor.

İlacın hammaddesi bilin bakalım nerden geliyor?

Zaten ikinci konumuzda budur.

Eastern Island, Paskalya Adası olarak bilinen gizemli yerden 1970 yılında getiriliyor ancak faydası 40 yıl sonra görülebiliyor.

Neyse benim esas konum Paskalya adasıdır.

Neden Paskalya ismini almış?

Çünkü Hollandalı Denizci Jacob Roggeven tarafından Paskalya günü keşfedilmiş… Hani İngilizcesi Christmas olan Paskalya günü…
Adanın gizemi ise

Sarımtırak volkanik taşlarda ve tek parça olarak yontulmuş dev boyutlu heykelleridir.

Dev boyut deyince ölçülerini vermek gerekiyor.

25-30 metre yüksekliğinde, 25-30 ton ağırlığında tek parça devası heykeller…

Soru ise şudur:

Orada yaşayan insanlar o taşları adaya nasıl taşıdı?

Aklıma, hani şu ünlü Keops Piramidi geldi.

2 ile 5 ton ağırlığında taşların 138 metre yukarıya piramidin tepesine nasıl çıkarıldı?

2009 yılında hala yanıt yoktur. Kanıtlanmayan bir sürü teori vardır.

Bu adanın, Şili’ye yani en yakın kara parçasına mesafesi 2 bin 75 km. uzaklıktadır.

Öyle ise bu taşları hangi denizcilik tekniğiyle taşıdılar?


Easter Adası, Christmas Adası, Paskalya Adası, Rapa Nui Adası olarak yabancı ve yerli isimleriyle anılan Pasifik Okyanusta ve Şili açıklarında bulunmaktadır.

1888 yılında Şili’ye bağlanmıştır. Yüzölçümü 163 km.karedir.

Gelelim benim teorime…

Bizden önceki nesil galiba daha akıllıymış, daha zekiymiş…

Nasıl mı?

Dünyamız sirkülâsyona uğramış.

Onlar gitmiş, bizim gibi zekâsı ve aklı düşük nesil gelmiş…

Soruyorum şimdi?

5 ton taş 138 metreye nasıl çıkar?

30 tonluk taş 2075 km’den nasıl taşınır?

Yanıt yok.

Yanıt yoksa bizim nesil, geçmiş nesilden zekâ ve akılca geridir demem yanlış mı olur?

Bence bal gibi doğru olur.

Kafaya Eastern adasında heykellere ve Keops piramitine taktım.

Siz neye taktınız?

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/09 Temmuz 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

7 Temmuz 2009 Salı

Türban Bumerang


Türban Bumerang

Bugün Ahmet Hakan Bey yazmış.

Ne yazmış?

İşte siyasetin ileri uçlarında yer alan, türbanı son 30 yıldır savunan, eşleri türbanlı olan kişilerin; erkek çocukları evleniyor ama başı açık kızla…

Ahmet Hakan Bey, son cümlesinde ise şu soruyu soruyor ve bitiriyor:

Peki, türbanlı kızlarla kim evlenecek?

Aha ben de bu sitemden yanıt veriyorum.

Laiklerle evlenirler, önce Türbanı çıkarır normal örterler, sonra da gerekirse açarlar…

Yani dert ettiğiniz husus buysa çoktan halloldu işte…

İşimiz şaka ama olayın neresinden bakarsanız bakın, buram buram skandal yatıyor.

Sorsanız şimdi niye böyle diye?

Hemen ‘’efendim özgürlük’’ diyecekler…

Sonra bir ekleme daha olacak:

‘’Efendim dini inancı gereği türban takılabilir.’’

Eh şimdi ben de sormaz mıyım?

Sevgili gelininizin dini inancı zayıf mı?

Hadi bu biraz ağır kaçtı diyelim. Başka bir soru soralım:

Sevgili gelininiz, dini inancı nedeniyle neden takmıyor?

Aynen bumerang gibi oldu valla!

Hem de ‘’türban Bumerang’’ lafı da cuk diye oturdu.
Kendi silahlarıyla kendilerini vurdular diyorum ben…

Vay be! 2009 yılında neler görülecek, neler yaşanacak…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/07 Temmuz 2009/Burdur-Türkiye


‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’