30 Nisan 2010 Cuma

Babam ve ben… (Beyin Enfarktüsü)






19 Nisan 2010 Pazartesi günü bitmek üzereydi… Gece yarısına dakikalar kalmıştı. Çok sevdiğim spor programlarını izlerken ev telefonum çaldı. Numaraya baktım. Babamgilden geliyor… O an zaten hissettim… Mutlaka bir şey var diye mırıldandım içimden.. Alo dememle birlikte anam konuşmaya başladı:

Koş Ömer oğlum! Baban hastalandı. Kardeşine de haber ver…

Televizyonu kapattım. Eşime bilgi verdim ve dışarı fırladım.

Hemen arabayı çalıştırdım. Yaklaşık 5 dakika mesafede olan eve ulaştım. Yerden yatan babamın perişan hali ortadaydı. Ayağa kalkamıyordu. Kardeşim ve hemşire eşi geldi. Hemen tansiyon ölçüldü. Normaldi. Kaldırıp arabaya taşıyamadık çünkü yürüyemiyordu. 112 acilden ambulans çağırdık. 5 dakika sonra geldi. Sedyeye yatırıp ambulansa taşıdık. Kısa sürede acile geldik. EKG çekildi, kan tahlilleri için kan alındı. Beyin tomografisi çekildi. İlk tanı beyin enfarktüsü idi. Yani beyin damarlarından bazıları tıkalıydı ve felç geçiriyordu…

Serum takıldı ve sabahleyin Nöroloji Uzmanı benzer tanıyı koydu ve hastaneye yatırıldı.

Velhasıl vücudun sol tarafı tutmuyordu…

Ultrason ile boyun damarlarında, tomografi ile beyin ana damarlarında bir tıkanıklık görülmedi. Tıkalı kılcal damarları görmek için MR çekildi. Sonuç bekleniyor. Velhasıl 12 gün sonra sol bacakta zayıfta olsa bir hareket gözükmeye başladı. Elbette ümitlerim arttı.

Gündüzleri emekli olduğum için anam ve ben başında kalıyoruz. Geceleri çalışan 2 kardeşim dönüşümlü olarak bekliyorlar.

Facebook’ta, Twitter’da, Milliyet Blog Seyir defterinde notumu okuyan ve acil şifalar dileyen dost ve arkadaşlarıma ne kadar teşekkür etsem azdır… Onların yolladığı pozitif enerji dolu iyi dileklerini babama ilettim ve sevindi…

İzmir Mavili (Ufuk Hanım) ve Nihat Yıldız Bey bizzat telefonla ulaşarak; geçmiş olsun dileklerini sundular. Çok teşekkür…

Milliyet Blog’da mesajla ulaşan:
Güher, Zirve, Yorum Dükkanı, Ahmet Balcı, Vakayinivüs (Gülname Hanım), Esma Kahraman Hanım, Gülgün Karaoğlu Hanım, Sessiz-Çığlık, Cemal Hüseyin Çağlar Bey, Emre Tekin Bey, Maveran
Eksik olmayın çok naziksiniz… Teşekkürler…

Twitter’dan bana ulaşan:
Mehmetesen, SCUBAYAN, MindsPirate, AliOzturk1945, Gabrielperi, blackperiy, WindlyA, Gurayyilmaz, EkinZengin, elfida
Güzel dilekleriniz için çok teşekkür…

Facebook’tan ulaşan:
Kenan Işık, Ertuğrul Sivri, İbrahim Saçıkara, Mine Ertürk, Mevlüt Karabağ, Hülya Gülcek, Necati Terzi, Erol Aslan, Nilüfer Veldet, Kamil Ünal, N.Filiz Bozkurt, Levent Çakır, Serdar Radser, Pınar Zehra Zora, Aydın Sevinç, Sema Tapan, Müyesser Köksal Saka, Sema Öztürk, Mehmet Engürlü, İlyas Bayram, Esen Özdur, Abdülkadir Mutlucan, Mehmet-Naime İnan, Ziya Kızıl, Sema Bozalan Çürük, Çoşkun Karabulut, Adem Çalışkan, Kaygusuz Maran, İsmail Aydın, Fatma İyibilgin, Beran Uzer, Perihan Reyhan Alkan, E. Vldn Özkan, Sabri İkiz
Hepiniz çok nazik ve iyi insanlarınsınız… Teşekkürler…

Hastane, hasta, doktor kısaca sağlık sistemi hakkında bizzat yerinde notlar alıyorum. İleride sizlerle düşüncelerimi paylaşacağım.

Şimdilik bu kadar diyorum… Herkese saygı ve sevgilerimi yolluyorum…

Ömer Özdamar/Burdur-Bucak/30 Nisan 2010

13 Nisan 2010 Salı

Mehmet Ağar profili derin devletin neresinde duruyor?


Bugün aklıma geldi…

Yahu bu Ergenekon davasında uçan kuş bile tutuklandı ya..

Hani derin devleti çözmek için ya…

Hani İbrahim Şahin, Veli Küçük davaya dahil edildi ya…

Peki, büyük soru nedir?

Sayın Mehmet Ağar tüm bu olup bitenlerin neresindedir?

Neden dava konusu edilmemektedir?

Bir yazı buldum. Yazının tamamını almadım. Kendi soruma yanıt veren bölümü aktardım.

İsterseniz önce yazıyı okuyalım, sonra benim de bazı tezlerim olacaktır.

Mehmet Ağar’ın ideolojisi, aşırı sağcı paramiliter örgütlenmenin beşiği olan ırkçı ve dinci orta Anadolu taassubunun ta kendisiydi. Üstelik bu şahsiyet, bu aşırı sağcı ideolojisini, ülkücüleri bile geride bırakan bir devlet sadakatiyle aşılamıştı. “Devlet bize görev verir, yaparız. Dur der dururuz.”

Susurluk denen olayın gerisindeki en önemli örgütleyici şahıs, resmi görevlerinin arkasına sığınan ve bundan yararlanan Mehmet Ağar’dır.

Mehmet Ağar’ın, Çatlı’ya kimliklerini temin etmekten tutun, faili meçhul cinayetleri örgütlemeye, emniyetin silahlarını gayrinizami savaşa seferber etmeye kadar birçok suçun örgütleyicisi olduğu Susurluk sürecinde ayan beyan ortaya çıktığı halde Mehmet Ağar’a dokunulamadı.

Neden?

Çünkü Mehmet Ağar’a dokunmak, devletin önemli illegal kollarından birini oluşturan Anadolu aşırı sağcılığına ve doğrudan ülkücü harekete dokunmak anlamına gelecekti. Üstelik bu şahıs ülkücülerden de geniş ve yaygın bir aşırı sağcı, dinci örgütlenmeyle derin bağlara sahipti: Fetullahçı cemaat.

Ergenekon davası dolayısıyla insanların zihinlerinin ve belleklerinin Susurluk’a kayması, hele İbrahim Şahin gibi bir Susurluk sanığının tutuklanmasından dolayı gayet doğaldır. Madem ki paşalar ve Susurluk sanıkları da tutuklanmaya başlamıştır, Susurluk’un baş sanığı olması gereken Mehmet Ağar neden tutuklanmasın?

Oysa bu boş bir beklentidir. Emekli olmuş ya da olmamış paşaların tutuklanmasını pek fazla önemseyen arkadaşlara şunu hatırlatmak isterim: Ordu bir kurumdur ve bu kurum şahıslarla bağlı değildir. Yani kuruma dokunulmadığı sürece o kurumun içinde yer almış en yüksek rütbelilerin bile tutuklanmasının çok büyük bir önemi yoktur. İzmir suikastında da en itibarlı paşalar tutuklanmıştı.

Mehmet Ağar öyle midir ya!

Mehmet Ağar başlı başına bir kurumdur.

Mehmet Ağar’ı tutuklamak, tüm Anadolu aşırı sağını tutuklamak, yakın mazisi (Nihal Atsızlara kadar gitmeyelim) 45 yılı bulan ülkücü-dinci hareketi tutuklamak anlamına gelir.

Keza Mehmet Ağar’ı tutuklamak, bugün pek liberal bir kılığa girmiş aşırı sağcı Fetullah Gülen cemaatini ve Mehmet Ağar’ınkinden pek farklı bir ideolojiye sahip olmayan AKP önderlerini hedef almak anlamına gelir.

En sonuncusu ise, Mehmet Ağar’ı tutuklamak, bu şahsın, devletin işlediği sayısız faili meçhul cinayeti ve bunun ardındaki devlet güçlerini açıklaması anlamına gelecektir ki, devlet bunu göze alamaz.

AKP hükümeti de göze alamaz. Mehmet Ağar’lar, bugün AKP’nin şahsında en azından ideolojik iktidar konumundadır.

Son olarak şunu iddia edeceğim: Halkın içinde derin kökler salamamış ulusalcı-Kemalist kanat, bir kaçak akım olarak devlet tarafından rahatlıkla harcanabilir (elbette bu, devletin kemalist belkemiğini oluşturan ordunun da tasfiyesi anlamına gelmemek üzere).

Ama bugün AKP’nin şahsında iktidar olan merkez-sağ’ın ve aynı zamanda devletin en önemli dayanağı ve fideliği ırkçı-dinci Anadolu aşırı sağcılığının başta gelen temsilcilerini devlet eliyle tasfiye etmek mümkün değildir.

Daha doğrusu şöyle diyelim: Eğer Genel kurmay Başkanı tutuklanırsa, Mehmet Ağar da tutuklanır. Tabii bu, ham hayaldir. Devletin kendini tutuklaması gibi bir şeydir.

Bu yüzden Anadolu aşırı sağcılığının ve devletsel illegal savaşın en önemli temsilcilerinden Mehmet Ağar asla ve asla tutuklanmayacaktır. Bu tür beklentiler boşunadır.

Yazı budur.

Merak edenler için yazının tamamı aşağıdaki linktedir.

http://www.habercumhuriyeti.com/yazar/GUN-ZILELI/293/Mehmet-Agar-Neden-Tutuklanmayacak.html

Ben ise 2002 yılına gitmek istiyorum.

AKP seçimlere hazırlanırken merkez sağ için ANAP-DP birleşmesinin yaratacağı sinerji rahatsız edecek boyuttaydı.

Kimse makul ve mantıklı bir açıklama getiremiyor.

Neye?

Bu birleşme niye olmadığını?

Hem Erkan Mumcu, hem de Mehmet Ağar için siyasi intihar sayılabilecek birleşmeme kararı almaya neler itti acaba?

Neyse konumuz bu da değildir.

Hem sağ bloktan, hem de sol bloktan siyaseten herkesin ağzına pelesenk olmuş, derin devlet yapılanması içinde; şimdi Mehmet Ağar yok mu acaba?

Hani sade ve anlaşılır olması için bir kez daha soruyorum:

Susurluk yapılanması bir derin devlet öğesi midir?

Hayır diyenler için yapılacak bir şey yoktur.

Evet diyen liberaller, eski sosyalistler kısaca AKP’yi şiddetle savunanlar Mehmet Ağar’ı nereye yerleştiriyorlar?

Yoksa gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım felsesini mi güdüyorlar?::))

Bir şeyi anımsatmak isterim. Susurluk skandalının aydınlanması için ışık söndüren kitlelere o dönemin Başbakanı Erbakan:

-’Bunlar gulu gulu dansı yapıyorlar’ diyerek hiç ciddiye almamıştır.

Kısaca hani biraz safım ben ya… Ondan dolayı safça soruyorum işte:

Derin devleti çözüldü derken buzdağının ancak bir kısmı mı açığa çıkıyor?

Yoksa Mehmet Ağar derin devletten öte devletin ta kendisi midir?

Hani cahilliğimi bağışlayın soruyorum işte yahu…

Acaba derin devleti çözmek adıyla bir cemaatin önündeki engeller teker teker yıkılıyor mu?

Bu çerçeveden bakılırsa; acaba Mehmet Ağar engel olarak görülmüyor mu?

Yahu işte uçuk sorular soruyorum. Idare ettirin artık yahu…

Saygı ve saygılarımla…

Ömer Özdamar/Burdur-Bucak/13 Nisan 2010

7 Nisan 2010 Çarşamba

Sayın Başbakan 2002 yılında liseye mi gidiyordu acaba?


CHP Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal bir çağrı yaparak: ‘’Sayın Başbakanla anayasa değişikliği paketini televizyonda tartışalım, halka anlatalım’’ dedi…

Sonra ne oldu?

Başbakan Erdoğan, CHP Genel başkanı Deniz Baykal'ın bir TV kanalında tartışma çağrısına 'hayır' yanıtı verdi.
Erdoğan, 'Biz bu tür münazaraları lise yıllarında çok yaptık. Bazı siyasiler bunu şimdi gerçekleştirmek istiyor. Biz zevkimizi aldık. Bizim yapacak çok işimiz var' dedi.

Sonra ne oldu?

Baykal, televizyonda tartışma önerisine 'Münazara zevkimizi lisede aldık' diyen Erdoğan'a 'Başbakan senin zevkin için yapmıyoruz, milletin bilgilenmesi için yapıyoruz' dedi.

Başbakan'a yapılan Tv'de canlı olarak düello teklifinde, Erdoğan milletten kaçmıştır. Ben kendime güveniyorum. Sen de kendine güveniyorsan çık milletin karşısına.

Diyaloglar bu şekildedir…

Benim hafızam balık olmadığı için pat diye 2002 yılı genel seçimler öncesi Kanal-D ve Uğur Dündar zihnimin ortasına düşüverdi.

‘’Biz bu tür münazaraları lise yıllarında çok yaptık.’’ diyen Sayın Başbakan Erdoğan’a sormak artık elzem oldu:

Sayın Başbakan! Siz 2002 yılında liseye mi gidiyordunuz acaba?

Kanal-D televizyonunda 2002 genel seçimlere 1-2 gün kala Uğur Dündar’ın moderatörlüğünde Sayın Baykal ile tartışma yaptınız mı, yapmadınız mı?

Yaptıysanız, o tarihte ne yapıyordunuz?

Herhalde liseye gitmiyordunuz. Çünkü AKP Genel Başkanıydınız…

Halkın bilgilenmesi ve demokrasinin kökleşmesi için iktidar başkanı ile muhalefet başkanı en az yılda bir kez tartışmalıdır.

Sayın Baykal’ın bu önerisi; böyle hafif siyasi mülahazalarla geçiştirilmemelidir inancındayım…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/Burdur-Bucak/07 Nisan 2010

29 Mart 2010 Pazartesi

Sagalassos Antik Ören Yeri…






Bu Pazar günü (28 Mart 2010) Burdur ili Bucak ilçesine yaklaşık 25-30 km. mesafede olan Burdur ili Ağlasun ilçesi sınırları içinde yer alan Sagalassos Antik Ören Yeri ziyareti yaptım.

Aslında çok da geç kaldım bu ziyaret için… Gerçi burada çıkan eserleri Burdur Müzesinde görmüştüm ama…

Neyse 1.500-1600 metrelik rakıma kurulmuş bu tarihi yerleşim yerine ulaştım.

Yerleşim yeri öyle bir ters yerde bulunuyor ki… Ne Burdur’dan Antalya’ya gidenler görebiliyor, ne de Isparta’dan Antalya’ya gidenler…

Hava soğuk mu soğuk…

Girişte müze kartımı gösterdim ve elimde fotoğraf makinesiyle daldım…

Hakikaten agorasıyla (pazarıyla), hamamıyla, çeşmeliyle, tiyatrosuyla ve altyapısıyla tam bir kent oluşturulmuştur.

İlk kurulumu MÖ 6000'lere dayanması da çok eski bir kent olduğunu kanıtlıyor.

Malumunuz Belçika Kralı falan geldi ya… Sagalassos Antik Kenti kazılarını da haliyle Belçika'daki Leuven Katolik Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Marc Waelkens başkanlığında yürütülüyor.

Size tavsiyem şudur: Burayı gezdikten sonra mutlaka burada çıkan eserleri görmek için de Burdur Müzesine gitmenizdir.

Neden?

Geçtiğimiz yılki kazılarda gün ışığına çıkarılan Roma İmparatoru Hadrian'a ait baş heykeli ise Londra'daki British Museum'da düzenlenen "Hadrian" sergisinin en önemli parçası olmuştur. Ayrıca Roma İmparatoru Marcus Aurelius'a ait baş ve ayak heykelleri ile 16'ncı Roma İmparatoru Antoninus Pius'un eşi Faustina Maior'a ait baş heykeli Burdur Müzesinde sergilenmektedir.

Yani gezinizin anlam bütünlüğü kazanması için önce kentin kendisi sonra çıkanları görmenizde fayda vardır.

Burayı kim keşfetmiş, bilin bakalım?

1706 yılında Fransız bir gezgin…

Çok ayıp değil mi?

Kendi topraklarımızda neler olduğunu bir başkası gelip keşfediyor.

Peki, böyle bir medeniyet kurmuş insanlar neden burayı terk etmişler?

Ülkemizin en büyük baş ağrısı olan depremdir. Çünkü yaşadıkları büyük deprem sonrası kenti terk ederek; daha batıya göç etmişler…

İhtişamlı duran yapılar ise Antoninler Çeşmesidir.

Resimlerime bakarak, size belki fikir vermesi açısından yardımcı olurum.

Fırsat bulursanız, mutlaka 2-3 saatinizi ayırarak; geziniz derim…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/Burdur-Bucak/29 Mart 2010

9 Mart 2010 Salı

AKP, Başbakan Erdoğan, Cine5, Canan Barlas, Kırmızı hat ve siyasi analiz…


Geçtiğimiz Pazar günü kanallar arasında dolaşırken Cine-5 televizyonunda
Selahattin Sadıkoğlu ve Canan Barlas sunumuyla siyaset programı olan“Kırmızı Hat”ta takıldım…

Programın konukları arasında Prof. Dr. Fuat Keyman, Prof. Dr. Niyazi Öktem ve Net Holding Yönetim Kurulu Başkanı Besim Tibuk vardı.

Mevzuuma geçmeden önce bir noktayı anımsatmak isterim.

Bu kanalın geçtiğimiz aylarda TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu)’na devredildiğini, Altan kardeşlerden Mehmet Altan Beyin aylık bilmem kaç milyara haber-yorumcusu olduğunu, haliyle yanlı program yaptığını, en azından benim nazarımda öyle olduğunu bilmenizi isterim.

Neyse ne düşündüğüme geçelim artık…

Bir kere konukların hepsi AKP İktidarını öve öve bitiremediler…

En dikkatimi çeken ise Besim Tibuk Bey, AKP İktidarı ve Sayın Başbakan hakkında müspetler şeyler söyledi, söyledi ama öyle bir eleştiri getirdi ki neredeyse tüm övgüleri sıfırladı bana göre…

Neler mi dedi?

-Tayyip Erdoğan iktidarın başı olarak tüm kesimleri anlamaya çalışmalı ve kendisi gibi düşünmeyenlere daha yumuşak davranmalıdır.

-Özellikle muhalefetle iyi geçinmeye çalışmalıdır.

-Ülkenin gerilime değil, yumuşamaya ihtiyacı vardır.

-Ekonominin iyi gitmediğini, düşük kur politikasının yanlış olduğunu piyasaları daralttığını ve işsizliği körüklediğini...

-AKP’nin üçüncü kez seçilmesinin doğru olmayacağını, demokrasinin en güzel yanı değişim umudu olduğunu...

-İktidardan sıkılanlar ne de olsa seçim var, bu gider başkası gelir düşüncesiyle rahatlaması gerektiğini…

-Azınlıklar konusunda Osmanlı dönemindeki engin hoşgörüden eser kalmadığını ve gayrimüslimlere karşı çok kötü davranıldığını...

-Mevlana felsefesi ne olursan ol yine gel diyor, Konya’da bir tane gayrimüslim yaşıyor mu, gidin bakın...

-İç politikaya dönük İsrail, Yahudi karşıtı Başbakan Erdoğan’ın söylemlerinin külli yanlış olduğunu, Musevilerle Türklerin nerdeyse bin yıllık tarihi birlikteliği olduğunu… Filistin meselesini çözeceğim derken Yahudi insanları incittiğini…

-İslam’ın reforma uğramadığını, bu yüzden dini motiflerle gelen AKP iktidarının da ne kadar değiştim dese de bir türlü değişimi yaşayamadığını, bunu zaten öfkeli duruşuyla belli ettiğini…

-Hem bu kaygıların giderilmesi hem de demokrasinin gereği önümüzdeki seçimlerde AKP’nin mutlaka muhalefette olması lazım geldiğini… Öbür türlüsünün demokrasi için hiç doğru olmadığını.

-Muhalefetin sert olma hakkı olduğunu ama iktidarın buna hakkı olmadığını, AKP İktidarının daha iktidar olduğunun bile farkına varamadığını,

-Ben olsam Baykal ile en azından konuşabilecek kadar diyalog kapısının birini açık tutardım... Çünkü sen iktidarsın!

-İşsizlik bu ülkede konuşulmaya ne zaman başlarsa, işte o zaman AKP’nin düşüşü başlar…

Aklımda kalanlar bu kadardır. İlgimi çeken bir diyalog gelişti programın bir yerinde:

Besim Bey, 2011 seçimlerinde AKP tekrar iktidar olursa ılımlı İslam söylemini kullananların kaygısı iyice derinleşir mealinde bir cümle sarf etti…

Canan Barlas Hanım, yok canım! 8 yıl gayet güzel geçti, niye olsun ki… Ben hiç öyle bir kaygı taşımıyorum… Gelecek 4 yıl da öyle geçer…

Ha bu arada bu yazdıklarıma inanmayan varsa 07 Mart 2009 Pazar günü Cine-5 televizyonunda yayınlanan ‘’Kırmızı Hat’’ programının kayıtlarına bakabilir…

Besim Beyin, birçok düşüncesine katılmasam bile AKP hakkında söylediği ifadelere aynen katılıyorum.

Neden mi?

Yahu şöyle 2002 yılından beri AKP İktidarını gözümün önüne getiriyorum. Hep itiş-kalkış… Hep kavga-dövüş… Hep gerginlik-soğukluk… Hep azarlama-paylama…

Ulan bir bunlar iyi, gerisi külli kötü mü yahu…::))

Alçak gönüllülük hak getiri, tam aksine hep mağrur duruş sergileme merakı diz boyu…

Yahu 8 yıldır iktidardasın, istediğini aldın istediğini attın, karar verdin, devlete ait ne varsa sattın, medyayı canının istediği gibi kullandın, yeri geldi zorladın hatta yeri geldi bağırdın, çağırdın…

Yahu tamam hitabet gücün, öfkenle insanları etkileme sanatın mükemmel, kabul ama 8 yıl boyunca böyle gider mi arkadaş?

Hele 2011 yılında tekrar AKP iktidar olursa; bir 4 yıl daha yandık ki ne yandık yahu…

Sayın Başbakan’ın yarattığı gergin ve gürültülü siyaset ortamı nedeniyle kimin ne konuştuğu, kimin ne anlattığı da tam anlaşılamıyor…

Yahu şöyle sakin, rahat, koltuklara yayılarak ne bir tartışma, ne bir diyalog izleyebiliyoruz…

Tabi böylesi sert iklimle beslenen ve yaşayan siyasetçileri takip edenler, seçmenler daha da fanatikleşiyor, daha da kemikleşiyor…

Farazi konuşuyorum, eğer AKP’nin yüzde 30 civarında seyreden oylarını sağlama almaksa amaç; hiç de akıllıca değildir.

Neden mi?

Geriye kalan yüzde 70’i yok saymak, bir yerde iktidarı ilk seçimde yok saymakla eşdeğerdir…

Faraziye konuşuyorum, eğer AKP’nin yumuşak karnı olan ekonominin konuşulmamasını amaçlıyorsa; seçmenler yaşadığı sıkıntılarla şuur-altına olumsuz imajı işler… Oy vereceği zaman öyle de böyle de kararını etkiler…

Netice olarak demek istiyorum ve Sayın Başbakan’a çağrı yapıyorum; lütfen daha sakin, daha yumuşak, daha saygılı, daha nazik siyaset yapılmasını öncelikle AKP İktidarından, sonra muhalefetten bekliyorum…

Yahu işin özü bir vatandaş olarak böyle bir talebim vardır. Dikkate alırlar mı, almazlar mı bilemiyorum.

Bakalım, Nasreddin Hoca misali göle maya çaldık, ya tutarsa diyelim ve yazımıza son verelim…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/09 Mart 2010/Burdur-Bucak

8 Ocak 2010 Cuma

Fetullah Gülen Hareketi…


Öncelikle bu linki tesadüfen twitter ortamında gördüğümü vurgulamak isterim.

Konu nedir? derseniz… Benim de hep merak ettiğim ‘’Fetullah Gülen Hareketinin’’ malvarlığı efsanesidir.

Kaynak nedir? derseniz… Faik Bulut, Yeşil Sermaye Nereye?, Su Yayınları, Nisan 99, 4. Basım, S 228-238

Link aşağıdadır.

http://ortakyasam.org/index.php?option=com_content&view=article&id=73:fethullaha-yakn-irketlerin-listesi&catid=48:dosya&Itemid=148

Yazıdaki sıralamaya sadık kalarak önemli bulduğum hususları ve yorumları paylaşacağım.

Fethullah Gülen hareketi, Türkiye’nin kuşatılmasının hikâyesidir. Dün Türkiye Cumhuriyeti’nin her kurumuna sızarak yerleşen hareket, bugün muazzam bir güç haline gelmiştir. Medyadan, polis teşkilatına, ticari alanlardan, eğitim kurumlarına kadar inanılmaz örgüt ağları oluşturmuştur. Cemaat şirketleri de etkisi altına almıştır...

İşte cemaate yakın olduğu belirtilen şirketler...

1. İŞ HAYATI DAYANIŞMA DERNEĞİ ÜYELERİ (İŞHAD):
Yüzlerce firma vardır.

2. ASYA FİNANS :
Kurucuları Arasında yer alan önemli isimler şunlardır:
İHSAN KALKAVAN: Asya Finans Yönetim Kurulu Başkanı, Armatör, Beşiktaş Spor Kulübü eski yöneticilerinden.

MEHMET EMİN HASIRCILAR: Hasırcılar Tekstil Konfeksiyon, Varlık Turizm ve Seyahat, Tuna İnşaat-Turizm ve Zaman Pazarlama şirketleri Yönetim Kurulu Başkanı.

MUSTAFA KAVURMACI: Aydınlı Giyim Sanayi ve Mağazaları Sahibi.

SELÇUK-FARUK BERKSAN: Her iki kardeş de Kar Şirketler Topluluğu Patronu.

OSMAN GÜRBÜZ ÖZKARA: İzmirli İşadamı, Orta Asya' ya ihracat yapıyor.

TAHSİN TEKOĞLU: Tekstilci, Türkmenistan' da fabrikası var.

ALİ RIZA TANRISEVEN: Sinema yapımcısı.

MUSTAFA FIRAT: FEM Dershaneleri kurucusu.

TACETTİN NEĞİŞ: İstanbul Merter' de tekstilci.

BEYHAN NAKİPOĞLU: Beca Holding ortaklarından.

CAHİT ŞAHİN: Beca Holding ortaklarından.

TURGUT AYDIN: Aydın Örme Sanayi sahibi.

HÜSEYİN DÖĞME: İstanbul-Londra Camping ve Uluslararası TIR Filosu sahibi.

SADIK PİŞAN: Plastik Sanayi' nin tanınmış simalarından.

NACİ ALTINBÜKEN: İstanbul-Kapalıçarşı' da altın ve döviz şirketleri var.

3. IŞIK SİGORTA:
Cemaatin izlerini büyük ölçüde taşıyan bu şirket, Fethullah Gülen' in ifadesiyle, 200 milyar TL sermayeyle kuruldu, 1996' da Yönetim kurulu üyeleri arasında İhsan Kalkavan, Mehmet Emin Hasırcılar, Ahmet Kurucan ve Fazıl Karaman gibi ünlü işadamları bulunuyor.


4. AGİAD (Anadolu Genç İşadamları Derneği):
Aydın Müstakil genç İşadamları Derneği (AYMİD), Balıkesir İş Hayatı Dayanışma Derneği (BİGİAD), Çanakkale Esnaf ve Sanayici ve İşadamları Derneği (ÇESİAD), Denizli Genç Sanayici ve İşadamları Derneği (DEGİAD), Eskişehir Genç Sanayici ve İşadamları Derneği (EGSİAD), İçel Genç Sanayici ve İşadamları Derneği (İGİD), Manisa Genç Sanayici ve
İşadamları Derneği (MAGİAD), Müstakil Genç İşadamları Derneği (MÜGİAD-Adapazarı), Yozgat Müstakil Genç İşadamları Derneği (MÜGİAD), Rize Sanayici ve İşadamları Derneği (RİSİAD), Siirt Genç Sanayici ve İşadamları Derneği (SİRGİAD), Şanlıurfa Genç Sanayici ve İşadamları Derneği (ŞUGİAD), Uşak Sanayici ve İşadamları Derneği (USİAD), Van Sanayici ve Genç İşadamları Derneği (VANSİAD) gibi iş çevreleri bu cemaati destekliyor.

5. CEMAAT' İ ORTA ASYA' DA DESTEKLEYEN ŞİRKETLER:
AK-NUR Firması (Ali Rıza Kabasakal: Toptan gıda, temizlik ve inşaat
malzemeleri satıyor.)

ALGİDA (Özbekistan Türkiye İşadamları Derneği [UTİD])

ÇALIK GRUBU: 1972' den beri Malatya' da 13 fabrika kuran ve kentteki sanayi kesiminde çalışan 8 bin işçiden 4 binini bünyesinde barındıran Çalık Grubu, sadece 1995 yılında 125 milyon dolarlık ihracat yapmayı başarmış. 1997' de faaliyete geçen İPAŞ- Anateks tesislerinde 2 bin yeni işçi istihdam ederek, yıllık ihracat hacmi 100 milyon dolara çıkarıldı. Tekstil dünyasının önemli isimlerinden Çalık Grubu, Türkmenistan' da Denim Kompleksi kuruyor. 5 milyon adet giyecek üretimi yapacak olan tesiste 1500 işçi çalıştırılacak. Şirket patronu Ahmet Çalık, Avrupa Yatırım Bankası (EBRD) ortaklığı ile Türkmenistan başkenti AŞKABAT' ta pamuğu blujean' a dönüştürecek iplik, boya ve konfeksiyon tesislerinden Sapar Murat Türkmenbaşı Blue jean Kompleksi' ni 1995' te hizmete açmıştı.

YEĞİN HOLDİNG: Yaklaşık sekiz şirketi çatısı altına alan Holding sahibi Şenol Yeğin, Ordu kentinden. Konfeksiyon mallarına ek olarak tank çadırı ve üniforma da üretebiliyor. Daha çok Avrupa' da, özellikle Almanya' da faaliyet gösteren Polonya ve Tunus' da fabrikaları bulunan YEĞİN Holding, Orta Asya' ya doğru büyük adımlarla ilerliyor. 1997' deki ihracat hedefi 50 milyon Alman markı, ciro hedefi ise 120 milyon DM idi.

6. AKYAZILI VAKFI MAL VARLIĞI:
AFYON: 3 yurt binası, 4 arsa,3 konut
ANKARA: okul binası, 3 yurt binası, dükkanlar ve konutlar, büro ve mağaza
AYDIN: bahçeli ev, arsalar ve dersane
BALIKESİR: 5 yurt binası
BURDUR: arsa
BURSA: okul binası ve bahçeli ev
DENİZLİ: 13 arsa, dersane, 3 yurt binası
ERZİNCAN: dersane yurt binası, 3 konut, 4 arsa
ERZURUM: yurt binası, bahçeli ev, 3 arsa 22 büro, 1 lokanta
ESKİŞEHİR: dersane, 2 yurt, 3 arsa
GÜMÜŞHANE: yurt binası,
İSTANBUL: dersane, yurt binası, konut, arsa ve büro
ISPARTA: yurt, bahçeli ev ve arsa
İZMİR: 27 arsa, 45 bina, dersane ve 5 yurt
İZMİT: yurt binası, dersane, bahçeli ev ve arsalar
KONYA: yurt, 4 arsa ve konut
KÜTAHYA: dersane, yurt binası, arsa
KAHRAMANMARAŞ: konut, yurt binası
MANİSA: 5 konut, 10 arsa, 2 mağaza
SAMSUN: 4 arsa, dersane
SAKARYA: 2 yurt binası, bahçeli ev
UŞAK: yurt binası, konut, arsalar
VAN: 6 bina, 4 arsa, dersane ve yurt binası

AKYAZILI VAKFI' NIN YURT LİSTESİ

Halil Rıfat Paşa Öğr. Yurdu, Işıklar Öğr. Yurdu, Ortaköy Öğr. Yurdu, Kemal Paşa Öğrenci Yurdu, Bergama Öğr. Yurdu(İZMİR); Dinar Öğr. Yurdu, Emirdağ Öğr. Yurdu, Şuhud Öğr. Yurdu(AFYON); O.Düşüngel Öğr. Yurdu,
Malazgirt Öğr. Yurdu, Fidan Öğr. Yurdu(ANKARA); Fatih Öğr. Yurdu1 ve 2, Saadet Öğr. Yurdu, (AYDIN); Kayapa Öğr. Yurdu(BALIKESİR); Mehmet Akif Öğr. Yurdu, Üçgen Öğr. Yurdu(BURDUR); Süller Öğr. Yurdu, Cevher Paşa Öğr. Yurdu, Tavas Öğr. Yurdu(DENİZLİ); Yeşilırmak Öğr. Yurdu(ERZİNCAN); Zinnuni Öğr. Yurdu(ERZURUM); M.Güngör Öğr. Yurdu, Sivrihisar Öğr. Yurdu(ESKİŞEHİR); Ahmet Ziyaüddin Öğr. Yurdu (GÜMÜŞHANE); Şehit Osman
Öğr. Yurdu (BAYBURT); Sidre Öğr. Yurdu (ISPARTA); Seyyid Burhanettin Öğr. Yurdu, Keykubat Öğr. Yurdu, Bünyan Öğr. Yurdu (KAYSERİ); Yuvacık Öğr.Yurdu (İZMİT); Seydi Mahmut Hayrani Öğr. Yurdu (KONYA); Hisar Öğr. Yurdu
(KÜTAHYA); Akhan Öğr. Yurdu, Bilgin Öğr. Yurdu Alaşehir Öğr. Yurdu, Yılmaz Öğr. Yurdu (MANİSA); Göksu Öğr.
Yurdu (K.MARAŞ); Ahmet Gazi Öğr. Yurdu, Şahidi Öğr. Yurdu (MUĞLA); Hafize Hatun (MİLAS); Ersoy Öğr. Yurdu, Akyazı Erkek Öğr. Yurdu (SAKARYA); Buruciye Öğr. Yurdu (SİVAS); Günyaka Öğr. Yurdu, Karahallı Öğr. Yurdu (UŞAK).

Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı, 1972 yılında vakfa adını veren Nef'i Akyazılı ve Zehra Akyazılı tarafından İzmir' de kuruldu. 9 kişilikMütevelli Heyeti' nin adları şöyle: Nef' i Akyazılı, Zehra Akyazılı, Naci Şencekicer, Zeki Sakman, Mehmet Fidan, Yusuf Pekmezci, ekrem Uğur, Osman Sarıoğlu ve Mehmet Sevimlican. 1996 yılında Akyazılı Vakfı' nın çoğunluğu Batı' da olmak üzere Türkiye' nin 48 yerleşim bölgesine yayılmış toplam 78 kişiden oluşan Mütevelli Heyeti Başkan ve Başkan Yardımcısı bulunuyordu. 1974 yılında vakfın malvarlığı 229 bin 747 lira olarak belirlendi. Bugün ise gayrimenkullerle birlikte, malvarlığının değeri yüzlerce trilyonla ifade ediliyor.

Akyazılı Vakfı' na Gelir Getiren Kuruluşlar:
Samsun Sakarya Dersanesi,
Adana Özel Işık Dersanesi,
Denizli özer Server Gazi Lisesi,
Eskişehir Özel Ertuğrul Gazi Lisesi,
Nazilli Özel Fatih Sultan Lisesi,
Kütahya Özel Yavuz Selim Lisesi,
Erzincan Özel Otlukbeli Lisesi
Van Özel Serhat Erkek Lisesi.

Akyazılı Vakfı, her yıl yasaya aykırı biçimde topladığı kurban derileri yüzünden resmi makamlar, özellikle de THK ile büyük bir çekişme içine girer. Kimi zaman Mehmetçik Vakfı' na bağışta bulunurken, zaman zaman da şehit ailelerine cüzi miktarda sembolik yardımlar sunar.

7. CEMAAT' İN BİRİNCİ DERECEDEN KURULUŞLARI:
Asya Finans, Samanyolu TV, Zaman gazetesi, Aksiyon Dergisi, Zafer Dergisi, Sızıntı Dergisi, Yeni Umut Dergisi, Cihan Haber Ajansı, burç FM, FEM Dershaneleri, Anafen Dersanesi, İzmir Körfez Dersanesi, Ankara Maltepe Dersanesi, Adana Işık Dersanesi, İç Anadolu Nil Dersanesi, Kars Nilüfer Dersanesi, Nil Eğitim ve Kültür Vakfı, Diyarbakır Sur Dersanesi, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Türkiye Öğretmenler Vakfı, Kırgızistan Mescit ve Kalkınma Vakfı, Yakutistan, Tuva, Hakas Çağ Öğretim İşletmeleri, Başkurdistan Serhat Eğitim ve Öğretim Hizmetleri AŞ, Çuvaşistan Ertuğrul Gazi Ltd. Şti, Tatristan Ertuğrul Gazi Ltd. Şti, Romanya Fetih AŞ, Molduva Fetih AŞ, Arnavutluk Gülistan Eğitim ve Yayın Tic, Ltd. Şti, Ukrayna Sema Eğitim Hizmetleri AŞ, Pakistan Çağ Öğretim İşletmeleri AŞ, Fas SamanyoluAŞ, Kuzey Irak (Nilüfer Koleji) Fezalar Eğitim Ltd. Şti, Azerbaycan Çağ Öğretim İşletmeleri AŞ, Kırgızistan Sebat AŞ,Özbekistan Silim AŞ, Türmenistan Başkent Eğitim ve Yayıncılık ve Tic. Ltd. Şti, Tacikistan Şelale AŞ, Kazakistan Şelale AŞ, Moğolistan ve Buryat Çağ Öğretim İşletmeleri AŞ, İzmir Yamanlar Fen Lisesi, İstanbul Fatih Koleji, İstanbul Işık Üniversitesi, Ankara Samanyolu Lisesi, Fatih Üniversitesi, Bursa Nilüfer Lisesi, Eskişehir Ertuğrul Gazi Lisesi, Erzurum Aziziye Lisesi, İzmit Dilovası Sanayicileri Vakfı (DİSAV), Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, Urfa ŞURKAV Vakfı, Erzurumlular Eğitim ve Kültür Vakfı, Halidiye Vakfı, Erzincan Özel Fevziye Lisesi, Konya Koyunoğlu Vakfı, İstanbul Semah Eğitim Vakfı, Urfa' nın 9 ilçesinde öğrenci yurdu ve Feza dersaneleri, Urfa il merkezinde 5 öğrenci yurdu ve Feza dersaneleri, aynı ilde Özel Murat Lisesi, Çağlayan Kız Lisesi ve ilkokulları, Uşak Gökkuşağı Eğitim Vakfı.

Yorum:

Valla tahminimden de büyük ve devasa hacimli çıktı. Artık cemaatten öte ülkenin sosyal, ekonomi, siyaset gibi her alanında söz sahibi olan müthiş bir güç olmuştur. Ben boşuna bir lafı etmem. Ne diyorum? Gelecek 5-10 yıl içinde sıradan bir vatandaşın cemaat veya tarikat şemsiyesi altına girmezse güvenliği başta olmak üzere yaşamı risk altındadır.

Şunu da diyebilirsiniz: Liberalizm/serbest Piyasa Ekonomisinde herkesin şansı eşittir. Bu adı geçen cemaat bu çerçevede büyümüş, gelişmiş hatta devasa boyutlara ulaşmıştır.

Doğru. Bu görüşü liberalizm temelinde düşünen insanlar için geçerli bir argümandır. Burada gözden kaçan önemli bir nokta vardır. Liberalizm’in temelinde rekabet, risk, kar yatar. Kısaca bir sandalye kapma oyununa benzer, birisi mutlaka ayakta kalır. Ya da toplumda kısa çöpü çekenler her zaman fakir kalır. Oysa bu cemaatin şemsiyesi altına giren şahıs, firma, tüzel ya da gerçek kişiler her zaman kazanacaktır. Kaybetme yoktur. O zaman liberalizm araçlarında faydalanma vardır ama uygulama yoktur diyebiliriz.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/Burdur-Türkiye

30 Aralık 2009 Çarşamba

Fransa’dan Türkiye görünümü…


Le Monde gazetesinde çıkan Türkiye analizini önce yorumsuz paylaşıyorum…

Üçüncü Dünya Savaşı, Türkiye'den çıkabilir...

Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor. Bu ülke korkulduğu gibi ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı. Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeye gidiyor. Cumhuriyet boyunca suren "kültürel bölünme" artık iyice keskinleşti.

Şimdi bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısı önünde çıkaran, kadınları başı örtülü, erkekleri sokağa pijamayla da çıkabilen, erkek çocukları kahveye giden, kız çocukları tam bir baskı altında yaşayan, türkü ile arabesk arası bir müzikten hoşlanan, futbol izleyen, belki de hic kitap okumayan, hic dans etmeyen, hiç karı koca birlikte yemeğe gitmeyen, hiç tiyatro seyretmeyen, iyi eğitim alamayan, dini inançları kuvvetli, kalabalık bir kitle var.

Diğer yanda ise kız lisesi-Koleji yelpazesinde eğitim görmüş, en azından bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dans etmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okuyan, müzik zevki pop şarkılarla klasik müzik arasında dolasan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızlarının flörtüne göz yuman, kadınları modern görünümlü, şarabın kalitesinden pek anlamasa da kadın erkek bir arada içki içebilen, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da, batı standartlarına yakın bir grup var.


Bu iki grubun yasam tarzı birbirinden kopuktur. Onları, Batı'daki sınıflar arasında ortak zevk alanları yaratan kilise müziği, dini resimler, İncil'in sinemalara bile yansımış hikayeleri gibi birleştirici kültürel zeminleri yok. Hayatları, zevkleri, inanışları birbirinden çok farklı hatta birbirine düşmanca bakmaktadır.

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmıştır.
Simdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Oldukça kalabalıklar. Ve her seçimi kazanacak siyasi bir güçleri var artik.

İkinci grup ise azınlıktadır. Ve artık bir daha secim kazanma ihtimalleri yoktur. Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor.

Daha Batılı olan "ikinci grup", Batı'nın siyasi değerlerini kabul ederse bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için git gide Batı'ya ve Batı'nın demokratik değerlerine düşman oluyor. Yasam tarzı olarak Batı'ya düşman olan kesim ise iktidarı ancak Batı'nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği icin Batı'yla ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

Bu kültürel parçalanmada "ordu" önemli bir role sahiptir. Eğer, birinci grubu desteklerse ve Batı'nın demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecektir. Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor. Bir anlamda kendi köklerine ihanet ediyor. Bu iki grup siyasi iktidar için son kez çarpışmak üzere hareketlenmiş gözüküyorlar.

Birinci grup ekonomik olarak da güçlü artık, Anadolu'da üretim yapıyor, "devletle" arası iyi olmadığı için malını dış dünyaya satıyor. Para kazanıyor. Siyasi örgütünü destekliyor.

İkinci grup ise parasal olarak da kuvvetli değil artik. Mevcut iktidarın da baskısıyla giderek ekonomik kazanımlarını kaybediyor. Dış dünyayla iş yapan, dışarıdan borçlanan büyük burjuvazi, Türkiye'nin ancak demokrasiyle normalleşebileceğine inanan entelektüel kesim, devletin yapısının değişmesi ve dünyayla bütünleşmesi gerektiğini düşünen bir grup bürokrat, birinci grubun destekçileri… Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir kısmı ikinci grubun arkasında. İkinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidarı elinde tutmasının mümkün olmadığını kavradığından şimdi siyaset ve demokrasi dışında bir çözümün peşindedir.

Cumhurbaşkanı seçimi kavganın keskinliğini ve iki tarafın niyetlerini
açıkça ortaya koydu. Ordu destekli ikinci grup artik secim de istemiyor. Ve darbe söylentileri gittikçe artıyor. Cuntalardan söz ediliyor. Peki, darbe olursa ne olur? Yasam tarzı Batı'ya daha yakin olan grup orduyla birlikte iktidara gelir ve Batı'nın desteğini kaybeder. Avrupa buna kesinlikle karşı çıkar. Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadoğu
politikalarını desteklemesi karşılığında darbeyi kabullenebilir aslında. Ama Amerika'nın önünde de ciddi bir engel var. "Demokrasi getireceğim" diye Irak'ı işgal eden bir ülke, dünyaya ve kendi kamuoyuna Türkiye'deki darbeyi" niye desteklediğini açıklayamaz. Ve Irak faciasından sonra ikinci bir "zorlamayı" gerçekleştirecek gücü yok. İstese de istemese de darbeye karşı çıkacak.

Silahını ve parasını Batı'dan alan bir ordu ve ülke, Batı'dan koptuğunda ne yapacak?

Sanırım uzun zamandır bunu düşünüyorlar ve korkarım bunun cevabını buldular. Türkiye'de darbe olursa, tarihte bugüne kadar hiç gerçekleşmemiş yeni bir oluşumla karsılaşacak dünya. Türkiye, olası bir darbeden sonra, Rusya ve İran'la ortaklık kurmak isteyecek. Silahı, enerjiyi ve parayı bu iki ülkeden alacak. Rusya'yla İran'ın elindeki doğal gaz, petrol ve nükleer güç, Türkiye'yi ayakta tutmaya yeter. Ama Rusya-Türkiye-İran bloğu dünyanın bütün dengelerini değiştirir. Ortadoğu'nun kontrolünü tümüyle ele geçirir. Avrupa'yı küçük kıtasına hapseder. Kafkasları, Afganistan'ı, Pakistan'ı kendi gücüne katar. Müslüman dünyayla yakın bir ilişki kurar. Petrol kaynaklarına egemen olur. Çin'le işbirliği yapabilir. Bu gelişme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya'dan oluşan Batı"nın dünyadaki etkinliğini inanılmaz bir bicimde azaltır. Yeni blok asker, enerji ve para açısından çok güçlenir. Böylece, Türkiye'deki çatlama dünyada büyük bir çatlamaya yol acar. Eğer Üçüncü Dünya Savaşı çıkacaksa, sanırım, bu çatlamadan çıkar. Asla böyle bir şey olmaz" diyebilirsiniz… Niye olmayacağına dair elinizde çok kuvvetli veriler varsa, söyleyin. Ama, ya olursa... Ki bana çok mümkün geliyor. O zaman ne yapacaksınız?

Bugün Türkiye'de kamplaşan ve bölünen insanların da...

Türkiye'yi Avrupa dışına itmeye çalışan, eski bir imparatorluk
olmanın bir yanıyla çok görkemli, bir yanıyla çok zayıf mirasına sahip
olan bir ülkeye küstahça davranan, işbirliği yerine "baş öğretmenlik"
yapmaya kalkan Avrupa'nın da...

Türkiye politikasında "ikili" oynayıp, kurnazlık ettiğini sanan Amerika'nın da...

Bu senaryoyu bir düşünmesini isterim doğrusu.

Türkiye'de yaklaştığı görülen kanlı bir çatışmanın bütün dunyayı yakması sandığınız kadar uzak bir ihtimal değil.

Hiç unutmayın ki ilk dünya savaşı tek bir tabancanın patlamasıyla başlamıştı.

Yazı budur!

Yazıyı genel hatlarıyla ve bütünüyle ele aldığım zaman bugün yaşanan sancımızın nedenlerine aslında bir güzel tekrar ediyor.

Dışarıdan içeriye bakmak her zaman farklıdır. Eğer bu bakış; ideolojik ve duygusal değilse müthiş ipuçları verebilir.

Potansiyel çatışma alanları ise Kürt-Türk, Alevi-Sünni, belki de en zayıf olanı laik-anti-laik kesimlerdir… Nedeni ayrıca bir yazı konusudur. Ama kısaca şu kadarını söyleyebilirim ki laik kesim çok küçük ve kısıtlı bir kitledir.

Neyse yazıyı okuyan kendince hayırları ve evetleri olacaktır. Ama kimse bana Türkiye’de iç çatışma tehlikesi yoktur demesin, bu tespite hiç inanmam, hiç kâhile de almam…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/30 Aralık 2009/Burdur-Türkiye

22 Aralık 2009 Salı

Deniz Feneri, LÖSEV, Mehmetçik Vakfı ve vekaletle kurban…


Önce haberi hiç dokunmadan paylaşıyorum.

Vekaletle kurban kesiminde yolsuzluk yapıldığı iddiaları nedeniyle Deniz Feneri, LÖSEV ve Mehmetçik Vakfı'ndan 65 kişi gözaltında.

Bazı yöneticiler de yolsuzlukla suçlanıyor. Ankara Emniyeti’nin vekaletle kurban kesiminde yolsuzluk yapıldığına ilişkin soruşturması genişleyerek sürüyor.

Deniz Feneri Derneği, Lösemili Çocuklar Vakfı (LÖSEV) ve Mehmetçik Vakfı’ndan 150 bin hayvanın vekaletle kesim ihalesini alan Diyarbakır merkezli MAY Ey firmasının, Kurban Bayramı’nda kurbanları kesmediği halde kesilmiş gibi makbuz kestiği, bu kanunsuz eyleme üç dernek ve vakıftan bazı yöneticilerin de karıştığı belirtiliyor.

Bu çerçevede sekiz ilde 65 kişinin sorguları da sürüyor.

Savcılar Mehmet Tamöz ve Hüseyin Kocabey’in talimatıyla MAY ET’in kayıtlarını inceleyen polis, ihale sözleşmesindeki gibi kurbanların kesilmediğini ancak üç derneğe kesilmiş gibi makbuz düzenlediğini belirledi.

Firmaya LÖSEV, Mehmetçik Vakfı ve Deniz Feneri Derneği’nden bazı yöneticilerin de yardımcı olduğu da öne sürülen iddialar arasında.

Ankara, İstanbul, Balıkesir, Diyarbakır, Adana, Antalya, Isparta ve Hakkari’de gözaltına alınanların sayısı da 65’e yükseldi.

Bu kişiler arasında Deniz Feneri Derneği, Mehmetçik Vakfı ve LÖSEV’in başkanları ile bazı çalışanlarının da olduğu öğrenildi.

Savcıların dün Adli Tıp’ta sağlık kontrolünden geçirilen zanlılar için dört günlük gözaltı süresi aldığı ve soruşturmayı ‘suç işlemek amacıyla örgüt kurmak’, ‘ihaleye fesat karıştırmak’, ‘nitelikli dolandırıcılık’ ve ‘sahtecilik’ kapsamında yürüttükleri öğrenildi.

Mehmetçik: Bilgi verdik

Soruşturmaya adı karışan vakıflardan TSK Mehmetçik Vakfı’ndan yapılan açıklamada şöyle denildi:
“Mehmetçik Vakfı 2009 yılı vekaleten kurban bağışı kesim ihalesi sonucunda 17 kesim merkezi için 12 firma ihaleleri kazanmış ve kesimler noter huzurunda, veteriner gözetiminde, vakıf görevlileri nezaretinde, dini vecibelere uygun olarak yerine getirilmiştir. Ankara Başsavcılığı’nca, ihaleleri kazanan 12 firmadan ikisi hakkında başlatılan soruşturmada, Mehmetçik Vakfı Genel Müdürü ve vakıfta görevli ilgili personel, bilgilerine başvurulmak üzere emniyette bulunmaktadır.“

Deniz Feneri Derneği de yazılı açıklamasında, derneğin kurban organizasyonuyla ilgili incelemeye tabi tutulduğu kaydedilerek şöyle denildi:
“Deniz Feneri Derneği’nin 2009 yılında kurban kesimi yaptırdığı dört kesim merkezinden biri olan MAY ET firmasının hesapları savcılık tarafından incelemeye alınmıştır. Genel Başkanımız Mehmet Cengiz, Mehmetçik Vakfı ve LÖSEV gibi kurumların yetkilileriyle birlikte bilgisine başvurulmak üzere emniyette bulunmaktadır.”

LÖSEV: Ödeme yapılmadı

LÖSEV de açıklamasında, ‘noterlerin kesimlerin yapıldığına, bağışçıların vekaletlerinin iletildiğine dair tüm sayfaları ayrı ayrı ıslak imza onaylı resmi yevmiye numaralı mühürlü belgelerin alındığını’ kaydetti. Açıklamada, “Firma fatura kesmesine ve sözleşme üzerinde gözüken alacağını tahsil etmeye çalışmasına rağmen ödeme yapılmamış, mahkemeden tedbir talep edilmiş ve hukuki süreç beklenmektedir” denildi.

Türk Hava Kurumu ise bazı gazetelerde operasyona kurumun adının da karıştırılması üzerine kendilerinin kurbanları Et ve Balık Kurumu’na kestirdiklerini açıkladı

Haberlerin tamamı budur. Ben şimdi bambaşka bir açıdan olayı yorumlamak istiyorum.

Kurban Bayramı arifesinde hayvan pazarına bir tanıdıkla öğleye doğru gittik. Ne mi gördüm? Yahu küçükbaş hayvandan daha çok insan vardı.

Ahaa bu yıl küçükbaş hayvanlar hem çok pahalı olacak hem de bulunmayacak…

Dedim demesine keşke demez olaydım. 400 küsurdan kurbanlık kapabildik. Saat 15.00’a doğru Pazar kapandı.

Niye mi?

Hayvan kalmadı.

Galiba ülkemizde hayvancılık hızla gerilediği için küçükbaş hayvan sayısı da hızla azaldı.

Kurban pazarında küçükbaş keçi ve koyun cinsi hayvanların fiyatı 400-500-600 civarındadır.

Şimdi ilk saptamayı yaptık. Hayvan kıtlığı vardır.

İkinci saptamam ise kıt olan mal pahalı olur iktisadi kuralı gereği 400 TL’den aşağı küçükbaş hayvan da yoktur.

Yukarıda bahsi geçen haber skandalıyla bağlantı kurarsam; Deniz Feneri Derneği, Lösemili Çocuklar Vakfı (LÖSEV) ve Mehmetçik Vakfı’ndan 150 bin hayvanın vekaletle kesim ihalesini alan Diyarbakır merkezli MAY Ey firmasının, Kurban Bayramı’nda kurbanları kesmediği halde kesilmiş gibi makbuz kestiği, bu kanunsuz eyleme üç dernek ve vakıftan bazı yöneticilerin de karıştığı belirtiliyor.

Bence 150 bin hayvan bulamadılar. Bulsalar bile 280 TL’den alamadılar. Sonra alavere-dalavere yaptılar.

Elbette doğrusu durumu izah edip; paraların iade edilmesidir.

Bakın bazı ünlüler Twitter’da neler diyor?…

Manken Gizem Özdilli:
Gitti kurban parası hırsızlara… Yeniden mi kestirmek lazım...?

Gazeteci İsmet Berkan:
Evet yaa ve ben de mehmetçik vakfına bağış yapmıştım, yuuhh diyorum, bi daha asla. VİCDANSIZLAR

...(kurban sahtekarları)nın, gençliklerinde cami cemaatinin ayakkabılarını çalarak staj yapmış olmaları muhtemel

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/22 Aralık 2009/Burdur-Türkiye

13 Aralık 2009 Pazar

Holistik insan konusuna bakışım…


Salyangoz Modeli:
Sürüngen (ilkel) beyin bölgesini kullanır. Bir eleştiriyle karşılaşınca, “savunma”ya geçer; sebep ve bahane bulur. Tipik söylemi, “Ben yapmadım” ya da “Ben suçlu değilim” şeklindedir.

Maymun Modeli:
Ara beyin bölgesini kullanır. Bir eleştiriyle karşılaşınca “saldırı”ya geçer. Öfkelenir, tepki gösterir ve diğer insanları ya da olayları suçlar. Tipik söylemi, “Sen yaptın” ya da “Suçlu sensin” şeklindedir.

İnsan Modeli:
Beyninin sağ veya sol lobunu kullanır. Bir eleştiriyle karşılaşınca, mutlaka “haklı çıkma”ya çalışır. İnsanları ve davranışları yargılar. Tipik söylemi, “Senin yüzünden oldu” ya da “sorun sende” şeklindedir.

Gelişmiş İnsan Modeli:
Beynin hem sağ, hem de sol lobunu kullanır. Bir eleştiriyle karşılaşınca, durumu “aklileştirme”ye çalışır. Vicdan öğesi devreye girer. Dünyada başkalarının da olduğunu fark eder. Tipik söylemi, “Sen öyle yapmasaydın, ben de sana böyle davranmazdım” ya da “Ben sana söylemiştim” şeklindedir.

İlk dört modeldeki insanlar, egonun ağırlığını taşırlar ve “sürüngen beynin” denetimi altındadırlar. Her türlü olayı kendi çıkarlarına göre değerlendirirler.

Holistik İnsan Modeli:

“Holistik insan” ise, egonun dar sınırlarını aşmış ve evrensel düzenle aynı frekansta titreşmeye başlamıştır.

Diğerlerine göre beynini daha fazla kullanır.

Bir eleştiriyle karşılaşınca, bunu “kendini geliştirme fırsatı” olarak değerlendirir.

Kimseye ve hiçbir olaya kızmaz.

“Bu, benim başıma neden geldi?” diye düşünür.

Tipik söylemi, “Ben yaptım, suçlu benim, sorun bende, benim yüzümden oldu” şeklindedir.

Holistik insanın özellikleri

-Beyninin en az yüzde 50’sini kullanır.

-Evrendeki sırların, tıpkı yağmurun yağması ve güneşin doğması gibi “anlaşılmaları mümkün yasalar” olduğunu bilir.

-Evrendeki bütün bilgilerin ve evrenin ana modelinin kendi bilincinde mevcut olduğunun farkındadır.

-Enerji düzeyini ve titreşimlerini yükselterek, evrenin beş duyuyla algılananların dışındaki düzeyleri ile rezonansa geçer.

-Bilincinin beynini nasıl yönetip-yönlendirdiğini bilir ve bu teknikleri uygular.

-Evrendeki “bütünsellik olgusu”nun farkına varmıştır. Kendi iyiliğinin, evrendeki diğer her şeyin iyiliğine bağlı olduğunun bilincindedir.

-Başına gelen her türlü olayı “kendisini geliştirebilmesi için sunulan fırsatlar” olarak değerlendirir ve “İyi ki her şey böyle” diye düşünür.

-Karşısına çıkan her olumlu ya da olumsuz olay ile o konudaki bilgiyi deneyimleyebilmesi için karşılaştığını bilir ve hayatının sorumluluğunun tamamen kendi elinde olduğunun farkındadır.

-Ne varlığa sevinir, ne yokluğa yerinir; sadece görevini yapar.

-İletişim ve eğitim tekniği olarak bilimi ve bilim dilini kullanır. Açıklar, anlatır, ikna etmeye çalışır. Zorlamaz, ceza vermez, tehdit etmez. “İtaat”i değil, “idrak edilme”yi hedefler.

Not: Kaynak Hürriyet Cumartesi ekidir.

Gelelim buradan ne çıkaracağım mevzuna…

Bir kere ‘’Holistik İnsan Modeli’ bence yoktur.

Neden mi?

Doğumundan ölümüne kadar yaşam bütünü hep ego üzerinden hareket ediyorsa…

Bütünün eksiksiz olma haliyse yaşamın bütünü zaten eksik olunca; nasıl eksikler tamamlanacak?

İlla da ‘’Holistik İnsan’’ olmaya çalışanlara UFO ya da uzaylı kimliği kondurulur… Ne derdini anlatabilir, ne de dinlenebilir…

Örneğin holistik insan diyor ki ‘’Kendi iyiliğinin, evrendeki diğer her şeyin iyiliğine bağlı olduğunun bilincindedir.’’
Peki, dünyadaki diğer her şeyin kötülüğün üzerine inşa ediliyorsa; bu modelin varlığı evrende ne kadar anlam ifade eder.

Örneğin Holistik insan ‘’beyninin en az yüzde 50’sini kullanır’’ deniyor ya… Yaşadığımız dünyamızda insanlar beyninin yüzde 10-15’lik bölümünü kullanıyorsa; yüzde 50’sini kullanan insanın yeri ya Manisa ya da Bakırköy olur ve deli damgasını çoktan yerler…

Evet. Mesela kendimi ele alıyorum ve hangi model oturuyorum diye 5 model bakıyorum.

Sanıyorum 5 temel insan modelinden aşağıdaki modele uyuyorum.

Beyninin sağ veya sol lobunu kullanır. Bir eleştiriyle karşılaşınca, mutlaka “haklı çıkma”ya çalışır. İnsanları ve davranışları yargılar. Tipik söylemi, “Senin yüzünden oldu” ya da “sorun sende” şeklindedir.

Sizin modeliniz nedir?

Yoksa Holistik insan modeli misiniz?

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/13 Aralık 2009/Burdur-Türkiye

5 Aralık 2009 Cumartesi

Agent Provocateur/Provokatör ajan


Türkçe karşılığı ‘’Provokatör ajan’’ olan dünyaca ünlü iç giyim firması Agent Provocateur yaptığı defileyle yine tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış.

Demek oluyor ki hem ajan hem provokatör moda dünyasına da el atmış…

Ajan olabilmek zor zanaattır herhalde…

Hem ajan hem de provokatör olmak ultra zor olsa gerek herhalde…

Bu işi başarabilen kadın da erkek de olabilir…

Kadınların ilave bir silahı daha vardır; dişilik…

Hep duyarız ve olaylarda provokatör parmağı ararız değil mi?

Provokatörün yaptıklarına da provokasyon deriz…

Demek ki provokatörlerin liderlik yanı ağır basıyor ve su gibi akan kitleyi yönlendirebiliyor…

Bulanık sularda yüzmeyi çok severler çünkü görünmek, belirmek istemezler…

Harekete geçirmek istediği kitlenin ta içinden gelmesi ve yumuşak karnı şak diye bulabilmesi için adetlerine-geleneklerine, diline, dinine tam hâkim olması şarttır.

Kışkırtıcılık en övünülecek yanlarıdır.

Siyasiler, liderlerin protesto edilmesinde rol alırlar… İşte toplantıyı, işte açılışı provoke ettiler gibi laflar duyarız…

Yahu modadan nereye geldik değil mi?

Ne dedin?

Kadıköy iskelesine mi geldik?

Doğru. Ajan-provokatörlerin bir işi de konuyu saptırmaktır.

Çok kimlikli, çok yönlü olmaları vazgeçilmez özellikleridir.

Bir bakarsınız komünist, bir bakarsınız Fetullahçı, bir bakarsınız PKK’lı, bir bakarsınız Faşisttir…

Tam anlamıyla düzenbazdır. Tespiti ve ortaya çıkarılması neredeyse olanaksızdır.

Ama bir köşede yaptıklarının sonuçlarını, sigarasını keyifle üfleyerek izleyebilir…

İnsan ilişkileri mükemmel, hipnoz etmeye varan yeteneklerini saymaya gerek bile yoktur.

Peki, Türkiye’de ajan-provokatör yok mudur?

Hem sürüyle…

Bir haber okudum. Dünyada yetiştirilen neredeyse tüm ajan-provokatörlerin eğitim alanı Türkiye imiş. O kadar çok ki etrafımızda cirit atıyorlar…

Toplumun tüm kesimlerine, tüm sektörlerine sızabilirler…

Neyse artık Milliyet yaşamda bir galeriye baktık, bu kadar yazı yazdık…

Yetti arttı bile…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/04 Aralık 2009

3 Aralık 2009 Perşembe

Fıkra işte:::))))


New York’tan Los Angeles’a giden uçakta cingöz bir avukat ile sarışın görünüşlü bir hanımın yan yana oturuyor.

Avukat, hem hanımla yakınlaşmak, hem de hoşça vakit geçirmek için bir oyun teklif ediyor. Kabul görünce oyunu anlatıyor:

-Size bir soru soracağım. Cevabı bilemezseniz bana 5 dolar vereceksiniz, sonra siz soracaksınız; bilemezsem ben size 50 dolar vereceğim.

Ve ilk soruyu soruyor:

-Ay ile dünya arasındaki uzaklık ne kadardır?

Kadın tek söz söylemeden çantasından 5 dolar çıkarıp adama uzatmış.

Soru sorma sırası sarışına gelmiş:

-Tepeye 3 ayakla tırmanıp 4 ayakla aşağı inen şey nedir?

Adam dakikalarca düşünmüş... Yanıtı bulamamış... Cüzdanından 50 dolar çıkarıp kadına uzatmış. Kadın parayı kibarca alıp çantasına koyarken avukat merakla sormuş:

-Cevap ne?

Kadın tek kelime etmeden çantasını açmış ve 5 dolar çıkarıp adama uzatmış...

1 Aralık 2009 Salı

Esra Ceyhan neden türbanlı…


Ünlü televizyon sunucusu Esra Ceyhan TRT 1'de yayınlanan programında türban takmış.

Bayat bir konu ama figüran ve konu hep tazedir…

Esra Hanım, türban takması şahsen beni hiç şaşırtmadı.

Neden mi?

Aylık 40 bin TL maaş (iddia edildi) verilsin; türban değil çarşaf bile giyersin…

Para bu dostlar!

Paranın giydiremeyeceği kılık kıyafet yoktur…

Paranın söyletemeyeceği söz var mıdır?

Kim, nerden maaş alıyorsa oranın borusunu öttürür…

AB’den maaş alan köşe yazarları var mı?

İddia edilen o ki varmış. O zaman bu kamuoyu oluşturucu anlı-şanlı yazarlarımız AB aleyhine yazabilir mi?

Yazamaz.

Esra Hanım da almış parayı, takmış türbanı…

Daha çok şeyi öğreneceğiz galiba…

Temel bir gün okuldan gelir ve babası sorar:

-Oğlum bugün ne örendün?

Temel gayet sakin yanıt verir:

-Babacuğum bugün hiç bir şey öğrenmedim, yarın yine gideceğüm.

Bakalım, yarın neler öğreneceğiz?

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar-01 Aralık 2009

20 Kasım 2009 Cuma

Plastik pet şişe suyu içmeyin…


Bugün elime e-mail zincirinden bir bilgi ulaştı. Tahmin yürütüyordum ama ilmi gerekçelerim yoktu. İşte bu gelen bilgi düşüncemi sağlam zemine çekti.

Konu pet şişelerde su…

Düşünüyorum, taşınıyorum ve anlam veremiyorum.

Neye?

Plastik pet şişe içinde su bozulmadan 6 ay süreyle nasıl duruyor?

Mantık diyor ki mutlaka kimyasal korungan maddeler kullanılıyor…

Öyle de oluyormuş…

Kaynak: Johns Hopkins Üniversitesi kanser araştırma raporu…

Bakın o raporda pet şişe sularının nelere yol açtığını nasıl anlatıyor?

-Arabanızda bulunduracağınız plastik su şişesindeki su çok tehlikelidir.

-Plastik su şişeleri, göğüs kanseri olmada en büyük nedenidir.

-Kadınlar arabalarda bırakılmış plastik su şişelerinden su içmemelidir.

Neden?

Çünkü yüksek sıcaklık ve plastik şişelerdeki belli kimyasallar açığa çıkıyor ve göğüs kanserine sebep olabiliyor.

Sonuç olarak uzun seyahatlerde sıcağa maruz kalmış pet şişeden su içmeyin.

Yüksek sıcaklık plastiğin içindeki toksinleri suya ve yiyeceklerimize geçiriyor ve doktorlar bu toksinleri kanserli hücrelerimizin etrafında kolaylıkla gözleyebiliyorlar.

Su içmek için paslanmaz çelikten termos ya da camdan yapılmış şişeler tercih edilmelidir.

Özellikle yazları çoklarımız ne yapıyor?

Plastik şişeleri içinde su varken buzluğa koyuyoruz ve donduruyoruz.

Sonra ne oluyor?

Plastik içindeki Dioxin maddesi açığa çıkıyor.

Dioxin maddesi ise vücudumuzdaki hücreler için bir zehir oluyor

Dioxin isimli kimyasal madde kansere sebep oluyor, özellikle göğüs kanserine...

Suyu hallettiysek geçelim başka bir hatamıza…

Herkesin sonbaharda turşu kurma hazırlığı vardır ki benim de evimde bulunur.

Turşuları neye kurarız?

Plastik bidonlara…

Oysa kansere davetiye kurduğumuzun farkında bile değiliz.

Çünkü bu turşu keskinleştikçe, plastik bidon reaksiyona giriyor. Ve bir zaman sonra plastik, neredeyse kağıt helva gibi kırılgan hale geliyor. İşte o zaman plastiğin zararlı bütün bileşenleri turşuya geçiyor.

Sonra ne oluyor?

İşte bu plastik bidonların içinden turşuyu yedikçe; nedeni anlaşılamıyor dedikleri kanser vakaları oluşuyor.

Valla bu konuyu sizlerle paylaşmak zorundayım. Konunun uzmanı değilim ama akıl yürüterek zaten belli bir düşüncem vardı. Şimdi bu bilgilerle düşüncemi rahatlıkla aktarabilirim. Öyle de yaptım. Herkese aman dikkat diyorum ama nereye kadar ve nasıl, inanın onu ben de bilmiyorum.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/19 Kasım 2009/Burdur-Türkiye

14 Kasım 2009 Cumartesi

Dikkat! Uzaylılar kaçırıyor:::)))


‘’Uzaylılar beni kaçırdı’’ diyen şarkıcı Reyhan Karaca bakın neler anlatmış neler...

Gördüklerinden tam olarak emin olmadığını, hatırladığım şeyler, tenleri, gözleri ve bulunduğum ortamdı...

Kendim tam sonuca vardığımda gerekli açıklamayı yapacağım.

Çünkü basının olayı ele alışından rahatsız oldum.

Kafamızdaki tiplemelere hiç benzemiyorlardı.

1.50-1.55 boylarında, dört parmaklı ve parmakları çok uzundu.

Gri beyaz tenli, iki tane büyük gözleri vardı.

Bu gözler sevgi dolu, rahatlatıcıydı.

Bir mekandaydım. Omzumda bir el hatırlıyorum.

Yahu ne diyeyim, nerden selam edeyim:::)))

Bir kere neden Reyhan Karaca Hanım tercih ediliyor?

Uzaylılar dünyadan kaçıracakları insanlarda ne gibi kriterler arıyor acaba?

Şimdi Reyhan Karaca Hanım kaçırıldığına göre onun üstünden bazı sonuçlar elde edebiliriz herhalde…

Reyhan Hanım şarkıcı, kadın, 30 yaşında, güzel ve cazibeli…

Tamam. Uzaylıların hedef kitlesi belli oldu…

Kimler mi?

Ben değilim bir kere… Ne şarkıcıyım, ne kadınım, ne de 30 yaşındayım… Yani yırttım…

Bu kaçırılan cazibeli kadınları kerata uzaylılar ne yapıyor acaba?

Herhalde oturup izlemiyorlar… Mutlaka inceliyorlar ama neyini acaba?

Reyhan Hanımın neyi önemli ki kaçırıldı ve incelendi?

Neyse biz bir fıkra anlatalım ve bu uzaylı işini bitirelim…

Bir gün erkek ve dişi iki uzaylı dünyaya gelir.

Erkek uzaylı gemiden iner ve Temel'in yanına gider ve teklif eder:

Biz dünyalıların nasıl çiftleştiklerini merak ediyoruz. Değiş-tokuş yapalım mı?

Temel hemen katiyen olmaz der ama uzaylı bir şekilde ikna eder ve herkes odalara çekilir.

Temel’in eşi uzaylınınkini çok küçük bulunca; uzaylı kendi kulağını aşağı-yukarı-sağa-sola çekerek tüm ayarlar yapılır. Sabah olur.

Fadime ile Temel birbirlerine sorarlar ve Fadime der ki:

-Çok mutluyum, dün gece harika geçti, peki seninki nasıl geçti?...

-Ben hiç bir şey anlamadum. Uzaylı kadın kulaklarımı çekip durdu…:::)))

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/15 Kasım 2009/Burdur-Türkiye

7 Kasım 2009 Cumartesi

Deprem tahmincisi depremin yerini biliyor…


Siz değerli okuyuculara ilginç bulduğum bir konuyu aktarmak istiyorum.

Önce Kim diyelim?

Kadir Sütçü Bey…

Ne yapıyor?

Deprem tahmini…

Bir televizyon kanalında 3 gün önce bizzat izledim.

Ne dedi?

72 saat içinde Akdeniz’de Kıbrıs-Girit-Türkiye üçgeni içinde 4-5 arası büyüklükte deprem olacağı tahmininde bulundu.

Bugün sabah yani 72 saat içinde gelen haber nedir?

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü'nden alınan bilgiye göre, saat 05.13'te Akdeniz'de merkez üssü Antalya açıkları olan 4.4 büyüklüğünde deprem meydana geldi.

Böylece kulaklarımla duyduğum ve izlediğim Kadir Beyin tezi kanıtlandı.

Söz konusu televizyon programında deprem uzmanı jeoloji mühendisleri de vardı. Kadir Beyin söylediklerini dinlediler ama bilimsel bir temele dayanmadığı için kabul etmediler.

Kısaca Kadir Beyin, deprem tahmin tezini anlatayım.

Çıkış noktası meteorolojik bulut hareketleridir. Bulut-deprem ilişkisini tezinin ana eksenine oturtuyor.

Valla büyük buluşların en başta kabul görmediği insanlık tarihinin en belirgin gerçeğidir.

Kadir Beyin 10 yıllara dayanan gözlem ve mukayesesiyle ortaya attığı tezi üzerinde durmaya değer buluyorum.

Sizler de incelemek isterseniz sitesinin adresini aşağıda veriyorum:

http://www.dkos.org/

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/07 Kasım 2009/Burdur-Türkiye