25 Eylül 2011 Pazar

AKP ile PKK bilek güreşine başladı…


Kim kazanacak acaba? Tabi, kazanma göreceli kavramdır. Kaybeden gibi görünürsün ama kazanırsın… Aksine kazanır gibi durursun bir bakarsın kaybedersin…

Olabileceklere dair öngörümü aktarayım ki, ondan sonra ‘kim kazanacak, kim kaybedecek?’ senaryosunu daha kolay yazabiliriz…

Özellikle Ekim ayı içinde şehit sayıları daha da artacak tahminini yapabilirim… Yani çok daha kanlı günlere hazırlıklı olun derim... Günde 30-40 şehitlerin yaşandığı günler yakındır maalesef...

‘Düşük yoğunluklu savaş’ adlandırması yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak bir anda kontrolden çıkmış savaş hüviyeti kazanabilir…

Aynı gün hem Van’da, hem Şırnak’ta, hem Hakkari’de, hem Siirt’te, hem Diyarbakır’da, hem Batman’da çatışmalar yaşanırken; İstanbul, Ankara, İzmir metropollerinde patlayan bombalamalar eşlik edebilir… İşte o zaman hem savaşın ciheti, hem kimliği, hem de kazanım ibresi değişebilir…

Böylece ülkemiz bir anda kaos ve kaotik iklimin etkisi altına girebilir. Yönetilemez hale gelen süreç muhtemelen AKP hükümetinin de sorgulanmasına yol açabilir hatta istifası bile gündeme gelebilir... İletişim bu kadar zirve yaptığı dönemde büyük toplumsal olaylar patlayabilir…

Bu senaryo ışığında bilek güreşini kazanan kim olabilir? PKK mı, AKP mi yoksa beraberi mi? Son bir şık ise hepsi mi?

Benim bu senaryoda öngörüm şudur: İsrail, ABD desteğini alan PKK bilek güreşini kazanacaktır. Kuzey Irak’ta başlayan Kürdistan puzzle’nin Türkiye ayağı da tamamlanacaktır. Geriye Suriye ve İran kalacaktır. Bunlar için özel bir çabaya gerek kalmadan kendiliğinden Puzzle parçaları olarak ‘şıp’ diye oturacaklardır.

Peki, bu senaryo nasıl boşa çıkartılabilir?

Ya savaş, ya barış yolu kalmıştır. Savaş konsepti için sosyal, psikolojik ortam 20 yıl öncekinden çok farklıdır. AKP’nin ilan ettiği savaş seçeneği ölü doğmuştur. Neden mi? Çok neden vardır. Sizlere bir tek veri söyleyeceğim. Gerisini siz düşünün… ‘Savaşacak olan TSK’ya toplumsal güven endeksi yerlerde sürünmektedir.’

O halde tek seçenek olan barış için düğmeye basılmalıdır. Hem de hiç beklemeden hemen bugün basılmalıdır.

Böyle davranmazsak yukarıda bahsettiğim senaryo 2-3 yıl içinde gerçekleşir, en kötüsü yenilgi psikolojisiyle tam bir sosyal çöküş yaşanır.
Yine maalesef ABD ve İsrail tarafından 5-6 yıldır uygulanan ortak senaryo içinde Türkiye’yi kazığa oturtuyorlar… Bunun onlarca verisi anlayana vardır.

Bunun karşısında AKP’nin gelecek senaryosu kabaca nedir?

PKK her alanda mağlup olacaktır, yeni anayasa ve demokratikleşme eşliğinde yeni Türkiye’deki Kürtlere barış için zeytin dalı uzatılacaktır.

Bu senaryoya karşı hem içeride hem de dışarıda o kadar çok güç odakları var ki, saymakla bitmez…

Bence AKP hızla bu senaryoyu terk etmelidir. Aksi halde sıradan bir vatandaş olarak öngörüm maalesef ki, hem kendisi hem de ülke mahvolacaktır. 

22 Eylül 2011 Perşembe

Burdur İli Çeltikçi İlçesi iyi kandırıldı, bakalım Bucak İlçesi ne olacak?…


12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nden yaklaşık 5-6 ay öncesi bu laf siyasi propaganda malzemesi yapıldı.

Neydi o propaganda?

Burdur Cezaevi Çeltikçi ilçesine taşınacak.

Nasıl olacak bu iş?

Çeltikçi ilçesine büyük bir cezaevi yapılacaktır.

Ne amaçlanmıştır?

Çeltikçi ilçesine hem canlılık sağlamak hem de kalkınmasına katkı yapmaktır…

Peki, seçimlerden 3-4 ay geçince ne oldu?

Çeltik ilçesi out, Burdur merkez in!

Yani yatırım kararı Çeltikçi ilçesi yerine Burdur merkeze alındı.

Kim diyor bu resmi açıklamayı?

AK Parti Burdur Milletvekili Sayın Bayram Özçelik.

Peki, tam olarak ne diyor?

Konuya ilişkin yazılı açıklama yapan Burdur Ak Parti Milletvekili Bayram Özçelik Genel Müdürlüğümüz ve Başsavcılığımızın destekleri ile Burdur'a yeni bir yatırım yapılması sağlanmıştır. İnşaatın geçte olsa başladığını, inşaat kapsamında cezaevi alanı içinde 160 kişilik açık cezaevi, 3 katlı idare binası ve 2 atölyenin yapılacağını, inşaatın 400 gün süreceğini ve Burdur açık cezaevinin 1 milyon 881 bin TL‘ye mal olacağını…

Ne oldu Çeltikçi açık cezaevi lafı?

Havada kaldı. Hani ikaz etmesem canım yanmayacak. Bu projenin Burdur’a alındığını seçimlerden önce duydum. Çeltikçi’nin AK Parti İlçe Başkanı’nın kulağına kadar ilettim. Ama dinleyen kim?

‘Olur mu öyle şey? Bize söz verildi. İşte burada milletvekili adayı Hami Yıldırım Bey var, o da tekrar etti. Burdur Açık Cezaevi Çeltikçi’ye yapılacağını söyledi.’

Ben hep yazılı belgeyle ortaya çıkarım. İşte 02 Haziran 2011 günü yazdığım yazının linki aşağıdadır.


Bana o yazımdan dolayı birçok itirazlar geldi. Maalesef zaman beni haklı çıkardı. AK Parti Bucak Teşkilatı ve Milletvekili Hami Bey gereğini yapmazsa; yine maalesef Bucak’a yapılacak Polis Meslek Yüksek Okulu projesi de aynı akıbete uğrayacaktır. Bucaklı ve Bucak-sever olarak benden ikaz etmesidir. Gerisi iktidar partisinin bileceği iştir.

20 Eylül 2011 Salı

Toplum tepkisizleşti ama neden?



Geçen hafta içinde yerel bir gazetede ilginç habere rastladım. Neydi haber? Bucak ilçesine bağlı Kestel Köyü dağlarında orman yangını çıkıyor. İtfaiyeler ve orman yangın söndürme ekipleri müdahale ediyor. Köylülerden söndürme faaliyeti için gönüllü olmaları yönünde köy hoparlöründen çağrı yapılıyor. Sonra ne oluyor? Hiç kimse gitmiyor. Yani ‘bana ne’ diyor.
Bugün Ankara’da yapılan bombalı terör saldırısı sonrası 3 masum vatandaşımız ölüyor, onca masum insanımız yaralanıyor ya… Twitter üzerinden bir gazeteci arkadaşımız diyor ki, ‘ETA saldırısı sonrası Madrid örneğinde olduğu gibi terörü protesto eden 1 milyon Ankaralı yürümez mi acaba?’…
Bence yürümez ve ‘bana ne’ der…
Hatta çok iyi anımsıyorum, Silvan saldırısı sonrası bazı il ve ilçelerde terörü protesto mitingleri düzenlendi. Katılım o kadar cılız kaldı ki bazı ilçelerde yapılamadı bile…

‘Toplum tepkisizleşti ama neden?’ Kritik soru budur!

Sosyologlar, psikologlar mutlaka bilimsel temelli birçok teori ve gerekçe sunabilirler.

Sıradan bir vatandaş olarak gözlemlerim ışığında ‘neden’ sorusuna ben şöyle yanıt verebilirim. İnsanımızın aşırı derecede bireyselleşmesidir. Herkes ama herkes ‘gemisini kurtaran kaptan’ misali yalnızca kendini düşünmektedir. Duyarlı olduğu konular parasal felce maruz kalmıştır. Toplumun sinir uçları para makasıyla iyicene törpülenmiştir ve duyarsız hale getirilmiştir. ‘Bana ne’ imgesi ya da nidası bu tezimin vardığı zirve noktasıdır.

Örnekleme yapalım isterseniz…

-Arkadaş, bak şurada kaza olmuş

-Bana ne!

-Niye yahu?

-Arkadaş! Maaş alan doktor var, maaş alan polis var, gitsin baksınlar…

-Arkadaş, bak orada yangın çıkmış?

-Bana ne! Maaşlı orman yangın söndürme ekipleri var, itfaiyesi var, gitsin onlar ilgilensin arkadaş!

-Arkadaş, bak ülkemiz kan gölüne dönmüş, terör saldırıları artmış…

-Bana ne!

-Niye yahu?

-Arkadaş! Ben seçimde oy verdim, temsilci gönderdim ve hükümet ettim. Emrinde polis var, asker var, çözsün, bana ne!

-İyi de arkadaş, seni ne ilgilendirir?

-Yalnız kendim yani ben! Bu kadar haksız rekabet olsa da çalışmak, çok para kazanmak, ailemi doyurmak, çocuklarımı okutmak, araba almak, ev almak, kısaca ayakta kalmak… Gerisi fasa fiso işlerdir. Beni de hiç ilgilendirmez. Bana ne!

Bu örneklerini verdiğim duygu ve düşünceyle hareket eden toplumumuzda neredeyse yüzde 60-70 oranında insan vardır. Toplumun geri kalan yüzde 20-30 oranında insanımız da kendilerini cemaat ve tarikatlara teslim etmişlerdir. Tam biat ederler, asla bu konuları düşünmezler… Sadece askere, polise Allah yardımcısı olsun diye dua ederler, bir de ‘devletimize, milletimize zeval gelmesin’ derler…

Ben, yani sıradan bir vatandaş, eksik gedik olabilir ama kabaca Türkiye’de yaşayan büyük çoğunluğun fotoğrafını böyle çektim.

İster kızın, ister kızmayın, benim nazarımda ‘Toplum tepkisizleşti ama neden?’ sorusunun yanıtı böyledir. 

19 Eylül 2011 Pazartesi

Eminönü-Mahmut Paşa-Beyazıt-Sultan Ahmet-Sirkece-Eminönü-Kadıköy turu (Macera-4 ve son)

İsterseniz, bu bölüme başlamadan sizlere ilk 3 maceranın linklerini vermeyi uygun bulurum.




Belediye otobüsünde, zorlu yolculuğumuz Şişli’den başladı. Duraklardan inen-binenler, sıkışalım diyenler var ama hep bir sirkülasyon, yer değiştirme mevcuttur. Beyoğlu civarında inenlerin yerine oturma şansı nihayet bulduk. Hemen yan oturakta yaklaşık 1 yaşında bebek ve annesi de vardır. Yavrucak sıcaktan, havasızlıktan bunaldı ve zırlamaya başladı… Yavrumuzun ağlaması, sızlaması eşliğinde Mecidiyeköy-Beyoğlu-Karaköy-Galata Köprüsü ve Eminönü durağına yaklaşık 45 dakika sonra ulaştık.

Otobüsten indik ve derin bir oh çektik. Pet su ve sigara aldık ve Mahmutpaşa’ya tırmanmaya başladık. O ne kalabalık arkadaş, yaklaşık 2 metre genişliğinde sokaktan aynı anda yüzlerce insan aşağıya gidiyor, yüzlerce insan yukarıya çıkıyor. Tepemizde güneş yakıyor, aşağımızda kalabalık boğuyor, işte böyle bir hengamede adam biri elinde mavi renkli hapla yaklaşıyor:
-Abi, viagra var!
-Yok kardeşim!

Dedim ama içimden okkalı küfür de ettim. Niye mi? Yahu biz orada can derdindeyiz, adam da mal derdindedir… Bu halimizle sıkıntıdan karşımıza Marilyn Monroe çıksa bile bakacak durumumuz yoktur:) Mahmutpaşa’da ne var derseniz; ‘ne yok ki’ diye yanıt veririm… Aklıma ilk gelenler: Kırtasiye, giyecek, yiyecek, av malzemeleri, triko, oyuncaklar…

Neyse artık Beyazıt Meydanı’na ulaştık. İstanbul Üniversite’si girişin karşısında bulunan Beyazıt Cami’sinin gölgesine oturduk. Kocaman bir beze yazılmış ilan dikkatimi çekti. Ne diyordu ilanda? ‘Yeni kayıt olan öğrencilere Kuran’ı Kerim hediye ediliyor. İrtibat için telefon no…’

Mola ve sigaradan sonra Sultan Ahmet’e doğru devam ettik. İşte Çemberli Taş, Sultan Ahmet alanı derken uzun bir kuyruk gözümden kaçmadı. Yabancı turistler Ayasofya Müzesine ya da bizim tabirimizle Camisine girmek için bekliyorlar… Zaten Ayasofya’ya bakarsanız her tarafından Hıristiyan mimarisi akıyor ve belli oluyor. Sonra hemen karşısında Yerebatan Sarnıcı bulunuyor. Orası da turistlerin yoğun ilgi gösterdiği alandır. Yanlarından geçerek Gülhane Parkına geldik. ‘Hadi Topkapı Sarayı’nı gezelim’ dedik ama talihsizlik ya, kapalıymış o gün (Salı)… Gülhane Parkı içinde turaladık. Rahmetli Cem Karaca’nın ‘Gülhane Parkın’da ben bir ceviz ağacıyım’ sözü üzerine ceviz ağacı aradım amma her taraf kavak türü ağaçla doludur. Zorda olsa bir köşede ceviz ağacı bulabildim.
Oradan Sirkeci üzerinden Eminönü’ne geri geldik. Ne yapalım, ne edelim derken Kadıköy istikametine giden vapura bindik. Vapurdan Sarayönü ve Topkapı Sarayı’nı izlerken; bir inşaat faaliyeti gördüm. Galiba otel yapılıyor. Tam burna doğru… Ne diyeyim şimdi?

Vapurun kıç kısmında dururken enteresan bir durum yaşandı. Genç bir kız ve oğlan belli ki flört halindeler, sarılmışlar falan… 45-50 yaşlarında bir vatandaş cep telefonunu çıkardı ısrarla bunları çekiyor, hem de sürekli… En sonunda gençler rahatsız oldu ve içeriye girdiler. O meçhul adam da nedense çekimi bıraktı.
Neyse artık sağ-salim Kadıköy’e geldik. Çok yakın olan otobüs firmasından biletimizi aldık ve İstanbul’a vedalaştık. 

18 Eylül 2011 Pazar

İstanbul Ah İstanbul! Taksim-Mecidiyeköy-Cevahir Alış-veriş Merkezi (Macera-3)

Taksim meydanından şöyle bir turladık, AKM’yi ve The Marmara Oteli’ni fotoğrafladık ve Taksim parkında bir banka oturduk. Ben tabi otomatik olarak hemen bir sigara yaktım, ayak ayaküstüne attım ve keyfime baktım…

Bir müddet sonra kalktık. Park girişinde güvenlik maksadıyla duran polis beyden kısaca Taksim’e giren 4 yol hakkında bilgi aldık. Ver elini İstiklal Caddesine… Tabi önce Taksim heykelinin önünden geçiyorsunuz. Caddede 1 km kadar yürüdük ve geri döndük. Ne gördüm derseniz; valla Fransız Konsolosluğu’ndan başka ilginç ne yer ne de insan gördüm. Kafamda hayal ettiğim ya da ekranlara yansıtılan İstiklal Caddesi imajı yerle bir oldu:) Kim bilir ki, belki benim beklentim yüksekti ve farklıydı… Neyse biz tekrar metroya geldik, uzun uzadıya yürüdük, merdivenler indik ve Mecidiyeköy istikametine gitmek üzere metroya bindik. Bu arada ilgimi çeken metro istasyonu içinde yürüyen merdivenlerle giderken yürüyen insanlar görmek bana acayip geldi. Zaten merdiven yürüyor, bir de arkadaş merdivende yürüyor… Hızını herhalde 2 katına çıkarıyor:) Hayır, yürüyen merdivende düşmemek üzere zaten zor duruyoruz, adam bir de jet gibi çarpıp gidiyor… Arkasında tabakhaneye b.k mu yetiştireceksin diyeceğim ama yabancıyım arkadaş:)

Sağ salim kendimizi Mecidiyeköy’e attık. Saat 09.30 civarıdır. Daha doktor randevusuna 1 saat falan vardır. Ulan bir de tuvaletim gelmez mi? Nereye gideceğiz? Sağa bak olmaz, sola bak olmaz:) Aklıma Cevahir İş Merkezi geldi. Oraya vardık ki açılış 10’dadır. Neyse dışarıda yaktım bir sigara başladım beklemeye… AVM çalışanları önce giriyorlar ya… Onların da neredeyse tamamı son bir sigara içmek üzere benim civarımda duruyorlar… Dövmeli, künyeli kızlarımızın hepsi de maşallahı var, sigara içiyor:)

Bu arada Yunanca konuşan 2 yaşlı hanım vardı. Biraz kulak kesildim. Bir şey diyecektim ki, anladılar mı nedir, pat diye Almanca konuşmaya başladılar. Tam da bu sırada kapılar ziyaretçilere açıldı. Girdim, WC’ye gittim ve çıktım… Çünkü nasıl olsa, doktordan sonra öğle yemeği için tekrar buraya geleceğiz…

Kayınbiraderimin doktor işi bitti. Yaklaşık 1,5 saat sonra hem gezmek hem de karnımızı doyurmak üzere Cevahir AVM’sine geri geldik. 6.kata yani en üst kata çıktık. Fast-food cinsi sipariş verdim ve bekliyorum. Ulan yanımda yüksek topuklu, çekik gözlü ama sarışın bir bayan da duruyor. İçimden ‘kesin melez bu hanım, çünkü hem çekik gözlü hem de sarışın başka türlü olamaz’ dedim. Neyse bir tepsi geldi. Aynı anda birbirimize baktık. Sipariş aynı ama kimin? O şaşırdı ve gülümsedi, haliyle ben de aynı duyguda refleks gösterdim. Kasiyer arkadaş sonunda durumu açıklığa kavuşturdu. Meğer onunmuş, benim biraz daha beklemem gerekiyormuş. Çekik gözlü sarışın hanımın meğer hemcins arkadaşı varmış ve masada siparişi bekliyormuş. 2-3 masa beriye biz de oturduk ve yemeye başladık. Güneş gözlüğümün altında ara sıra çekik gözlü sarışına bakıyorum. O sırada arkadaşına altı kırmızı boyalı ve yüksek topuklu yeni ayakkabısını gösteriyor. Sonra ‘amannnn’ dedim ve yemeğime koyuldum. Yemek sonrası biraz mağazaları gezdik ve dışarı çıktık. Ne yapalım, ne yapalım derken otobüse binip Eminönü’ne gitmeye karar verdik. Büfeden 12 TL karşılığında 5x5 değerinde kart aldım. 10 dakika sonra Eminönü otobüsü geldi. Saat 1.30 civarıdır ve dışarısı sıcak mı sıcak, otobüs içi hamam mı hamam ve kalabalık mı kalabalık, artık itiş-kalkış bindik. Kartı okuttuk ve arkalara doğru sıkıştık.

Gerisi mi? Gerisi sonra… Neler mi var? Ohooo neler yok ki… Yazılarımı takip edin derim:)

17 Eylül 2011 Cumartesi

CHP, DÜN, BUGÜN VE YARIN…


‘CHP ne yaptı, bundan sonra ne yapacak?’ sorularına iletişim uzmanlarının, reklam ajanslarının teknik bir dille anlattıklarını tekrar etmeyeceğim. Pratik, anlaşılır ve net bir dille işin başka yönlerini ifade edeceğim.

33. Kurultay‘da Genel Başkan seçilen Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP adına önce olumlu katkılarını sıralamak isterim:

-İlk kez iktidarın yakın olunduğunu tüm CHP’lilere hissettirdi ve büyük şevk verdi.

-‘Yanlışın hasmı, dürüstlüğün dostu’ imaj ve sembol olarak toplumun geniş yelpazesinde ve CHP’liler nezdinde saygınlık elde etti.

-CHP Genel Başkanı’nın 20 yıldır hiç gitmediği il ve ilçelere Sayın Kılıçdaroğlu hem referandum hem de seçim kampanyası boyunca ziyaret etti. Elbette bu üstün çalışkanlığı ve özverisi tüm CHP’lilerin takdirini kazandı.

-Uzun yıllar çalıştığı devlet bürokrasini bilmesi, aynı zamanda CHP Grup Başkan Vekili olarak siyaseti bilmesi herkese güven telkin etti.

Gelelim olumsuz katkılarına… Maalesef CHP adına olumlunun çok daha üzerinde olumsuz katkıları vardır. Neler mi? Üzülerek işte sayıyorum:

-CHP lideri imajını kökünden bozdu.

-CHP Genel Başkan ağırlığını, ciddiyetini hem taşıyamadı hem de yanlış algı yarattı.

-CHP liderinin kararlığını hiç gösteremedi, hatta kararsızlığıyla anılır hale geldi.

-CHP liderine gösterilen ve duyulan saygınlığı duruş ve davranışıyla yok etti.

Peki, bugün genel başkanı başta olmak üzere genel merkez yöneticileriyle birlikte, ne durumdadır CHP?

Yine maalesef vahim bir noktadadır. CHP’nin içler acısı durumu, darmadağınık hali tüm CHP’lileri büyük ve derin umutsuzluğa sürüklemektedir.
Sayın Genel Başkanımız tam 16 ay oldu seçileli ama ben bile ‘artık CHP İstanbul İl Başkanı kimdir?’ bilemiyorum. 4 kez MYK değişti, 2 kez PM değişti, Ankara İl Başkanı kaç kez alındı, kaç kez atandı artık sayamıyorum bile… Antalya İl Başkanı gitti-geldi, gitti-geldi, gitti-geldi sanki tahterevalli oynandı… İzmir il başkanı alındı, yenisi atandı, tekrar alındı… ha keza aynısı Bursa’da yaşandı… Saydıklarım en büyük 5-6 il içindir. Diğerlerini anlatma gereğini bile duymuyorum. Hele ilçeler offf anam offf… Duyduğum ve okuduğum kadarıyla kirasını ve elektrik borcunu ödeyemeyen ilçe örgütleri varmış ve icralık olmuş… Çünkü şu anda örgütlerle uğraşacak kimsenin takati ve gücü kalmamıştır. Herkes can derdindedir. Yani Mayıs-2012 kurultayında alınacak pozisyon düşünülmektedir.

Ne olacak bundan sonra?

Herkesin birbirine sorduğu can alıcı soru tam da budur. Ne olacak bundan sonra? Bir kere Mayıs-2012 kurultayında mevcut CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu, ‘genel başkanlık denkleminde’ asla yoktur. Bu denklemin içinde Sayın Deniz Baykal da yoktur. Peki, kim vardır? Ya Umut Oran Bey olacak ya da halen Şişli Belediye Başkanı olan Mustafa Sarıgül Bey olacaktır. Tüm bunları nereden biliyorum derseniz; siyasi koku alma ya da 6.his olarak düşünebilirsiniz…

Mayıs-2012’den sonra CHP’de neler olacak?

Bir kere siyasi manifestosu yeniden yazılacaktır. Evrensel sosyal demokrasi ilkeleri CHP’nin yeni programında tam olarak yer alacaktır. Eski düşünsel paradigmalar bir daha inmemek üzere arşive kalkacaktır.

İkincisi muhtemelen Ekim ya da Kasım-2011 ayında yapılacak yeni tüzük kurultayı sonrası genel merkez yoklamasıyla milletvekili belirleme devri bir daha açılmamak üzere kapanacaktır. Yüzde 5 kontenjan haricinde 81 ilde önseçimle milletvekili adayları belirlenecektir.

Üçüncüsü İl ve ilçe kongrelerinde çok istenen ancak şimdiye kadar bir türlü gerçekleşmeyen çarşaf liste uygulamasına geçilecektir.

Kısaca değişimin ve yenilenmenin önünde kimse duramamıştır, duramayacaktır. Dünya siyasi tarihimiz bu kuralı kaç kez kanıtlamıştır.

16 Eylül 2011 Cuma

İstanbul Ah İstanbul! Taksim-Mecidiyeköy (Macera-2)

Bu yazıyı okumaya başlamadan önce ilkini okumanızı şiddetle öneririm. Linki hemen veriyorum:


Mecidiyeköy-Taksim arasındaki yolda, şafak vaktinde, mecburi yürüyüş yapıyoruz bir yerde.. Hani insanlar olmayacağına aklı kestiği zaman ani kararlar veriri ya.. Ben de öyle yaptım. Kayınbiradere döndüm ve:

-Arkadaş! Biz hemen geri tornistan yapalım. Çünkü yayan Taksim alanını mümkün değil bulamayacağız.

Aynı yoldan ama karşı kaldırımdan geri dönüş yaptık. İşte vitrinlere baktık ve dudak uçuklatan fiyatlara şaştık, kaldık… Mecidiyeköy meydanına yakın küçük bir parka geldik ve bir banka oturduk. Bazen insan sesine benzettiğim gökyüzünde martıların garip ötmeleri duyuyorum, güvercinlerin yenice uyandıklarını ve yiyecek kırıntısı aradıklarını görüyorum, onların enstantanelerini beraber yaşıyorum…

Bizim oturduğumu bankın tam karşısında adını unuttuğum bir bar vardı. Önünde son model cipler park etmiş ve sahiplerinin çıkışını bekliyordu… Bir vatandaş çıktı ve taksiye bindi, gitti. Aklımın ermediği ise sabah 07.00’a kadar barda ne yapılır?

Daha 1 saat öncesine kadar yaşam hortumundan hiçbir şey akmazken şu sıralar tazyikli olarak insan akmaya başladı… Yaşlılar, gençler, kızlar, kadınlar, çocuklar kısaca herkes pür telaş içinde bir yerlere yetişmeye çalışıyorlar artık… Servise koşanlara mı bakarsın, metroya hücum edenleri mi ararsın, otobüslere sıkışanları mı sorarsın velhasıl hiç kimsenin acelesinden dolayı gözünün önünü görecek hali yoktur.

Kayınbiraderime döndüm: ‘Hadi arkadaş, biz de kahvaltımızı yapalım, ondan sonra tekrar karar alalım…’ dedim.

Yakındaki büfeden Milliyet gazetesi aldım ve çok moda olan simit saraylarının birinin içine daldık. Sabah kahvaltımın vazgeçilmez öğeleri zeytin ve haşlanmış yumurta olmasına rağmen simit, krape peynir ve çay aldım. Sonradan fark ettim ki, simit sarayı içinde ama karşı vitrinde hepsi vardır. Tuh, muh dedimse de artık mevcutla yetindim. En sevdiğim anlardan olan ‘hem gazeteye göz atma, hem de kahvaltımı yapma’ eylemi başarıyla ifa edildi. 

Neyse bir müddet sonra kalktık ve dışarı çıktık. Ne yapalım derken metro yazısının olduğu bölüme yöneldik ve merdivenlerden indik. Taksim’e gideceğiz ve doğru yerdeyiz ancak ne bilet, ne jeton, ne de kart var… Karşımızda makineler var. Kağıt para ya da demir para atıyorsun sana jeton veriyor. Birisini izledim. Ben de aynısını yapmak üzere makine karşısına geçtim. 5 TL kağıt parayı attım. 2 jeton istedim. Ulan hem 2 jeton verdi hem de 1 TL para üstü iade etti… İçimden valla bu makine bir çok insandan daha zeki diye mırıldandım… Jetonu attık, turnikeyi geçtik. Taksim’e gidecek metroya bindik. Bizim yayan gitmeye çalıştığımız Taksim meğer ne kadar uzakmış. Önce Osmanbey durağı sonra Taksim durağı derken neredeyse 10-15 dakika geçti. Taksim’e vardık.

Neler mi oldu? Devamı gelecektir… Beni izleyin derim…

İstanbul Ah İstanbul! (Macera-1)


İstanbul’a ani gidişimi ve dönüşümü şimdi yazı diliyle anlatmaya çalışacağım…

İstanbul’da varacağımız nokta Şişli-Mecidiyeköy olup kayınbiraderimin doktor randevusu 10.00 civarındadır…

Buraya kadar güzel!

Neyse Burdur ili Bucak ilçesi hareket noktamız olup otobüs şirketinden bilet temin edilecektir.

Kayınbiraderim ısrarla Bucak-İstanbul arası yolculuk süresinin 12 saat civarında olduğunu söylerken ben de ısrarla 10 saat ve aşağısı dediysem de kabul görmedi…

Sabah 07.00’da İstanbul’da olmayı varsayan öngörü doğrultusunda akşam 19.00’da Bucak’tan binilecek otobüse biletler alındı.

Ama ben varış zamanı konusunda hep yanlışlık olduğu kanaatini hem içime hem de dışıma defalarca ifade ettim.

Velhasıl otobüse bindik. İşte Burdur-Afyon-Kütahya-Sakarya derken İstanbul’a ulaştık.

Bilin bakalım, saat kaçtır?

Otobüs firmasının İstanbul/Alibeyköy tesislerine tam 04.30’da indik. Her yer karanlık, daha şafak bile sökmedi…

Ulan işe bak dediysek de yapılacak bir şey yoktur. Servis hazır. Bizi Şişli-Mecidiyeköy meydanına jet gibi götürdü. Sudan çıkmış balık misali uykusuz, sersem vaziyette Şişli-Mecidiyeköy bizi ağırlamaya başladı…

Yahu sokaklar bomboş, herkes derin uykuda, trafik bile yok denecek kadar tek-tük, o saatte Şişli-Mecidiyeköy sanki bize emanet edilmiş gibi duruyor…

Apartmanların şişman ve bakımlı kedileri bile mağrur ve kendini beğenmiş halleri beni hasta etti:)

Ne yapsak, ne etsek derken; Taksim levhasını izlemeye karar verdik. Sabah 05.30 civarıdır ve hafif baliciler korkusu da duyulmaktadır. Ha yürü bakalım, ha yürü derken müze haline gelmiş Atatürk’ün evi yanımızdadır. Zaten bu Şişli'deki evi tarih bilgilerimden anımsadım. Sabahın körü olduğu için ziyaret etmek mümkün değildi. Yaklaşık 1 saattir yürüyoruz ama Taksim’in daha T’si bile görülmemektedir.

Devamı gelecektir… Beni izleyin derim…
NOT: MACERA-2 AŞAĞIDAKİ LİNKTEDİR.


http://omerozdamar.blogspot.com/2011/09/istanbul-ah-istanbul-taksim-mecidiyekoy.html


PKK-Türkiye gizli müzakeresi…


2-3 gündür gümbürtü kopartan, PKK-Türkiye arasında yürütülen gizli müzakerelerin ses kaydı bomba gibi siyasi arenaya düştü.


Yukarıdaki kaynak internet sitesinde iddia edilen gizli müzakere ses kaydının tam metni verilmiş. Yaklaşık 10 sayfayı bulan yazıyı dikkatlice okudum.

Öncelikle metnin içine geçmeden ilk izlenimlerimi paylaşmak isterim. Bir kere gizli müzakerenin ses kaydı nasıl sızdırıldı, kim sızdırdı, kim kayıt etti, yürütülen müzakereler kayıt altına alındı mı, alındıysa kim aldı, Dicle Haber Ajansı’nı önce hackleyip sonra bu ses kaydı kaydını kim verdi? Bu sorular yanıtlanmaya muhtaç durumdadır bu bir…

Peki, işin özü nedir?

Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı (Bugünün MİT Müsteşarı), MİT Müsteşar Yardımcısı, Yabancı Ara Bulucu, PKK Avrupa Sorumlusu, PKK koordinatörü Norveç’in başkenti Oslo’da 5 kez toplanmışlar ve müzakere yürütmüşler. 6.toplantı ise Kandil’de olması planlanmıştır.

Buraya kadar iddia edilen ses kaydından anlaşılan budur.

Sonra başka ne gibi bilgiler var?

Bu müzakereler Sayın Başbakan’ın bilgisi dahilinde yapılmıştır ve PKK tarafının talepleri bizzat Sayın Başbakan’a iletilmiştir.

İmralı-Avrupa-Kandil-BDP arasında mesaj trafiği sağlanmıştır. Eğer Habur girişimi başarılı olsaymış ardından çok daha başka gelişmeler yaşanacakmış. Mesela Öcalan’ın ev hapsi gibi… Ancak Habur görüntülerine halkın tepkisi ve oy kaybı karşısında AK Parti siyasetinin, Kürt açılımı konusunda hemen frene basması meğer bundanmış.

Gelelim metnin içinde ilginç bulduğum diyaloglara…

- Sabri Ok:
Bizim güçler her tarafta var onu söyleyelim. Türkiye’nin her tarafında var, Karadeniz’de de var, Toroslar’da da var.

- Hakan Fidan:
Bu hafta İçişleri Bakanı da parti yetkilileri ile görüşecek bütün bunların hepsi kamuoyunda bizleri zor duruma düşürmeyecek bir modelite icat edip problemi karşılıklı çözme yönünde atılan adımlardır.

- Afet Güneş:
Ama o işte silahla çözülmeyecek. Silahın evet kabul ediyorum belli bir işlevi vardı ve bugüne kadar bir şey getirmiştir.

Afet Güneş:
Habur bizim iki buçuk senedir neredeyse yürüyen tüm ilişkilerimizin Ankara’dan başlayarak söylüyorum özelde kırılma noktasını oluşturdu. Gelenler yeteri kadar eğitim almamışlardı ve ne amaçla geldiklerinin bile farkında değillerdi. Adeta bir siyasi gösteriye dönüştürüldü. Burada sizin de çok iyi bildiğiniz gibi hukuk ihlal edildi. Her şey yok edildi. Amaç size verilen bir takım sözlerin tutulmasıydı. Tabi burada belki başta konuştuğumuzdan farklı olan gelişme şuydu. Şimdi gruplar geldiğinde kıyafet filanda birşey katmak istemiyorum yalnız kitlenin içerisinde çok provokasyona açık kişiler vardı. Yani şu beklenti vardı bunlar gelecekler tutuklanacaklar kapıdan tutuklandıktan sonrada bir takım hareketler geliştirilecek. Bunun alt yapısı hazırlandı orada. Biz bunları gözlemledik şimdi üç kişi tutuklanacak ve sürekli bu şayiha yayılıyordu aralarında. İşte içlerinden galiba üçü tutuklanıyormuş şimdi dördü. Ondan sonra böyle bir kitleselleşme bir tepki geliştirmek için tepki koymak için öylesine bir organizasyon vardı ki.

Afet Güneş:
Devlet size çok büyük bir fırsat yaratmış durumda. Sizin karşılıklı olarak birbirinizle iletişim sağlamanızı dolaylı dahi olsa fikirlerinizi birbirinize yansıtmanızı yazışmanızı çizişmenizi onlar üzerinden karşılıklı görüş teatilerinde bulunmanızı sağlıyor
.

Afet Güneş:
Yani bu neresinden bakarsak bakalım çünkü çözümün parametreleri içinde işte basit bir takım taleplerden anayasa değişikliğinden öcalanın serbest bırakılmasına kadar çok geniiş bir skala var. Talepleri şöyle bir göz önüne getirdiğimiz zaman çok geniş bir skala var. Bunların üç ayda beş ayda sekiz ayda bir senede tamamlanabilmesi söz konusu değil.

Mustafa Karasu:
Sabri arkadaş izah etti bende o çerçevede bazı şeyler söylemek istiyorum. Biz belki birinci oslo görüşmesinde olmadı ama ikinci oslo görüşmesinden sonra hep şunu söyledik. Artık esas konulara girmemiz gerekiyor. Güven artırıcı önlemler yapılıyor işte biz ateşkes ve tek taraflı eylemsizlik kararı alıyoruz. Türkiyede bazı şeyler yapılacak kürt sorununda adım atılacak deniyor bunlar hep söyleniyor. Sonunda dördüncü osloda daha somut bir karara gidilerek önderlik yol haritası verecekti ve bunun üzerinde neler yapılacagı konusunda müzakere edilecekti. Bu konu dördüncü osloda var. Şimdi biz buraya gerçekten beşinci osloya müzakere için geldik.

Hakan Fidan:
Türkiye’deki siyasi rejimi ve şartları dikkate aldığımız zaman şu an hiç kimsenin özellikle sayın başbakanın çıkıp böyle bir şeyi ifade etme şansı yok. Ama şunu herkes bilir burada olumlu bir şey varsa sizin katkınız olmadan olumlu hale gelmeyeceğini biz hepimiz biliyoruz.

Şimdi işin en zor yanına geldi. Nedir o? Yorum ve düşünceme…

Valla bağırsakta, çağırsakta bu iş böyledir. 30 yıldır halka tarif edilen ve algılatılan PKK ile barış için masaya oturmak artık kaçınılmaz olmuştur. Ben olsaydım bu süreci işletirken daha açık, daha şeffaf davranırdım. Hatta ‘PKK ile barış yapmak üzere müzakere yapılsın mı, yapılmasın mı’ diye tek soruluk halk oylaması bile yaptırırdım bu iki...

Ne oldu şimdi?

Risk alamayan daha doğrusu iktidarı bırakmak istemeyen AK Parti hükümeti, filmi başa sardı. Sayın Başbakan, ‘görüşme yoktur, bunu ispatlamayan şerefsizdir’ sözlerinin altından nasıl kalkacak; tam bir muammadır. Bu da üç…

Hangi siyasi parti olursa olsun; PKK ile barış müzakeresi yaparsa ve bunu kamuoyuna deklare ederse sonuç bellidir. İktidar gider! Bu da dört…

AK Parti, kim ne derse desin bu konuda büyük kumar oynamıştır ancak tüm birikimlerini masaya yatırıp rest çekememiştir. İktidarın cazibesi yüzünden kaybettiklerine razı olup masadan kalkmıştır. Bu da beş…

İşin kötü yanı ise artık AK Parti bu barış misyonunu tamamlamıştır. PKK ile barış ancak başka bir iktidarla mümkün olacaktır. Bu da altı…

Başka da söylenecek, yorumlanacak bir husus benim nazarımda kalmamıştır.

Bizi ufukta çok daha sıcak günler, çok daha çatışmalı saatler beklemektedir…

12 Eylül 2011 Pazartesi

AK Parti, Türkiye’yi nereye götürüyor?


Dün akşamüstü arkadaşımın sünnet düğünü vardı ve erkenden gittim, bir kenara oturdum, izledim, muhabbet ettim, falan filan…

Derken gözümü bir resim karesi takıldı. Tekerlekli sandalyede oturan 13-14 yaşlarında bir genç ve ebeveynleri…

Gencimizin yüz mimikleri, ağız hareketleri, el-kol çırpınışları tamamen istem dışı olup; gelişigüzeldir… Beyin ana santralı, vücudun bazı organlarına artık komuta edemiyor ve bazı organları da kendi halinde davranıyor…

Türkiye’nin 2011-Eylül ayında çektiğim; siyasi panoramik fotoğrafında benzer durum saptadım.

PKK konusunda, Türkiye’nin daha doğrusu AK Parti iktidarının benzer hastalıklı refleksleri saptanıyor… Ana kumanda ile bağlantı çoğu kez kopuyor. PKK konusunda izlediği siyasetin harmonisi bir türlü kurulamıyor. Bir bakıyorsun; İmralı görüşmeleri, bir bakıyorsun; Kürt açılımı, bir bakıyorsun; Habur atağı, bir bakıyorsun; Kürt aydınlarla, siyasetçilerle çözüme yönelik temaslar… Sonra bir bakıyorsun; hepsi pat diye kesilmiş, bambaşka bir yöne kaymış… Yani burada uzun vadeli stratejik bir planlamadan söz edilmez. Günübirlik politikalar üretiliyor ve uygulanıyor. O zaman da ana kumanda organlar üzerinde kontrolü kaybediyor, bazı organları gelişigüzel hareket etmeye başlıyor, tabi savruluyor… Daha açık söylersem; diyelim ki, PKK ile dişe diş, kana kan mücadele edilmeye karar verildi. Bu karar pat diye uygulanamaz. En az 1-2 yıl hazırlık evresi yaşanır. Kararın uygulanması için her türlü malzeme, araç-gereç, personel tedarik edilir, ondan sonra uygulamaya geçilir…
Daha 3 ay öncesine kadar tüm planlamaların silahların susması ve barış üzerine yapılırken ve işlenirken ani bir kararla; silahlı PKK’nın yok edilmesi gibi bambaşka bir konsepte geçildi. Ondan sonra gariban askerlerimiz darbe üstüne darbe yiyor, Hakkari şehir merkezi ve ilçeleri kontrol edilemiyor… Eheee ne oldu şimdi?

Neyse başka bir konu benim kafama kurcalıyor… Geçmişte Kürt asıllı bilinen Sayın merhum Özal hem hükümet hem de Cumhurbaşkanlığı yaptı ama hiçbir muhalefet kalkıp; sen Kürtsün, sen şu mezhepsin demedi… Ama 2011 yılında bu söylemin kullanılması hem çok ayıp, hem de manası yoktur… Ana muhalefet liderine, önce seçim meydanlarında, sonra günümüzde hala ‘sen hem Kürtsün hem de Alevisin’ denmesi bu ülkenin geleciği adına çok büyük talihsizliktir.
Kim söylüyor?
AK Parti Genel Başkanı ve bu ülkenin Başbakanı… Müthiş yanlış ve irrite edici bir ifadedir. Peki, bu ifade karşısında kendisini hem Kürt hem de Alevi görev vatandaşlarımız ne hisseder arkadaşlar? Dilim varmıyor söylemeye bile… Belki Sünni mezhebinin oylarını tulum çıkarabilirsin ama ülkenin giydiği tulum bütün kalmaz… Çok tehlikeli laflar bunlar…

Şimdi İsrail konusunda yine tamamen dinsel ve mezhepsel yaklaşımla ana kumanda dışında dış siyaset refleksi gösteriliyor… Tamam, ülkemizde yaşayan yüzde 80-85 oranında Sünni mezhebi vardır ve bu tavrı alkışlar, hatta yüzde 60 oya da devşirir ama gidilen yol, yol değildir… Ülkemiz karanlık ve derin sularda yüzdürülmeye çalışılıyor… Ben sıradan vatandaş olarak çok korkuyorum. Neyden? Ülkemiz hızla akıl rayından çıkıyor ve kontrolsüz olarak ilerliyor… Aman boğulmayalım…

8 Eylül 2011 Perşembe

Bucak Belediyesi İmar Komisyonu ve kafama takılan sorular…


Bugün fotoda gördüğünüz inşaatın reklam ve tanıtım tabelasını çektim. Çok ilginç bir kümeleşme saptadım.

Fotoğrafa geçmeden önce edindiğim bilgiler ışığında Bucak Belediye Meclisi İmar Komisyonu Üyeleri’nin isimlerini vereyim:

-Ertuğrul Karabay, (İnşaat Mühendisi)
-Muzaffer Yanıkara, (Harita Mühendisi)
-Ayşe Coşkun, (Mimar)
-H.Yalçın Meçikoğlu (İş adamı-Bucak Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı)
-Mehmet Erk (Makine Mühendisi)

Buraya kadar her şey güzel ve uygundur…

Başka bir yerde büyük bir inşaat daha yapılıyor. Merak ettim, gittim, onun tabelasına da baktım, yine inşaat mühendisi aynı kişidir.

Şimdi işin 2 yönüne de bakacağım. Sonra düşüncemi paylaşacağım.

Belediye Meclis Üyesi seçilmiş bu insanlar elbette ekmek paralarını kazanmaya devam edecekler. Yani inşaat mühendisi, mimar, makine mühendisi elbette proje çizecekler ve para kazanacaklar… Gayet normal, gayet makul, gayet legal…

Buraya kadar her şey güzel ve uygundur.

Şimdi işin cafcaflı yanına geldik. Empati yapmayı çok severim. Fikirlerimin, düşüncelerimin oluşmasında hep kendimi karşı tarafın yerine koyar, öyle yazarım.

Diyelim ki ben inşaat patronuyum, taşeronuyum yani Bucak İlçesinde şöyle 10-20-30 daireli apartmanlar dikeceğim.

Ne yaparım?

İyi bir inşaat mühendisi, iyi bir mimar ararım. Bu kişiler hele bir de inşaat izinlerini alacağım belediye meclis üyesi ise offf pek güzel ve pek yerinde karar olur. Hele bu kişiler bir de belediye meclisine görüşülmek üzere sunulan inşaat projelerinin; son haline getirilen imar komisyonu üyeleri ise tadından yenmez artık… Rasyonel düşünen bir girişimci asla başka inşaat mühendisi aramaz, başka mimar aramaz… Yine söylüyorum; ben olsam da aynısını yaparım. Çünkü biliyorum ki benim inşaat projem hiç ama hiç aksamadan yürüyecektir ve sorunlar tıkır tıkır çözülecektir.

Çare için önerilerim:
Hele imar komisyonuna seçilen inşaatla ilgili mühendislerin görev yaptığı süre boyunca yani 5 yıllık gelirleri makul oranda belediyece ya da devletçe ödenmelidir. Sadece gelen inşaat projelerinin uygunluklarını kontrol etmelidirler. Böylece belediye meclisinde, imar komisyonunda bulunmayan diğer inşaat mühendislerinin, mimarlarının haksız rekabete maruz kalmaları önlenmelidir. 
Aksi halde imar komisyonu 5 kişidir. Bunların 3’ü fotoda görülen inşaat projesinde görev almışlar. Sonra bu projeye aynı kişiler uygunluk görüşü vermişler. Oldu mu şimdi? Kimse kimseyi kandırmasın arkadaşlar, kral çıplaktır. Bana göre, benim düşünceme göre bu durum ne etiktir, ne adaletlidir, ne de ahlaklıdır.

Ha tüm bu görüşümü açıkça, net ifade ederken asla suçlama, itham söz konusu değildir. Hani ben olması gereken ideal durumu tarif etmeye çalışıyorum. Aslında bu duruma öncelikle Bucak’ta çalışan diğer inşaat mühendislerinin, diğer mimarların çare bulması gerekir ya, o da ayrı bir meseledir.

Şuna da peşinen hazırım. Bir yetkili çıkar ve der ki: ‘Arkadaş! O işler senin dediğin gibi olmuyor. Usulü ve yolu şöyledir, bu da hakkaniyetlidir’
Valla o zaman çok sevinirim. Sıradan bir vatandaş olarak böyle bir kaygıdan kolayca da kurtulurum.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Deniz Feneri Davası…


Bu meşhur Deniz Feneri davasında gelinen son evreyi ve davanın özetini herkesin anlayabileceği basitlikte anlatmaya çalışacağım…

Yılan hikayesine dönen ancak seçimden sonra zoraki de olsa soruşturma için düğmeye basılan ve Eski RTÜK Başkanı başta olmak üzere Kanal-7 Yöneticilerinin tutuklanmasıyla sonuçlanan davada ilk etap sona ermişti…

Bence davada en kritik aşamaya gelindiği zaman siyasilerden müdahale gelmiştir.

Neydi o aşama? Dava süreci işlerken kim kime, telefonla bilgi veriyor?

‘Deniz Feneri Derneği, Aytaç Firması, Kırıkkkale Belediye Başkanı’ tüzel ve özel kişilere uzanınca benim kanaatime göre 3 savcı görevden alındı.

Neden mi?

Sıkı durun şimdi! Kırıkkale Belediye Başkanı hangi partiden?

AK Parti,…

Peki, Kırıkkale Belediye Başkanı ile ne alakası var?

Yine sıkı durun şimdi! 2001-2003 yılları arası Aytaç Firması Genel Müdürlüğü’nü şu an Kırıkkale Belediye Başkanı olan Veli Korkmaz yapıyordu. 

Farkındaysanız asla kimseyi itham etmiyorum. Sadece davanın daha anlaşılır olması için örneklemeler yapıyorum.

Neyse esas Sayın Adalet Bakanı’nın, 3 savcının görevden alınmasıyla ilgili gerekçeleri geldiğimiz zaman şok olacaksınız.

Neden mi?

Hadi olayı daha somuta indirgeyelim. Deniz Feneri davasında gözaltına alınan ve tutuklanan kişilerin mal varlıkları üzerine savcılar; ihtiyati tedbir konması için mahkemeye talepte bulunuyor. Asliye Ceza Mahkemesi de bu taleplerin bir kısmına izin veriyor.

Size kafanızda şablon oluşsun diye örnekleme yaparsam: hem evine, hem özel otosuna, hem de şirket hisselerine tedbir isteniyor. Ancak mahkeme sadece hisselere koyuyor. Savcılarımız da dava süreci işlerken gelişmeler ışığında bilahare mahkemeden talepte bulunmayı saklı tutmak kaydıyla kendi inisiyatifleriyle evlere ve özel otolara da ihtiyati tedbir kararı koyuyor.

Kıyamet de bundan kopuyor. Eski RTÜK Başkanı HSYK’ya avukatları vasıtasıyla şikayet ediyor. Jet hızıyla müfettişler görevlendiriliyor, tabi Adalet Bakanımızın onayıyla… jet hızıyla soruşturma yürütülüyor ve jet hızıyla 3 savcımız görevden alınıyor…

Yani savcılarımıza yöneltilen kusur budur:
Mahkeme kararı olmadan söz konusu tutuklu kişilerin başka mal varlıklarına neden tedbir kararı aldın?...

Şimdi bu gerekçe görevden alınacak kadar vahim bir kusur mudur? Bence değildir. Avukatlar aracılığıyla asliye ceza mahkemesi başvurulur ve mahkeme kararı olmayan tedbir kararı kolayca kaldırılır.

Benim düşünceme göre bu basit gerekçeden dolayı sacılar görevden alınmış değildir. Aytaç Firması ve Kırıkkale Belediye Başkanı davanın içine çekildiği için gümbürtü kopmuştur. Ha ben bilemem, suçludur, suçsuzdur… Ona karar verecek olan mahkemelerdir. Benim dikkatimi çeken siyasetin neden yargıya müdahil olduğudur? 12 Eylül referandumuyla yargıyı bağımsız yapalım derken sanki yağmurdan kaçarken doluya yakalandık gibime geliyor…

Bu Deniz Feneri davası daha çok konuşulur, daha çok bana yazı yazdırır…

Bakalım, bundan sonra neler olacak? Hele şu TBMM’de açılsın esas patırtı o zaman kopacak…

4 Eylül 2011 Pazar

Sayın Başbakan Erdoğan’a açık mektup…



Bu işlerde yanlışlık var diyecek bir babayiğit aranıyor ama nedense bulunamıyor… Neyse sıradan bir vatandaş olarak ben Don-Kişot’luk yapayım bari…

Ey AK Parti Hükümeti!

Bu nasıl iştir?

Her gün şehit haberlerinden bıktık, usandık…

Daha 3 ay önce oy toplarken; ‘İmralı görüşmesi var, Kürtlerin ileri gelenleriyle temas var, gizlice Kandille irtibat var’ dendi ve bu halk yüzde 50 oranında oy verdi, iktidara getirdi…

Eheee ne olacak şimdi?

Halkın ‘’terör bitecek’ beklentileri boşa mı gitti?

Gaz almak için sınır ötesi hava taarruzu da bitti, eheee ne olacak şimdi?

Hani Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan, bu işi şıp diye bitirecekti?

Ben anladım.

Neyi?

PKK olmadı ama bize İsrail yemeği verecekler…

Eh yerseniz…

Arkadaşlar, bu yöntemle PKK bitecek olsa 30 yıldır bitmez miydi ey AKP?

Ama girdi artık bir yola… Hem de geri dönüşü olmayan bir yola…

Hadi yandaşları anlıyorum, ama bu liberal demokratları anlamakta hakikaten zorlanıyorum. Yazık hem de çok yazık! Hele Doğu Ergil Hocamız düşüncesini resmen inkar ediyor ve gidilen yolun yanlış olduğunu söyleyemiyor…

Yahu bu ülkede hiç mi aklı-selim kalmadı? Bu işlerin böyle çözülemeyeceğini kimse yüksek sesle ifade edemez mi? Bizim hafızamız bu kadar mı minimize oldu? 5 yıl önceyi, 10 yıl önceyi, 15 yıl önceyi ne çabuk unuttuk… Dindarları da bu milliyetçilik girdabına soktular ya… Pes yani, aşk olsun!

Bakın arkadaşlar! Gazze’yi kurtaracağız derken kardeşliğimiz, toprak bütünlüğümüz elimizden altından kayıp gidecek… Yahu bu öngörünün gelecekte yaşanma olasılığını kimse Sayın Başbakan’a söylemez mi hiç?

Gelecek ay Gazze’ye gideceğine; gitsin Tunceli’ye, gitsin Hakkari’ye, gitsin Şırnak’a… Yapmayın arkadaşlar! Yanlış yoldayız. Bu yol hem çıkmaz hem de sonu felakettir…

Benden bir sıradan vatandaş olarak söylemesi, artık nihai karar AKP hükümetinindir…

3 Eylül 2011 Cumartesi

İsrail ile Türkiye satranç oynuyor ve Türkiye şah çekiyor…



Türkiye tarafı, şimdiye kadar doğrusunu söylemek gerekirse hamleleri ustaca yapıyor…

Nasıl mı?

Büyükelçi 3 gün içinde ülkeyi terk edecek deniyor yani İsrail’e artık rest çekiliyor, tam bu sırada ABD’ye yeşil ışık yakılıyor… Tamam, füze ve radar sistemini Türkiye’ye kurabilirsin deniyor…

Satranç oyunu malumunuz uzun soluklu, düşünce ağırlıklı, strateji ufuklu oynanır ve ulaşılacak sonuçlar kesindir; ya yenersin, ya yenilirsin ya da pat olur yani berabere kalırsın…

İşin doğrusu 2009 yılı, Davos Zirvesi’nde çekilen ‘one minute’ ifadesiyle başlayan satranç oyunu başarıyla 2011 yılı Eylül ayına kadar getirilmiştir… Diplomatik dengeler gözetilmiş, İsrail’in uluslararası alanda elinin daha güçlü hale gelmesi bir şekilde önlenmiş ve nihayetinde ‘şah’ çekilmiştir.

İsrail iç politik durumu da çekilen şaha karşı hamleler konusunda çok elverişli değildir. Çünkü 3-4 parçalı partiden oluşan bir koalisyon hükümeti, karar almada zorluk çekmektedir. Üstüne üstlük halk nezdinde oldukça itibar ve güven kaybetmiştir. Karşısında ise tam aksine yüzde 50 oy oranıyla geniş bir halk desteği olan AK Parti hükümeti vardır.

Peki, Türkiye’nin ‘şah’ diyerek meydan okuması İsrail tarafından nasıl okunacaktır? Tamam, oyunu kaybettim mi diyecektir?

Bence kesinlikle hayır! Tam aksine daha da bilenecektir. Türkiye’nin zayıf karnı olan PKK tarafına daha çok sarılacaktır, daha çok yumruk sallayacaktır. Gerekirse Türkiye ile savaş hali bile ilan edebilecektir.

İsrail uçakları gelip; Anadolu’da bombalama yapabilir mi?

Valla, çılgınlıkta sınır yoktur. Her şey olabilir… Akdeniz’de sivil askeri gemilerimize saldırabilir… Çünkü bu satranç oyununda çekilen ‘şah’ hamlesine başka türlü yanıt verilmez. Çok derin kriz çıkacak ki araya BM’ler girsin, başka ülkeler girsin ki yeni bir başlangıç sağlansın…

Zaten halihazır durum ona işaret ediyor. Çünkü ülkeler arası savaş haline geçmek için önce diplomatik misyon sahadan çekilir, sonra ilk ateş beklenir…

Türkiye, PKK ile savaşacak, Suriye ile savaşacak, bir de İsrail ile savaşacak… Savaşabilir mi?

Savaşır…

Kazanabilir mi?

Savaşın sonucunu hiç kimse kestiremez…

Bu bir felaket değil midir?

Ona halk karar verecektir…

1 Eylül 2011 Perşembe

Eylül Ayı Sendromu…


Bayramlar geçti, yaz geçti, aşk geçti, sıcak geçti… Nedense öteden beri Eylül ayını sevmem, sevemem de…

Bir de Eylül ayı telaş ayıdır aslında… Okul telaşı, kayıt telaşı, ev bulma ve yerleşme telaşı, kışlıkları hazırlama telaşı, yaz aşklarını diğer mevsimlere taşıma telaşı::) mesela yani…

Velhasıl nevrotik hatta mavrotik aydır Eylül! Bakmayın siz Şarkıcı Alpay’ın ‘Eylül’de gel’ dediğine, aslında ne gelen vardır ne de giden… Tüm yaz gelmeyen, niye Eylül’de gelsin ki?...

Bir de Eylül ayı belirsizliklerin hakim olduğu dengesiz aydır…

Bazen serin olur, bazen pastırma sıcakları olur,

Bazen güven verir, bazen güvensizdir,

Bazen açılır, bazen kapanır,

Bazen güldürür, bazen ağlatır,

Bazen zevk verir, bazen hüzün,

Öte yandan Eylül ayı, yalnızlığın iğdiş edildiği, kalabalıkların istila ettiği bir aydır…

Tüm bunlara ilaveten yaz boyunca harcamaların fatura edildiği ay hangisidir? Elbette Eylül ayıdır… Çalış babam çalış! Hem de durmaksızın, neredeyse soluk almaksızın…

Ben niye seveyim Eylül ayını?

Tüm bu verilerin ışığında; farkında olan vardır ya da yoktur ama Eylül ayı sendromu vardır arkadaş vardır…


NOT: Beni daha fazla tanımayı arzu ederseniz video aşağıdadır...
http://www.youtube.com/watch?v=3qNIx5Z9NNI