30 Aralık 2009 Çarşamba

Fransa’dan Türkiye görünümü…


Le Monde gazetesinde çıkan Türkiye analizini önce yorumsuz paylaşıyorum…

Üçüncü Dünya Savaşı, Türkiye'den çıkabilir...

Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor. Bu ülke korkulduğu gibi ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı. Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeye gidiyor. Cumhuriyet boyunca suren "kültürel bölünme" artık iyice keskinleşti.

Şimdi bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısı önünde çıkaran, kadınları başı örtülü, erkekleri sokağa pijamayla da çıkabilen, erkek çocukları kahveye giden, kız çocukları tam bir baskı altında yaşayan, türkü ile arabesk arası bir müzikten hoşlanan, futbol izleyen, belki de hic kitap okumayan, hic dans etmeyen, hiç karı koca birlikte yemeğe gitmeyen, hiç tiyatro seyretmeyen, iyi eğitim alamayan, dini inançları kuvvetli, kalabalık bir kitle var.

Diğer yanda ise kız lisesi-Koleji yelpazesinde eğitim görmüş, en azından bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dans etmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okuyan, müzik zevki pop şarkılarla klasik müzik arasında dolasan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızlarının flörtüne göz yuman, kadınları modern görünümlü, şarabın kalitesinden pek anlamasa da kadın erkek bir arada içki içebilen, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da, batı standartlarına yakın bir grup var.


Bu iki grubun yasam tarzı birbirinden kopuktur. Onları, Batı'daki sınıflar arasında ortak zevk alanları yaratan kilise müziği, dini resimler, İncil'in sinemalara bile yansımış hikayeleri gibi birleştirici kültürel zeminleri yok. Hayatları, zevkleri, inanışları birbirinden çok farklı hatta birbirine düşmanca bakmaktadır.

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmıştır.
Simdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Oldukça kalabalıklar. Ve her seçimi kazanacak siyasi bir güçleri var artik.

İkinci grup ise azınlıktadır. Ve artık bir daha secim kazanma ihtimalleri yoktur. Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor.

Daha Batılı olan "ikinci grup", Batı'nın siyasi değerlerini kabul ederse bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için git gide Batı'ya ve Batı'nın demokratik değerlerine düşman oluyor. Yasam tarzı olarak Batı'ya düşman olan kesim ise iktidarı ancak Batı'nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği icin Batı'yla ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

Bu kültürel parçalanmada "ordu" önemli bir role sahiptir. Eğer, birinci grubu desteklerse ve Batı'nın demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecektir. Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor. Bir anlamda kendi köklerine ihanet ediyor. Bu iki grup siyasi iktidar için son kez çarpışmak üzere hareketlenmiş gözüküyorlar.

Birinci grup ekonomik olarak da güçlü artık, Anadolu'da üretim yapıyor, "devletle" arası iyi olmadığı için malını dış dünyaya satıyor. Para kazanıyor. Siyasi örgütünü destekliyor.

İkinci grup ise parasal olarak da kuvvetli değil artik. Mevcut iktidarın da baskısıyla giderek ekonomik kazanımlarını kaybediyor. Dış dünyayla iş yapan, dışarıdan borçlanan büyük burjuvazi, Türkiye'nin ancak demokrasiyle normalleşebileceğine inanan entelektüel kesim, devletin yapısının değişmesi ve dünyayla bütünleşmesi gerektiğini düşünen bir grup bürokrat, birinci grubun destekçileri… Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir kısmı ikinci grubun arkasında. İkinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidarı elinde tutmasının mümkün olmadığını kavradığından şimdi siyaset ve demokrasi dışında bir çözümün peşindedir.

Cumhurbaşkanı seçimi kavganın keskinliğini ve iki tarafın niyetlerini
açıkça ortaya koydu. Ordu destekli ikinci grup artik secim de istemiyor. Ve darbe söylentileri gittikçe artıyor. Cuntalardan söz ediliyor. Peki, darbe olursa ne olur? Yasam tarzı Batı'ya daha yakin olan grup orduyla birlikte iktidara gelir ve Batı'nın desteğini kaybeder. Avrupa buna kesinlikle karşı çıkar. Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadoğu
politikalarını desteklemesi karşılığında darbeyi kabullenebilir aslında. Ama Amerika'nın önünde de ciddi bir engel var. "Demokrasi getireceğim" diye Irak'ı işgal eden bir ülke, dünyaya ve kendi kamuoyuna Türkiye'deki darbeyi" niye desteklediğini açıklayamaz. Ve Irak faciasından sonra ikinci bir "zorlamayı" gerçekleştirecek gücü yok. İstese de istemese de darbeye karşı çıkacak.

Silahını ve parasını Batı'dan alan bir ordu ve ülke, Batı'dan koptuğunda ne yapacak?

Sanırım uzun zamandır bunu düşünüyorlar ve korkarım bunun cevabını buldular. Türkiye'de darbe olursa, tarihte bugüne kadar hiç gerçekleşmemiş yeni bir oluşumla karsılaşacak dünya. Türkiye, olası bir darbeden sonra, Rusya ve İran'la ortaklık kurmak isteyecek. Silahı, enerjiyi ve parayı bu iki ülkeden alacak. Rusya'yla İran'ın elindeki doğal gaz, petrol ve nükleer güç, Türkiye'yi ayakta tutmaya yeter. Ama Rusya-Türkiye-İran bloğu dünyanın bütün dengelerini değiştirir. Ortadoğu'nun kontrolünü tümüyle ele geçirir. Avrupa'yı küçük kıtasına hapseder. Kafkasları, Afganistan'ı, Pakistan'ı kendi gücüne katar. Müslüman dünyayla yakın bir ilişki kurar. Petrol kaynaklarına egemen olur. Çin'le işbirliği yapabilir. Bu gelişme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya'dan oluşan Batı"nın dünyadaki etkinliğini inanılmaz bir bicimde azaltır. Yeni blok asker, enerji ve para açısından çok güçlenir. Böylece, Türkiye'deki çatlama dünyada büyük bir çatlamaya yol acar. Eğer Üçüncü Dünya Savaşı çıkacaksa, sanırım, bu çatlamadan çıkar. Asla böyle bir şey olmaz" diyebilirsiniz… Niye olmayacağına dair elinizde çok kuvvetli veriler varsa, söyleyin. Ama, ya olursa... Ki bana çok mümkün geliyor. O zaman ne yapacaksınız?

Bugün Türkiye'de kamplaşan ve bölünen insanların da...

Türkiye'yi Avrupa dışına itmeye çalışan, eski bir imparatorluk
olmanın bir yanıyla çok görkemli, bir yanıyla çok zayıf mirasına sahip
olan bir ülkeye küstahça davranan, işbirliği yerine "baş öğretmenlik"
yapmaya kalkan Avrupa'nın da...

Türkiye politikasında "ikili" oynayıp, kurnazlık ettiğini sanan Amerika'nın da...

Bu senaryoyu bir düşünmesini isterim doğrusu.

Türkiye'de yaklaştığı görülen kanlı bir çatışmanın bütün dunyayı yakması sandığınız kadar uzak bir ihtimal değil.

Hiç unutmayın ki ilk dünya savaşı tek bir tabancanın patlamasıyla başlamıştı.

Yazı budur!

Yazıyı genel hatlarıyla ve bütünüyle ele aldığım zaman bugün yaşanan sancımızın nedenlerine aslında bir güzel tekrar ediyor.

Dışarıdan içeriye bakmak her zaman farklıdır. Eğer bu bakış; ideolojik ve duygusal değilse müthiş ipuçları verebilir.

Potansiyel çatışma alanları ise Kürt-Türk, Alevi-Sünni, belki de en zayıf olanı laik-anti-laik kesimlerdir… Nedeni ayrıca bir yazı konusudur. Ama kısaca şu kadarını söyleyebilirim ki laik kesim çok küçük ve kısıtlı bir kitledir.

Neyse yazıyı okuyan kendince hayırları ve evetleri olacaktır. Ama kimse bana Türkiye’de iç çatışma tehlikesi yoktur demesin, bu tespite hiç inanmam, hiç kâhile de almam…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/30 Aralık 2009/Burdur-Türkiye

22 Aralık 2009 Salı

Deniz Feneri, LÖSEV, Mehmetçik Vakfı ve vekaletle kurban…


Önce haberi hiç dokunmadan paylaşıyorum.

Vekaletle kurban kesiminde yolsuzluk yapıldığı iddiaları nedeniyle Deniz Feneri, LÖSEV ve Mehmetçik Vakfı'ndan 65 kişi gözaltında.

Bazı yöneticiler de yolsuzlukla suçlanıyor. Ankara Emniyeti’nin vekaletle kurban kesiminde yolsuzluk yapıldığına ilişkin soruşturması genişleyerek sürüyor.

Deniz Feneri Derneği, Lösemili Çocuklar Vakfı (LÖSEV) ve Mehmetçik Vakfı’ndan 150 bin hayvanın vekaletle kesim ihalesini alan Diyarbakır merkezli MAY Ey firmasının, Kurban Bayramı’nda kurbanları kesmediği halde kesilmiş gibi makbuz kestiği, bu kanunsuz eyleme üç dernek ve vakıftan bazı yöneticilerin de karıştığı belirtiliyor.

Bu çerçevede sekiz ilde 65 kişinin sorguları da sürüyor.

Savcılar Mehmet Tamöz ve Hüseyin Kocabey’in talimatıyla MAY ET’in kayıtlarını inceleyen polis, ihale sözleşmesindeki gibi kurbanların kesilmediğini ancak üç derneğe kesilmiş gibi makbuz düzenlediğini belirledi.

Firmaya LÖSEV, Mehmetçik Vakfı ve Deniz Feneri Derneği’nden bazı yöneticilerin de yardımcı olduğu da öne sürülen iddialar arasında.

Ankara, İstanbul, Balıkesir, Diyarbakır, Adana, Antalya, Isparta ve Hakkari’de gözaltına alınanların sayısı da 65’e yükseldi.

Bu kişiler arasında Deniz Feneri Derneği, Mehmetçik Vakfı ve LÖSEV’in başkanları ile bazı çalışanlarının da olduğu öğrenildi.

Savcıların dün Adli Tıp’ta sağlık kontrolünden geçirilen zanlılar için dört günlük gözaltı süresi aldığı ve soruşturmayı ‘suç işlemek amacıyla örgüt kurmak’, ‘ihaleye fesat karıştırmak’, ‘nitelikli dolandırıcılık’ ve ‘sahtecilik’ kapsamında yürüttükleri öğrenildi.

Mehmetçik: Bilgi verdik

Soruşturmaya adı karışan vakıflardan TSK Mehmetçik Vakfı’ndan yapılan açıklamada şöyle denildi:
“Mehmetçik Vakfı 2009 yılı vekaleten kurban bağışı kesim ihalesi sonucunda 17 kesim merkezi için 12 firma ihaleleri kazanmış ve kesimler noter huzurunda, veteriner gözetiminde, vakıf görevlileri nezaretinde, dini vecibelere uygun olarak yerine getirilmiştir. Ankara Başsavcılığı’nca, ihaleleri kazanan 12 firmadan ikisi hakkında başlatılan soruşturmada, Mehmetçik Vakfı Genel Müdürü ve vakıfta görevli ilgili personel, bilgilerine başvurulmak üzere emniyette bulunmaktadır.“

Deniz Feneri Derneği de yazılı açıklamasında, derneğin kurban organizasyonuyla ilgili incelemeye tabi tutulduğu kaydedilerek şöyle denildi:
“Deniz Feneri Derneği’nin 2009 yılında kurban kesimi yaptırdığı dört kesim merkezinden biri olan MAY ET firmasının hesapları savcılık tarafından incelemeye alınmıştır. Genel Başkanımız Mehmet Cengiz, Mehmetçik Vakfı ve LÖSEV gibi kurumların yetkilileriyle birlikte bilgisine başvurulmak üzere emniyette bulunmaktadır.”

LÖSEV: Ödeme yapılmadı

LÖSEV de açıklamasında, ‘noterlerin kesimlerin yapıldığına, bağışçıların vekaletlerinin iletildiğine dair tüm sayfaları ayrı ayrı ıslak imza onaylı resmi yevmiye numaralı mühürlü belgelerin alındığını’ kaydetti. Açıklamada, “Firma fatura kesmesine ve sözleşme üzerinde gözüken alacağını tahsil etmeye çalışmasına rağmen ödeme yapılmamış, mahkemeden tedbir talep edilmiş ve hukuki süreç beklenmektedir” denildi.

Türk Hava Kurumu ise bazı gazetelerde operasyona kurumun adının da karıştırılması üzerine kendilerinin kurbanları Et ve Balık Kurumu’na kestirdiklerini açıkladı

Haberlerin tamamı budur. Ben şimdi bambaşka bir açıdan olayı yorumlamak istiyorum.

Kurban Bayramı arifesinde hayvan pazarına bir tanıdıkla öğleye doğru gittik. Ne mi gördüm? Yahu küçükbaş hayvandan daha çok insan vardı.

Ahaa bu yıl küçükbaş hayvanlar hem çok pahalı olacak hem de bulunmayacak…

Dedim demesine keşke demez olaydım. 400 küsurdan kurbanlık kapabildik. Saat 15.00’a doğru Pazar kapandı.

Niye mi?

Hayvan kalmadı.

Galiba ülkemizde hayvancılık hızla gerilediği için küçükbaş hayvan sayısı da hızla azaldı.

Kurban pazarında küçükbaş keçi ve koyun cinsi hayvanların fiyatı 400-500-600 civarındadır.

Şimdi ilk saptamayı yaptık. Hayvan kıtlığı vardır.

İkinci saptamam ise kıt olan mal pahalı olur iktisadi kuralı gereği 400 TL’den aşağı küçükbaş hayvan da yoktur.

Yukarıda bahsi geçen haber skandalıyla bağlantı kurarsam; Deniz Feneri Derneği, Lösemili Çocuklar Vakfı (LÖSEV) ve Mehmetçik Vakfı’ndan 150 bin hayvanın vekaletle kesim ihalesini alan Diyarbakır merkezli MAY Ey firmasının, Kurban Bayramı’nda kurbanları kesmediği halde kesilmiş gibi makbuz kestiği, bu kanunsuz eyleme üç dernek ve vakıftan bazı yöneticilerin de karıştığı belirtiliyor.

Bence 150 bin hayvan bulamadılar. Bulsalar bile 280 TL’den alamadılar. Sonra alavere-dalavere yaptılar.

Elbette doğrusu durumu izah edip; paraların iade edilmesidir.

Bakın bazı ünlüler Twitter’da neler diyor?…

Manken Gizem Özdilli:
Gitti kurban parası hırsızlara… Yeniden mi kestirmek lazım...?

Gazeteci İsmet Berkan:
Evet yaa ve ben de mehmetçik vakfına bağış yapmıştım, yuuhh diyorum, bi daha asla. VİCDANSIZLAR

...(kurban sahtekarları)nın, gençliklerinde cami cemaatinin ayakkabılarını çalarak staj yapmış olmaları muhtemel

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/22 Aralık 2009/Burdur-Türkiye

13 Aralık 2009 Pazar

Holistik insan konusuna bakışım…


Salyangoz Modeli:
Sürüngen (ilkel) beyin bölgesini kullanır. Bir eleştiriyle karşılaşınca, “savunma”ya geçer; sebep ve bahane bulur. Tipik söylemi, “Ben yapmadım” ya da “Ben suçlu değilim” şeklindedir.

Maymun Modeli:
Ara beyin bölgesini kullanır. Bir eleştiriyle karşılaşınca “saldırı”ya geçer. Öfkelenir, tepki gösterir ve diğer insanları ya da olayları suçlar. Tipik söylemi, “Sen yaptın” ya da “Suçlu sensin” şeklindedir.

İnsan Modeli:
Beyninin sağ veya sol lobunu kullanır. Bir eleştiriyle karşılaşınca, mutlaka “haklı çıkma”ya çalışır. İnsanları ve davranışları yargılar. Tipik söylemi, “Senin yüzünden oldu” ya da “sorun sende” şeklindedir.

Gelişmiş İnsan Modeli:
Beynin hem sağ, hem de sol lobunu kullanır. Bir eleştiriyle karşılaşınca, durumu “aklileştirme”ye çalışır. Vicdan öğesi devreye girer. Dünyada başkalarının da olduğunu fark eder. Tipik söylemi, “Sen öyle yapmasaydın, ben de sana böyle davranmazdım” ya da “Ben sana söylemiştim” şeklindedir.

İlk dört modeldeki insanlar, egonun ağırlığını taşırlar ve “sürüngen beynin” denetimi altındadırlar. Her türlü olayı kendi çıkarlarına göre değerlendirirler.

Holistik İnsan Modeli:

“Holistik insan” ise, egonun dar sınırlarını aşmış ve evrensel düzenle aynı frekansta titreşmeye başlamıştır.

Diğerlerine göre beynini daha fazla kullanır.

Bir eleştiriyle karşılaşınca, bunu “kendini geliştirme fırsatı” olarak değerlendirir.

Kimseye ve hiçbir olaya kızmaz.

“Bu, benim başıma neden geldi?” diye düşünür.

Tipik söylemi, “Ben yaptım, suçlu benim, sorun bende, benim yüzümden oldu” şeklindedir.

Holistik insanın özellikleri

-Beyninin en az yüzde 50’sini kullanır.

-Evrendeki sırların, tıpkı yağmurun yağması ve güneşin doğması gibi “anlaşılmaları mümkün yasalar” olduğunu bilir.

-Evrendeki bütün bilgilerin ve evrenin ana modelinin kendi bilincinde mevcut olduğunun farkındadır.

-Enerji düzeyini ve titreşimlerini yükselterek, evrenin beş duyuyla algılananların dışındaki düzeyleri ile rezonansa geçer.

-Bilincinin beynini nasıl yönetip-yönlendirdiğini bilir ve bu teknikleri uygular.

-Evrendeki “bütünsellik olgusu”nun farkına varmıştır. Kendi iyiliğinin, evrendeki diğer her şeyin iyiliğine bağlı olduğunun bilincindedir.

-Başına gelen her türlü olayı “kendisini geliştirebilmesi için sunulan fırsatlar” olarak değerlendirir ve “İyi ki her şey böyle” diye düşünür.

-Karşısına çıkan her olumlu ya da olumsuz olay ile o konudaki bilgiyi deneyimleyebilmesi için karşılaştığını bilir ve hayatının sorumluluğunun tamamen kendi elinde olduğunun farkındadır.

-Ne varlığa sevinir, ne yokluğa yerinir; sadece görevini yapar.

-İletişim ve eğitim tekniği olarak bilimi ve bilim dilini kullanır. Açıklar, anlatır, ikna etmeye çalışır. Zorlamaz, ceza vermez, tehdit etmez. “İtaat”i değil, “idrak edilme”yi hedefler.

Not: Kaynak Hürriyet Cumartesi ekidir.

Gelelim buradan ne çıkaracağım mevzuna…

Bir kere ‘’Holistik İnsan Modeli’ bence yoktur.

Neden mi?

Doğumundan ölümüne kadar yaşam bütünü hep ego üzerinden hareket ediyorsa…

Bütünün eksiksiz olma haliyse yaşamın bütünü zaten eksik olunca; nasıl eksikler tamamlanacak?

İlla da ‘’Holistik İnsan’’ olmaya çalışanlara UFO ya da uzaylı kimliği kondurulur… Ne derdini anlatabilir, ne de dinlenebilir…

Örneğin holistik insan diyor ki ‘’Kendi iyiliğinin, evrendeki diğer her şeyin iyiliğine bağlı olduğunun bilincindedir.’’
Peki, dünyadaki diğer her şeyin kötülüğün üzerine inşa ediliyorsa; bu modelin varlığı evrende ne kadar anlam ifade eder.

Örneğin Holistik insan ‘’beyninin en az yüzde 50’sini kullanır’’ deniyor ya… Yaşadığımız dünyamızda insanlar beyninin yüzde 10-15’lik bölümünü kullanıyorsa; yüzde 50’sini kullanan insanın yeri ya Manisa ya da Bakırköy olur ve deli damgasını çoktan yerler…

Evet. Mesela kendimi ele alıyorum ve hangi model oturuyorum diye 5 model bakıyorum.

Sanıyorum 5 temel insan modelinden aşağıdaki modele uyuyorum.

Beyninin sağ veya sol lobunu kullanır. Bir eleştiriyle karşılaşınca, mutlaka “haklı çıkma”ya çalışır. İnsanları ve davranışları yargılar. Tipik söylemi, “Senin yüzünden oldu” ya da “sorun sende” şeklindedir.

Sizin modeliniz nedir?

Yoksa Holistik insan modeli misiniz?

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/13 Aralık 2009/Burdur-Türkiye

5 Aralık 2009 Cumartesi

Agent Provocateur/Provokatör ajan


Türkçe karşılığı ‘’Provokatör ajan’’ olan dünyaca ünlü iç giyim firması Agent Provocateur yaptığı defileyle yine tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış.

Demek oluyor ki hem ajan hem provokatör moda dünyasına da el atmış…

Ajan olabilmek zor zanaattır herhalde…

Hem ajan hem de provokatör olmak ultra zor olsa gerek herhalde…

Bu işi başarabilen kadın da erkek de olabilir…

Kadınların ilave bir silahı daha vardır; dişilik…

Hep duyarız ve olaylarda provokatör parmağı ararız değil mi?

Provokatörün yaptıklarına da provokasyon deriz…

Demek ki provokatörlerin liderlik yanı ağır basıyor ve su gibi akan kitleyi yönlendirebiliyor…

Bulanık sularda yüzmeyi çok severler çünkü görünmek, belirmek istemezler…

Harekete geçirmek istediği kitlenin ta içinden gelmesi ve yumuşak karnı şak diye bulabilmesi için adetlerine-geleneklerine, diline, dinine tam hâkim olması şarttır.

Kışkırtıcılık en övünülecek yanlarıdır.

Siyasiler, liderlerin protesto edilmesinde rol alırlar… İşte toplantıyı, işte açılışı provoke ettiler gibi laflar duyarız…

Yahu modadan nereye geldik değil mi?

Ne dedin?

Kadıköy iskelesine mi geldik?

Doğru. Ajan-provokatörlerin bir işi de konuyu saptırmaktır.

Çok kimlikli, çok yönlü olmaları vazgeçilmez özellikleridir.

Bir bakarsınız komünist, bir bakarsınız Fetullahçı, bir bakarsınız PKK’lı, bir bakarsınız Faşisttir…

Tam anlamıyla düzenbazdır. Tespiti ve ortaya çıkarılması neredeyse olanaksızdır.

Ama bir köşede yaptıklarının sonuçlarını, sigarasını keyifle üfleyerek izleyebilir…

İnsan ilişkileri mükemmel, hipnoz etmeye varan yeteneklerini saymaya gerek bile yoktur.

Peki, Türkiye’de ajan-provokatör yok mudur?

Hem sürüyle…

Bir haber okudum. Dünyada yetiştirilen neredeyse tüm ajan-provokatörlerin eğitim alanı Türkiye imiş. O kadar çok ki etrafımızda cirit atıyorlar…

Toplumun tüm kesimlerine, tüm sektörlerine sızabilirler…

Neyse artık Milliyet yaşamda bir galeriye baktık, bu kadar yazı yazdık…

Yetti arttı bile…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/04 Aralık 2009

3 Aralık 2009 Perşembe

Fıkra işte:::))))


New York’tan Los Angeles’a giden uçakta cingöz bir avukat ile sarışın görünüşlü bir hanımın yan yana oturuyor.

Avukat, hem hanımla yakınlaşmak, hem de hoşça vakit geçirmek için bir oyun teklif ediyor. Kabul görünce oyunu anlatıyor:

-Size bir soru soracağım. Cevabı bilemezseniz bana 5 dolar vereceksiniz, sonra siz soracaksınız; bilemezsem ben size 50 dolar vereceğim.

Ve ilk soruyu soruyor:

-Ay ile dünya arasındaki uzaklık ne kadardır?

Kadın tek söz söylemeden çantasından 5 dolar çıkarıp adama uzatmış.

Soru sorma sırası sarışına gelmiş:

-Tepeye 3 ayakla tırmanıp 4 ayakla aşağı inen şey nedir?

Adam dakikalarca düşünmüş... Yanıtı bulamamış... Cüzdanından 50 dolar çıkarıp kadına uzatmış. Kadın parayı kibarca alıp çantasına koyarken avukat merakla sormuş:

-Cevap ne?

Kadın tek kelime etmeden çantasını açmış ve 5 dolar çıkarıp adama uzatmış...

1 Aralık 2009 Salı

Esra Ceyhan neden türbanlı…


Ünlü televizyon sunucusu Esra Ceyhan TRT 1'de yayınlanan programında türban takmış.

Bayat bir konu ama figüran ve konu hep tazedir…

Esra Hanım, türban takması şahsen beni hiç şaşırtmadı.

Neden mi?

Aylık 40 bin TL maaş (iddia edildi) verilsin; türban değil çarşaf bile giyersin…

Para bu dostlar!

Paranın giydiremeyeceği kılık kıyafet yoktur…

Paranın söyletemeyeceği söz var mıdır?

Kim, nerden maaş alıyorsa oranın borusunu öttürür…

AB’den maaş alan köşe yazarları var mı?

İddia edilen o ki varmış. O zaman bu kamuoyu oluşturucu anlı-şanlı yazarlarımız AB aleyhine yazabilir mi?

Yazamaz.

Esra Hanım da almış parayı, takmış türbanı…

Daha çok şeyi öğreneceğiz galiba…

Temel bir gün okuldan gelir ve babası sorar:

-Oğlum bugün ne örendün?

Temel gayet sakin yanıt verir:

-Babacuğum bugün hiç bir şey öğrenmedim, yarın yine gideceğüm.

Bakalım, yarın neler öğreneceğiz?

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar-01 Aralık 2009

20 Kasım 2009 Cuma

Plastik pet şişe suyu içmeyin…


Bugün elime e-mail zincirinden bir bilgi ulaştı. Tahmin yürütüyordum ama ilmi gerekçelerim yoktu. İşte bu gelen bilgi düşüncemi sağlam zemine çekti.

Konu pet şişelerde su…

Düşünüyorum, taşınıyorum ve anlam veremiyorum.

Neye?

Plastik pet şişe içinde su bozulmadan 6 ay süreyle nasıl duruyor?

Mantık diyor ki mutlaka kimyasal korungan maddeler kullanılıyor…

Öyle de oluyormuş…

Kaynak: Johns Hopkins Üniversitesi kanser araştırma raporu…

Bakın o raporda pet şişe sularının nelere yol açtığını nasıl anlatıyor?

-Arabanızda bulunduracağınız plastik su şişesindeki su çok tehlikelidir.

-Plastik su şişeleri, göğüs kanseri olmada en büyük nedenidir.

-Kadınlar arabalarda bırakılmış plastik su şişelerinden su içmemelidir.

Neden?

Çünkü yüksek sıcaklık ve plastik şişelerdeki belli kimyasallar açığa çıkıyor ve göğüs kanserine sebep olabiliyor.

Sonuç olarak uzun seyahatlerde sıcağa maruz kalmış pet şişeden su içmeyin.

Yüksek sıcaklık plastiğin içindeki toksinleri suya ve yiyeceklerimize geçiriyor ve doktorlar bu toksinleri kanserli hücrelerimizin etrafında kolaylıkla gözleyebiliyorlar.

Su içmek için paslanmaz çelikten termos ya da camdan yapılmış şişeler tercih edilmelidir.

Özellikle yazları çoklarımız ne yapıyor?

Plastik şişeleri içinde su varken buzluğa koyuyoruz ve donduruyoruz.

Sonra ne oluyor?

Plastik içindeki Dioxin maddesi açığa çıkıyor.

Dioxin maddesi ise vücudumuzdaki hücreler için bir zehir oluyor

Dioxin isimli kimyasal madde kansere sebep oluyor, özellikle göğüs kanserine...

Suyu hallettiysek geçelim başka bir hatamıza…

Herkesin sonbaharda turşu kurma hazırlığı vardır ki benim de evimde bulunur.

Turşuları neye kurarız?

Plastik bidonlara…

Oysa kansere davetiye kurduğumuzun farkında bile değiliz.

Çünkü bu turşu keskinleştikçe, plastik bidon reaksiyona giriyor. Ve bir zaman sonra plastik, neredeyse kağıt helva gibi kırılgan hale geliyor. İşte o zaman plastiğin zararlı bütün bileşenleri turşuya geçiyor.

Sonra ne oluyor?

İşte bu plastik bidonların içinden turşuyu yedikçe; nedeni anlaşılamıyor dedikleri kanser vakaları oluşuyor.

Valla bu konuyu sizlerle paylaşmak zorundayım. Konunun uzmanı değilim ama akıl yürüterek zaten belli bir düşüncem vardı. Şimdi bu bilgilerle düşüncemi rahatlıkla aktarabilirim. Öyle de yaptım. Herkese aman dikkat diyorum ama nereye kadar ve nasıl, inanın onu ben de bilmiyorum.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/19 Kasım 2009/Burdur-Türkiye

14 Kasım 2009 Cumartesi

Dikkat! Uzaylılar kaçırıyor:::)))


‘’Uzaylılar beni kaçırdı’’ diyen şarkıcı Reyhan Karaca bakın neler anlatmış neler...

Gördüklerinden tam olarak emin olmadığını, hatırladığım şeyler, tenleri, gözleri ve bulunduğum ortamdı...

Kendim tam sonuca vardığımda gerekli açıklamayı yapacağım.

Çünkü basının olayı ele alışından rahatsız oldum.

Kafamızdaki tiplemelere hiç benzemiyorlardı.

1.50-1.55 boylarında, dört parmaklı ve parmakları çok uzundu.

Gri beyaz tenli, iki tane büyük gözleri vardı.

Bu gözler sevgi dolu, rahatlatıcıydı.

Bir mekandaydım. Omzumda bir el hatırlıyorum.

Yahu ne diyeyim, nerden selam edeyim:::)))

Bir kere neden Reyhan Karaca Hanım tercih ediliyor?

Uzaylılar dünyadan kaçıracakları insanlarda ne gibi kriterler arıyor acaba?

Şimdi Reyhan Karaca Hanım kaçırıldığına göre onun üstünden bazı sonuçlar elde edebiliriz herhalde…

Reyhan Hanım şarkıcı, kadın, 30 yaşında, güzel ve cazibeli…

Tamam. Uzaylıların hedef kitlesi belli oldu…

Kimler mi?

Ben değilim bir kere… Ne şarkıcıyım, ne kadınım, ne de 30 yaşındayım… Yani yırttım…

Bu kaçırılan cazibeli kadınları kerata uzaylılar ne yapıyor acaba?

Herhalde oturup izlemiyorlar… Mutlaka inceliyorlar ama neyini acaba?

Reyhan Hanımın neyi önemli ki kaçırıldı ve incelendi?

Neyse biz bir fıkra anlatalım ve bu uzaylı işini bitirelim…

Bir gün erkek ve dişi iki uzaylı dünyaya gelir.

Erkek uzaylı gemiden iner ve Temel'in yanına gider ve teklif eder:

Biz dünyalıların nasıl çiftleştiklerini merak ediyoruz. Değiş-tokuş yapalım mı?

Temel hemen katiyen olmaz der ama uzaylı bir şekilde ikna eder ve herkes odalara çekilir.

Temel’in eşi uzaylınınkini çok küçük bulunca; uzaylı kendi kulağını aşağı-yukarı-sağa-sola çekerek tüm ayarlar yapılır. Sabah olur.

Fadime ile Temel birbirlerine sorarlar ve Fadime der ki:

-Çok mutluyum, dün gece harika geçti, peki seninki nasıl geçti?...

-Ben hiç bir şey anlamadum. Uzaylı kadın kulaklarımı çekip durdu…:::)))

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/15 Kasım 2009/Burdur-Türkiye

7 Kasım 2009 Cumartesi

Deprem tahmincisi depremin yerini biliyor…


Siz değerli okuyuculara ilginç bulduğum bir konuyu aktarmak istiyorum.

Önce Kim diyelim?

Kadir Sütçü Bey…

Ne yapıyor?

Deprem tahmini…

Bir televizyon kanalında 3 gün önce bizzat izledim.

Ne dedi?

72 saat içinde Akdeniz’de Kıbrıs-Girit-Türkiye üçgeni içinde 4-5 arası büyüklükte deprem olacağı tahmininde bulundu.

Bugün sabah yani 72 saat içinde gelen haber nedir?

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü'nden alınan bilgiye göre, saat 05.13'te Akdeniz'de merkez üssü Antalya açıkları olan 4.4 büyüklüğünde deprem meydana geldi.

Böylece kulaklarımla duyduğum ve izlediğim Kadir Beyin tezi kanıtlandı.

Söz konusu televizyon programında deprem uzmanı jeoloji mühendisleri de vardı. Kadir Beyin söylediklerini dinlediler ama bilimsel bir temele dayanmadığı için kabul etmediler.

Kısaca Kadir Beyin, deprem tahmin tezini anlatayım.

Çıkış noktası meteorolojik bulut hareketleridir. Bulut-deprem ilişkisini tezinin ana eksenine oturtuyor.

Valla büyük buluşların en başta kabul görmediği insanlık tarihinin en belirgin gerçeğidir.

Kadir Beyin 10 yıllara dayanan gözlem ve mukayesesiyle ortaya attığı tezi üzerinde durmaya değer buluyorum.

Sizler de incelemek isterseniz sitesinin adresini aşağıda veriyorum:

http://www.dkos.org/

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/07 Kasım 2009/Burdur-Türkiye

31 Ekim 2009 Cumartesi

Erkek-eşek-maymun…


İnsanoğlu (ERKEK cinsiyetli), eşek ve maymun sıraya giriyor, yaşam süresi belirleniyor…

İnsanoğlu için 40 yıl deniyor ve hemen azlığına itiraz ediyor:

-Aman 40 yıl yeter mi hiç!

Tamam, bekle deniyor…

Sıra eşeğe geliyor ve ona da 40 yıl deniyor ve hemen çokluğuna itiraz ediyor:

-Aman 40 yıl yük taşı, 40 yıl eşeklik yapmak çekilir mi hiç?...

O zaman senin 20 yılı insanoğlunu verelim…

Sıra maymuna geliyor ve ona da 40 yıl ömür biçiliyor ancak o da çokluğuna dair şiddetle itiraz ediyor:

-Aman 40 yıl ağaçtan ağaca, daldan dala atlamakla ömür biter mi hiç?

O zaman senin 20 yılı da insanoğluna verelim deniyor ve herkes bu alış-verişten memnun ayrılıyor.

Erkek cinsiyetli 40 yıl gayet güzel yaşıyor, hatta ne olduğunu anlayamadan bu güzelim yıllar geçiyor.

40 ile 60 yaş arası eşekten aldığı 20 yılı yaşamaya başlıyor.

Ne yükler taşıyor ne yükler… (Kendiniz hayal edin!)

60 ile 80 arasında ise maymundan aldığı yılları yaşıyor.

Ne maymunluklar yapıyor ne maymunluklar… (Kendiniz hayal edin!)

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/31 Ekim 2009/Burdur-Türkiye

26 Ekim 2009 Pazartesi

Kuzey Irak Kürt devleti aslında ne zaman kuruldu?...


İnternetten bir haber okudum.

Sonra şu yargımı kafamda yeniden tazeledim.

Neydi o yargım?

Türk Halkı, genelde geçmişte olup bitenlerle, bugün olup-bitenler arasında bağlantı hem aramaz, hem de kuramaz.

Oysaki tersinde; her şey çok daha kolay anlaşılır, yorumlanması çok daha özgün olabilir...

Anımsayın, yıl 1992, Birinci Körfez Savaşı’ndan hemen sonra Irak’ta uçuş yasağı koydu.

Kim koydu?

ABD…

Bu yasağa göre, 36. paralelin kuzeyinde ve 30. paralelin güneyinde Irak uçakları uçamayacaktı.

Bu yasak bölgede sadece ABD’nin ve onun izin verdiği ülkelerin uçakları uçabilecekti.

Bu duruma göre, Kerkük ve Musul 36. paralelin kuzeyindeki yasak bölgede kalıyordu.

Böylece Irak topraklarının önemli bir bölümü Saddam’ın denetiminden çıkıyor, Irak fiilen parçalanmış oluyordu.

ABD’nin tek yönlü koyduğu ve İngiltere’nin de desteklediği bu yasağı onaylayan bir Birleşmiş Milleteler (BM) Genel Kurul kararı ya da BM Güvenlik Konseyi kararı yoktu.

İşin ilginç yanı o zamanki hükümet ve asker kanadı bu karara tam destek verdi.

O dönemde bu karara destek veren Türkiye’ye ödül olarak; ABD’nin tanker uçak satışı gündeme getirildi. Tanker uçakla, Türk Savaş Uçakları müşterek eğitim yaptı.

Buraya dikkat! Bu eğitim nereye yapıldı?

ABD Devriye uçakları, Türk Savaş Uçakları beraberce İncirlik hava üssünden kalkıyor, hem havada yakıt ikmal eğitimi yapıyor ve Kuzey Irak üzerinde devriye görevi icra ediyor.

Tankeri batsın!

Asker kanadının uzağı görememe kusuru nedeniyle neredeyse kendi elimizle Kuzey Irak Kürt Devleti oluşumuna katkı yaptık.

Aslında 1992 yılında Kuzey Irak Kürt Devleti kuruldu, Türkiye’de figuran rolünü oynadı.

1992 yılında bu karara desek veren hükümet ve askerin tam bir öngörüsüzlük yaptığı, 2009 yılında daha net anlaşılmıştır.

2009 yılına gelinceye kadar papağan gibi aynı şeyleri tekrar eden hükümet ve asker kanadı ne diyordu?

Bizim kırmızı çizgilerimiz vardır.

Neymiş o kırmızı çizgilerimiz?

Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduklarını, Irak’ın bölünüp parçalanmasını kabul etmeyeceklerini ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasına asla göz yummayacaklarını…

Ne oldu şimdi?

Ne sarı kaldı ne kırmızı…

Kuzey Irak’ta Kürt Devleti kuruldu. Yakında diğer ülkeler gibi Türkiye’de Erbil’de konsolosluk açılacak, olay ya da puzzle yüzde 50 tamamlanacak.

2009 yılına gelinceye kadar olanları dikkate aldığım zaman 2019 yılında neler olabileceği konusunda öngörülerim vardır.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin böyle bir öngörü yapabilecek bağımsız ve özerk kurumu var mı?

Bence yoktur. Olsaydı 2009 yılından yaşananları 1992 yılında öngörebilirlerdi.

Neden yok?

Türkiye, bağımsız ve özgün siyaset izleyebiliyor mu? Yoksa izlettiriliyor mu?

Soruya soruyla yanıt verdiğimi biliyorum. Canım onu da siz düşünün…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/26 Ekim 2009/Burdur-Türkiye


YAZARIN ÖZEL NOTUDUR
İşte benim de ‘Normal Ötesi Aşk’ isimli kitabımın okuyucu yorumlarını paylaşıyorum:
http://kitap-yorumu.blogspot.com/2012/10/normal-otesi-ask-kitabna-yaplan-yorumlar.html
Yok ben sizden ve imzalı almak istiyorum derseniz; homeros80@hotmail.com adresini isim-soyadı, adres ve cep telefon bilgisiyle başvurabilirsiniz..

16 Ekim 2009 Cuma

Burdur İli Bucak İlçesi CHP Yönetim Kurulu Üyelerinden İlköğretim Okullarına ziyaret…





Bu ziyarete CHP üyesi olarak ben de katıldım, hem de fotoğrafladım, işte bu blog yazısını kaleme aldım.

Ziyaret amacı ise hem yeni eğitim-öğretim yılını kutlamak, hem de sorunlarını yerinde görmektir.

Nerden başlandı?

En ücrada bulunan, Yunus Emre İlköğretim Okulumuzdan elbette…

Daha sonra sırasıyla Cumhuriyet İlköğretim Okulumuza, Atatürk İlköğretim Okulumuza ve Bucak Anadolu Lisemize gidildi.

Ne gördük, ne duyduk faslına gelirsem…

Bir kere ilköğretim okullarına hiçbir ödeneğin olmadığını en yetkili ağızdan müdür beylerden işittik.

Okulların ihtiyaçlarını nasıl giderdikleri konusu ise işte kantin geliri, yasak olmasına rağmen velilerden toplanan paralarla ifade ediliyor…

Gelelim en mağdur ve en kötü durumda olan ilköğretim okulumuz hangisi sorusuna:

Yanıt ise Yunus Emre İlköğretim Okulu oluyor…

En ücrada olunca en zor durumda olan okul olması beni hiç şaşırtmıyor.

Öğrencinin gitmek istemediği, öğretmenin gelmek istemediği bir okul olunca başka nasıl bir tablo çıkacak ki?

Toplam Öğrenci sayısı 50’yi bulmuyor. Nedeni ise okulla aynı isimli anılan mahalleden gelen çocukların bile nakille başka okullara kayması gösteriliyor.

Adrese dayalı sistem zorunluluğu olmasına rağmen böyle bir yöntemle engellemenin delindiği görülmüştür. Çünkü nakillerde adrese dayalı sisteme dair herhangi bir belge istenmiyormuş.

Yunus Emre İlköğretim Okulumuzun fotokopi makinesi yoktur. Müdür Beyin oturacağı doğru düzgün bir odası bile olmadığı okulumuz hakkında başka ne diyebilirim?

Okulumuzun hemen dibinde bulunan Camimiz ve Kur’an Kursumuzun binası daha heybetli, daha sükseli, daha işlevsel duruyor.

Not: Fotoğraflarımın içinde mevcuttur.

Bu durumda Yunus Emre İlköğretim okulumuzda görev yapan müdürümüze ve öğretmenlerimize Allah yardımcıları olsun demekten başka lafım kalmıyor.

İkinci ziyaret Cumhuriyet İlköğretim Okulumuza yapılıyor. Bu okulumuz 1.200 öğrencisiyle en kalabalık okul unvanını elinde bulunduruyor.

Bu kadar kalabalık olmasına rağmen tek bir hizmetlinin bulunması abesle iştigal oluyor benim nazarımda...

En büyük eksikliğin ise rehber öğretmenin okulda bulunmamasıdır. 1.200 öğrenci var ama onları yönlendirecek kısaca rehberlik edecek bir öğretmenin olmaması şahsen beni şaşkına çeviriyor.

Üçüncü ziyaretimizi Atatürk İlköğretim Okulumuza gittik. Burası benim de okuduğum ve ilkokulumu bitirdiğim okuldur. Elbette 40 sen önceki okul binasının yerinde yeller esmektedir. Yeni bina yapılmış, tadil edilmiş kısaca benim okuduğum okulun ismi kalmış.

1.000’ne yakın öğrencisi olan okulumuzun durumu; sınıfları ortalama 40 öğrenci olmasına rağmen genel hatlarıyla iyidir.

Dördüncü kısa ziyaretimizi Anadolu Lisemize yaptık. Müdürümüz şaşırdı ve aynen şunları ifade etti:

CHP olarak sizi tebrik ediyorum. Çünkü daha hiçbir siyasi figür seçim harici ziyaret etmedi. Daha Belediye Başkanımız seçilmesinden dolayı nezaketen teşekkür ziyaretine bile gelmedi…

Öğretmen, öğrenci kısaca eğitim üzerine güzel sohbet ettik ve ayrıldık.

CHP Bucak İlçe Teşkilatı olarak, ben de MB Yazarı ve CHP üyesi olarak, bu tür okul gezi ve ziyaretlerimizi sürdürmeye karar verdik.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/16 Ekim 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

Adalet, adaleti arıyor ama bulamıyor…


Adalet yaralı mı?

Adalet var mı?

Adalet nerede?

Adalet terazisi kusursuz mu?

Bu sorulara yanıt vermeden önce CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu, mizansen kalıpta adaletin halini bakın nasıl anlatıyor?

Başbakan Tayyip Erdoğan, İsviçre’ye gidiyor.

İsviçre Başbakanı kendisine bakanlarını tanıtıyor.

Başbakanım diyor işte bu bizim Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız, bu Sağlık Bakanı, bu Denizcilik Bakanı…

Tayyip Bey diyor ki:

-Nasıl olur burada deniz yok ki, nasıl Denizcilik Bakanı olur?

Bunun üzerine İsviçre Başbakanı şu karşılığı veriyor:

-Sayın Başbakanım sizde de Adalet yok ama Adalet Bakanı var…

2004 yılında başlayan bir tazminat davası, tam 5 yıl sonra 2009 yılında bitiyor.

50 milyarlık tazminat davası oluyor 100 milyar…

Neden?

Geçen 5 yılın faizleri ekleniyor da ondan…

Gecikmeye neden olan kim?

İlgili mahkeme…

İlgili mahkeme kime rücu ediyor?

Tazminat ya da alacak davasının davalılarına…

5 yıllık gecikmeden davalıların ne kusuru var?

Yok.

İlgili mahkeme 5 yıl süren gecikme için nasıl bir neden gösteriyor?

Dosya fazlalığını…

İyi de bu durum kimden kaynaklanıyor?

Adalet sisteminden değil mi?

Evet.

Evetse bu mağduriyet ne olacak?

2 avukatın sohbetine kulak misafiri oldum. Bakın ne duydum?

Bir kadastro davası tam 20 yıldır sürüyormuş…

Dev-Genç davası daha geçen gün bitmedi mi? Tam 29 yıl sonra…

AİHM, sürekli Türkiye’yi adaletin gecikmesi dolayısıyla mahkûm etmiyor mu?

Ediyor.

Adalet sistemimizi ne zaman sorgulayacağız?

Adalet sistemi deyince ne anlıyoruz?

Mahkemeler, yargıçlar, savcılar, Yargıtay, temyiz, adalet bakanlığı…

Temyiz edilen dosyalar 2 yıl, 3 yıl, 4 yıl, 5 yıl Yargıtay’da bekleyebiliyorsa bu adalet sistemi nasıl düzelecek ve nasıl hızlı çalışacak?…

Geciken adalet aslında adaletsizlik değil mi?

Çözüm nedir?

Konunun uzmanı değilim ama bir yerde adaletin mağduruyum. Pratikte yaşadığım güçlükler ışığında önerilerim şunlardır:

Bir dava başlamalı ve en geç 6 ay içinde sonuçlandırılmalıdır.

Dosya için hazırlık dönemi (bilirkişi raporu, deliller, iddialar, savunmalar…) 3 ay geçer. Hemen sonuçlanmak üzere dava kısa aralıklarla devam eder ve biter…

Biten dosyaların hepsi ANKARA’ya Yargıatay’a gitmemesi gerekiyor. Mutlaka bölge Yargıtayları kurulmalıdır. Davaların büyüklüğü göz önünde alınmalıdır. Örneğin 2 yıla kadar ceza davaları, 100 bin TL’ye kadar alacak ya da tazminat davaları kurulacak bölge Yargıtay’ına gitmelidir.

Bana göre Türk toplumun adalete olan inancı hızla kaybolmaktadır. Bu durum ülke, devlet, vatandaş ilişkisine ağır darbe vurmaktadır. Bu ülkede olası kargaşaların kaynağı asla terör, yalanlar, yolsuzluklar olmaz. Ama adaletsizlik duygusu topluma yerleşirse; işte o zaman en büyük kaos yaşanır.

Bir vatandaş olarak adalet üzerine benden bu kadar…

Aman dikkat! Adaletin kestiği parmak acımaz! Vecizesini adaletsizlik parmak kesiyor ve çok acıtıyor şekline dönmesin…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/15 Ekim 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

12 Ekim 2009 Pazartesi

Burdur-Bucak Kahveler Kavşağı...




Yer Burdur ili Bucak ilçesi Kahveler kavşağı (Mevkii)

Burdur-Antalya karayolunun Bucak istikametine dönüş verilen yerdeki Aziz Nesin’lik bir durumu aktarıyorum.

Şimdi fotoğraflarla kanıtladığım yerin ana yolunda yaya geçidi var. Bucak yoluna geçişte yok ya da unutulmuş.

Ana yolu ışıkların yardımıyla yaya geçidini kullanarak geçiyorsun ama Bucak istikametindeki yola geçmek için uçmak gerekiyor.::)))

Yahu yaya geçidi yoksa ne yapacaksın?

Şimdi bu yol hikayesi çok derindir. Burdur-Antalya ana yolundan Karayolları sorumlu oluyor. Diğer tali yoldan Bucak Belediyesi sorumlu oluyor.

Karayolları ana yola geçişler için yaya yolu yaptım. Ama tali yola yapmadım. Çünkü beni ilgilendirmez diyebilir…

İyi de arkadaş, kim yapacak bu yaya yolunu?

Bu yoldan her gün onlarca sayıda çoluk çocuk geçiyor.

Bakalım, bu Aziz Nesin’lik yaya geçidi nasıl çözülecek?

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/11 Ekim 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

10 Ekim 2009 Cumartesi

Türkçe ezan tartışması


TV Kanal adı Habertürk

Program adı Basın Kulübü

Sunan Yiğit Bulut

Konuk adı Hak ve Eşitlikler Partisi (HEPAR) Genel Başkanı Osman Pamukoğlu

Gazeteci konuklar ise Can Ataklı, Altan Tan, Ayşe Böhürler

Her şey konuşulurken konu ezanın Türkçe okunmasıdır.

Yazar Altan Tan Bey, Dünyada hiçbir devletin Arapça okunan ezanı başka bir dile çevirmediğini, Sadece bu kararı alan devletin, Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk olduğunu söylemiştir.

Bunun üzerine Osman Bey, Atatürk’e uzanan dil yakılır dedi…

Sonra devreye Can Ataklı Bey girdi. Hep milli değerlere saldırı stratejisi izliyorsunuz dedi…

Bu ifade karşısında Altan Tan Bey, benim dilimi yakmaya hiçbirinizin gücü yetmez dedi ve Can Ataklı Bey ile sert bir tartışmanın içine girilir. Tartışmayı sonlandıramayan Yiğit Bulut yayına ara vermek zorunda kalır.

Türkçe ezan konusu hep duyulur ama işin esası ya da tarihi geçmişi pek bilinmez.

Önce Nasıl olmuş, nasıl karar verilmiş, nasıl uygulanmış? Sorularına yanıt bulmaya çalışalım.

Atatürk 1932'de, önce Türkçe ezan okunmasının dinen caiz olup olmadığını tartıştırır ve caiz olduğu belirlenir.

Bunun üzerine içlerinde Hafız Burhan, Sadettin Kaynak,Hafız Nuri gibi dönemin önemli hafızlarının bulunduğu bir komisyon kurularak ezanın Türkçe çevirileri yapılır, hangisinin ahenginin daha uygun olduğu tartışılır.

Kabul edilen metin şöyledir:

"Tanrı uludur;
Şüphesiz bilirim, bildiririm;
Tanrı'dan başka yoktur tapacak.
Şüphesiz bilirim, bildiririm;
Tanrı'nın elçisidir Muhammed.
Haydin namaza, haydin felaha,
Namaz uykudan hayırlıdır."

Diyanet İşleri Başkanlığı 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelge ile bu metni bütün camilere bildirir ve ezan Türkçe okunmaya başlanır.

Bu uygulama 18 yıl sürer. 14 Mayıs 1950'de genel seçimler olur, Demokrat Parti iktidara gelir. Adnan Menderes'in kurduğu hükümetin güvenoyu aldığı tarih, 2 Haziran 1950'dir. Yalnızca 14 gün sonra, 16 Haziran 1950'de, ezanın Arapça okunmasını serbest bırakır.

Oylamaya katılan muhalefet de (CHP) kararı onaylar.

Dikkatinizi çekeriz, Türkçe ezan yasaklanmamış, yalnızca Arapça ezan serbest bırakılmıştır. Ama bugün, değil Türkçe ezan okumak, okunmasını talep edene deli derler herhalde…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/10 Ekim 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

2 Ekim 2009 Cuma

Erzurum Valisi ile İl Genel Meclisi Başkanı bir komploya kurban mı?


Haberi galiba herkes okumuştur. Ama yine de kısaca değineyim.

Gazete Habertürk'te AHT'den Orkun Çizmeli imzasıyla yayımlanan habere göre, Erzurum Valisi Sami Bulut, AK Partili İl Genel Meclisi Başkanı Avukat Selcan Karagöl'ün, "önemli bir konuyu aktarmak" üzere görüşme talebine, gece saat 23.00'da spor yaptığı ormanlık alanda randevu verince karakola düştü.

155'e yapılan ihbarda "Ormanlık alanda fuhuş yapılıyor" şikâyeti alan polis, olay yerine gittiğinde Vali Bulut ve Karagöl'den kimlik istedi.

Evden spor yapmak amacıyla eşofmanla çıktığını belirten Bulut, yanında kimliği olmadığını ve polise vali olduğunu söyledi. Polisin de Sami Bulut'a,

"Ben de Cumhurbaşkanıyım. Buyurun, karakola, Vali olduğunuzu orada kanıtlarsınız" diyerek, merkeze davet ettiği öğrenildi.

Vali Bulut ve Karagöl'ün kimlikleri, Emniyet'te belirlenince, tutanak tutularak evlerine gönderildi.

Selcan Karagöl ise "Ben genç bir kızım. Bu olayı başka yönlere çekmek isteyenlere söyleyecek tek sözüm var, Allah'larından bulsunlar" demekle yetindi.

Olay budur!

Peki, bu olayın arka planının ne var?

Bana göre siyasi tezgah var.

Burada Sayın Vali galiba kurban oluyor. Esas hedefin, AKP’li Erzurum İl Genel Meclisi Başkanı Bayan Selcan Karagöl olduğunu düşünüyorum.

Niye mi?

Yahu Erzurum gibi muhafazakarlıkta 1 numara olan bir şehirde, kadın il genel meclisi başkanı olmazda ondan işte…

Bakın başka bir çarpıcı noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum.

Sayın İl Genel Meclisi Başkanı Selcan Karagöl Hanım, üstüne üstlük 30 yaşlarında ve bekar…

Aboooooo… mümkünatı yok kabul görmez.

Peki, nasıl seçilmiş?

Orasını bilemem. Bir sürü faktör rol oynamış olabilir. Ankara AKP merkezinden istenebilir, başka hesaplar yüzünden olabilir, falan filan…

Artık Selcan Hanım, Erzurum İl Genel Meclisi Başkanı olarak kalamaz. Mutlaka istifası istenir.

Zaten amaç da bu değil miydi?

Peki, bu tezgahı kim ve nasıl kurdu?

Bana göre (elbette kurgudur) Selcan Hanım, takip altındaydı. Mutlaka bir falsosunun yakalanması gerekiyordu.

Takip eden şahıs ya da şahıslar ormanlık alanda Vali Beyle, Selcan Hanımı araba içinde görüyor.

Hemen 155 aranıyor ve fuhuş ihbarı yapılıyor.

Polis ekibi geliyor. Sen Valiysen ben de Cumhurbaşkanıyım diyecek kadar işi tiye alan polis memuru çıkıyor.

Karakola gidiliyor. Eh yani karakol da tanımazaydı; herhalde içişleri bakanı çağırırlardı. Yahu bu şahıs Erzurum valisi midir? diye sorarlardı::))))

Tutanak önce tutulmuyor, sonra tutuluyor ve bir şekilde basına sızdırılıyor.

Böylece siyasi tezgah tamamlanıyor.

Şimdide olayın siyasi tezgah olmadığına dair kurgularıma sıra geldi…

-Sayın Valinin ölümcül hatası kimliksiz dolaşmasıdır.

-Spor amacıyla çıktıysan bile asla korumasız bir yere gidilmez.

-Kimlik soran polisin karakol davetini kabul etmeyerek; ya valiliğe gitmesi ya da Erzurum Emniyet Müdürünü araması daha makul olmaz mıydı? Ama tek şartla uygunsuz durumda değilse… Şimdi vali olacağım, araba içinde, kuytu ve sessiz bir yerde bir bayanla konuşacağım. Sonra polis ekibi gelecek ve beni karakola götürecek ha… Mümkün değildir. Türkiye’de valilik yapan hiç kimse bu muameleyi kabul edemez. Eğer durumun ve görünümün namüsait ise her söylenen işte o zaman yapılır.

Valla yaşanan ve bize aktarılan bir skandalı çift taraflı görmeye çalıştım. Sizce hangisi uygunsa ona itibar edebilirsiniz. Hatta siz de bir hayali bir kurgu yapabilirsiniz.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/02 Ekim 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

30 Eylül 2009 Çarşamba

Aşk çeşitleri...


Aşka dair ne varsa yazdım zannediyordum meğer öyle değilmiş.

Aşkın çeşitleri de varmış.

Ben aşığım demek yetmezmiş.

Ne tür bir aşk sorusu da artık yanıt bulmuş.

Hadi bakalım, sırayla aşk türlerini inceleyelim…

Yetişkin Aşk: Karşılıklı güven ve desteğe dayanır.

Demek ki uzun süreli bir ilişki sonrası aradaki güvensizlik gitmiş, yerine ne gelmiş?

Güven gelmiş…

Bu güven ne sağlamış?

Maddi manevi her türlü desteği vermiş.

Kime?

Yetişkin aşk türüne elbette…

Sizin ki yetişkin aşk değil mi?

Durun hele gerisi var, üzülmeyin hemen…

Eros Aşkı: Romeo ve Juliet tarzı aşk.

Çiftler birbirlerini görür görmez aşık olur.

Yolda, sokakta, çarşıda, pazarda, arabada, otobüste, trende, uçakta, sahilde, yemekte gördünüz ve hemen çarpıldınız.

O zaman ne oluyor?

Eros aşkı vücut buluyor.

Gördün ve aşık oldun.

Demek ki zaman senin için çok önemlidir.

Uzun vadeli aşka gelemiyorsun, hemen şıpıdık olacak ve bitecek…

Bu da mı değil? Hemen öbür aşk türüne geçiyoruz…

Hedonistik Aşık: Birlikteyken kişisel zevklere ve eğlenceye dayanıyor.

Anaaaa bak bu iyiymiş yahu…

Bu aşk türünde sadece zevk ve eğlence var.

Devamlı gezme tozma var.

Aman ha bu tür aşklarda cinsellik de var.

Nerden mi çıktı?

Yahu zevk aşığı bunlar…

Cinsel zevk yok mu?

Eheee o zaman öyle olur işte…

Bu da mı olmadı. İyi, tamam, diğerine bakalım…

Romantik Aşk: Çiftlerin birbirlerine duygusal olarak ihtiyacı olduğunu döneme denk gelen aşk.

Bu döneme denk gelmezse ne olur?

Gene aşk olur da romantik olmaz, hepsi o kadar…

Duygusal olarak biri ihtiyaç duydu, diğeri duymadı ise senkronize olmuyor, romantik aşk formülü işlemiyor.

Duygusal anları ölçen sayaç bulmak gerekiyor ki her iki tarafta koluna takacak ve ne zaman duygusalım derse romantik aşk olacak::)))

Vay be! Mucit miyim, neyim?

Bu da mı sarmadı?

Mitolojik Aşk: Çiftlerin birbirlerine kavuşmak için büyük savaş verdiği ve sürmesi için çabanın gerekli olduğu aşk.

Yunan mitolojisindeki savaşa neden olan Truvalı Helen ve Paris'in aşkı gibi.

Nerde olacak?

2009 dünyasında böyle bir aşkı göze alacak insanlar var mı ki?

Tarihi mal olmuş bu tür aşkı tarihe bırakalım…

Geçtik mi?

Sosyal Aşk: İhtiraslı bir aşktan sonra toplumun beklentilerine göre şekil değiştiren aşk.

Bu çok güzel işte!

Bence tolumun büyük çoğunluğu bu tür aşk yaşıyor.

İhtiraslı aşk bir anda kabuk değiştiriyor ve sosyal bir aşk oluyor ya da toplumla uyumlu aşk deniyor.

Aksi halde aforoz oluyor.

Hatta mahalle baskısı, millet baskısı gani gani geliyor…

Maceracı Aşk: Gişe rekorları kıran Bridget Jones filminde olduğu gibi sürekli inişler ve çıkışlar yaşanan aşk.

Buna anlık aşk da diyebiliriz.

Yazın sıcak aşkları, sonbahar hüzünlü aşkları, kış kasvetli aşkları, ilkbahar lirik aşkları ya da mevsimsel aşklar ismini de koyabiliriz.

Bu tür aşklar, oldu da bitti maşallah oluyor hani…

Güvenli Aşk: Zamanla çiftlerin birbirlerinin en iyi arkadaşı olduğu ve kendilerini güvende hissettikleri aşk.

Tam işte Türk usulü bir aşk türüdür.

Tanımadığı birisiyle ve görücü yöntemiyle evleniyor.

Uzun süre hem evli, hem arkadaş oluyor ve sonra da güvenli liman buluyor ya da güvenli aşk oluşuyor.

Risk alıyor tabi, umduğunu bulamadıysa kalan yaşamı da yandı keten helva oluyor.

Ortak Aşk: Çiftlerin kişiliklerini yitirerek tek benlik oluşturdukları aşk…

Birbirlerinin cümlelerini tamamlarlar.

Vay be!

Böyle aşk var mı ki?

Birbirlerinin kölesi oluyorlar.

İç içe girmiş, girift oluyorlar.

Ayrılmaz yapışkan oluyorlar.

Ve beraber ölüyorlar.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/30 Eylül 2009/Burdur-Türkiye

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

23 Eylül 2009 Çarşamba

Kendin pişir kendin ye...


Öteden beri ‘’kendin pişir kendin ye’’ sloganını hiç sevmem…

Niye mi?

Yahu bir yere gitmişsin, oturmuş bir şeyler yiyeceksin, ehhee ne edilecek?

Kendin pişireceksin!

Hadi kendin yiyeceksin lafını anlıyorum da…

Neden mi?

Herhalde kendimiz yiyeceğiz. Başkası yiyecek değil yahu…

Ama kendin niye pişireceksin?

Kendin pişireceksen, orası neyi pişirecek?

Sonra herkes nasıl pişirileceğini bilemez ki…

Sen bilir misin?

Tam kıvamında, hem yakmadan pişirirsin ha…

E kardeşim, o zaman niye mesleğini pişirici olarak seçmedin?

Sonuç olarak birisi pişirir, birisi de beğenirse ve yerse tabii ama…

Neyse ‘’kendin pişir kendi ye’’ tabelası yazan yerlerde hiç durmam…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/24 Eylül 2009/Burdur-Türkiye

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

5 Eylül 2009 Cumartesi

Çarpıcı ve sarsıcı AIDS reklamı


Almanya merkezli bir AIDS'le mücadele örgütünün ‘’Dünya AIDS Günü’’ nedeniyle yayınladığı görsel ve yazılı basın reklamları ortalığı karıştırdı.

Oldukça erotik görüntülere sahip olan televizyon reklamında, bir kadın ve bir erkeğin seviştiği görülüyor.

Reklamın sonuna doğru ise erkeğin Adolf Hitler olduğu anlaşılıyor ve film, "AIDS katliamcıdır" sloganıyla sona eriyor.

İyi de Dünya AIDS Günü’’ 01 Aralık günü değil mi?

Evetse daha 2 ay kala bu reklam amacı nedir?

Kampanyanın ya da reklamın amacı özellikle genç nüfusu huzursuz ederek, korunmasız seksin olası olumsuz sonuçlarına dikkat çekmek ve insanları sarsmaktır.

Güzel!

AIDS eşittir Hitler, AIDS eşittir Stalin, AIDS eşittir Saddam diyerek katliamcı liderlerle, AIDS arasında bağ kurulmaya çalışılmış.

Diğer AIDS vakıf ve kuruluşları bu reklama çok sert tepki göstermişler.

Neden tepki koymuşlar?

Çünkü bu reklamın, zaten virüsle ilgili cehaletten dolayı damgalanan ve ayrımcılığa uğrayan HIV hastalarını inanılmaz derecede karaladığını düşünüyoruz… Demişler.

Bence çok mantıklı bir tepki değildir.

Reklamın amacı insanları sarsmak ise bence çok başarılıdır.

Neyse ben sizlere bir seri fıkrayla mevzumuzu tamamlayalım mı?

İdam cezalarında mahkum istediği ölüm tarzını seçebiliyormuş.

Temel, AIDS ile ölmek istediğini belirtmiş.

Şırıngayla HIV virüsü zerk edip sonra salıverilmiş.

Temel sevinç içindeymiş. Ve şöyle nida atıyormuş:

-Aldattum onları!

-İdamdan kurtuldum sayılır.

-Şırınga yapılırken prezervatif kullandum!

Bu bir daha… Şimdi ikincisi geliyor…

Temel akciğer kanseri olmuş.

Doktorlar iki aylık ömrünün kaldığını söylemişler ve tedaviye son vermişler.

Öleceğini anlayan Temel, bütün eşiyle dostuyla helalleşmeye karar vermiş.

Fakat bizim Temel gördüğü herkese kendisinin AIDS hastalığına yakalandığını ve iki ay içinde öleceğini anlatıyormuş ve haklarını helal etmelerini istiyormuş.

Tabii bunu duyanlar, Temel'e helallik veriyorlarmış ama bir yandan da elini bile son bir defa sıkıp, kucaklaşmaktan kaçınıyorlarmış.

Temel'in en iyi arkadaşı Dursun, bu yapılanı duyunca sormuş:

-Yav Temel, anladık! Sen Kanser oldun ve öleceksin! Neden herkese AIDS oldum diyorsun? Bak, herkesi bir korku sardı...

Temel aynen şunları söylüyor:

- Yav Tursun, öyle de öleceeezzz, böyle de ölecez, bari karım Fadime’yi sağlama alalım dedim.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/05 Eylül 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8



Mıhlıçay aşıkları önce sevişiyor sonra kızıyor...



Yahu benim bu işlere aklım ermiyor.

Bir film çevriliyor, rol ve senaryo gereği sevişiliyor…

Sonra bunlar internete düşüyor…

Ve kıyamet kopuyor!

Vay efendim! Niye bunlar gösteriliyor?

Vay efendim! Niye bunlar yayınlanıyor?

Olmadı ama…

Filmin adı “Mıhlıçay Aşıkları”

Erkek Başrol Oyuncusu Devrim Saltoğlu ve Kadın Başrol Oyuncusu Selen Görgüzel…

İşte bu iki oyuncu avukatları vasıtasıyla şikâyette bulunarak, görüntülerin yayından kaldırılmasını istiyor.

İyi de arkadaş, o zaman niye seviştiniz?

Canım, onu boş ver! Rol ve senaryo gereği yaptık bir şey…

Denmez!

Neyse artık fazla uzatmaya gerek yoktur.

Pazar günü olduğu için bir fıkrayla biraz gülelim…

Bir çocuk kimya konusunda çok meraklıymış. Babasına bir kimya seti alması için yalvarıp duruyormuş. Babasının bir gün canına tak etmiş ve oğluna içinde yok-yok olan bir kimya seti almış.

Çocuk bugünden itibaren setin başından ayrılmaz olmuş. Bir gece babası uyurken kulağına çivi çakma sesleri gelmeye başlamış. Kalkmış ve bir bakmış ki oğlunun elinde bir çekiç ve çivi var.

Baba:

-Oğlum ne çivisi gecenin bu saatinde?

Çocuk:

-Babacım bu çivi değil ki.

Babası yaklaşmış ve hakikaten bunun bir çivi olmadığını anlamış.

Baba sormuş:

-Peki, ne bu?

Çocuk şöyle karşılık vermiş:

-Ben bir icat yaptım baba. Bir sıvı buldum. Bu sıvının içine bir solucanı attım ve bu solucan çivi gibi sert oldu.

Babası bu buluşu çok sevmiş ve oğlundan bu sıvıdan biraz daha yapmasını istemiş. Hatta sıvı işine yararsa ona bir Toyota alacağını söylemiş.

Ertesi gün eve geldiğinde çocuk ne görsün:
Kapının önünde son model bir Mercedes var.

Çocuk içeri girip babasını bulmuş ve sormuş:

-Niye Toyota değil de Mercedes aldığını?

Babası cevaplamış:

-Oğlum bu benim hediyem değil, annenin hediyesi. Toyotan da garajda duruyor.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/04 Eylül 2009/Burdur-Türkiye

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8



29 Ağustos 2009 Cumartesi

Özgürlük 300 bin dolar…


Livaneli çok kızmış çok…

Ağzından neler çıkmış neler…

Bunlara gelmeden size mevzuyu kısaca anlatayım.

Ömer Zülfü Livaneli, ‘’Özgürlük’’ adıyla bir beste yapıyor.

Sonra bu besteyi bir GSM firmasına 300 bin dolara satıyor.

Bu satış önce saklanıyor sonra açığa çıkıyor.

Eleştiri falan alıyor ve Livaneli şunu diyor:

"Şarkılarım artık benim değil halkın"

Zaten kıyamette ondan sonra kopuyor.

Nasıl mı?

Ünlü mizah dergisi Leman'dan Başan Başaran ise "reklamdan aldığı parayı da o zaman bize verse ya. Şarkı bizim ama para sizin... Bari kontör versinler...” diyerek bir kez daha konuyu ti'ye alıyor…

Bu noktadan sonra Livaneli’yi tutabilene aşk olsun… Bakın neler diyor?

-Bu tartışmaların hepsini izlemiyorum. Çünkü çok affedersiniz ama bana "çok aptalca ve soysuzca" geliyor. Kusura bakmayın ama bunlar deli saçması! Bunlarla uğraşacağım ben.

-Bakın hanımefendi, ben onları okumuyorum. Kim yazmışsa halt etmiş. Kimin yazdığını bilmiyorum ama aşağılığın biriymiş. Türkiye'de her deli, her kompleksli sitede kalkıp bir şey yazdı diye, ben yaşayamam o zaman.

-Leman dergisinden...

-Ne bileyim ben aşağılıkça bir şey! Nedir bu ne biçim şey böyle. Özgürlüğü neden satmışım! İt oğlu it, sende yaz sen de sat.

-Ancak bakın medya sitelerinde var bu!

-Medya sitesi dediğiniz, gazetelere giremeyen iş bulamayan ya da bulan yarım yamalak kompleksli kişilerin sinirlerini boşalttıkları yer.

Mevzu budur!

Bence büyük hata Ömer Zülfü Livaneli Beyindir.

Niye mi?

Yahu kardeşim!

Beste benim, evet, sattım!

Evet, 300 bin dolara GSM firmasına sattım!

Sana ne!

Diyeceği yerde halkın malıdır, halka mal olmuştur dersen yanarsın…

Ömer Bey, sizin besteniz nerden halkı malı oluyor?

Resmen GSM firmasını malı oluyor.

Size ait bir beste var mı?

Var.

Bunun ticareti var mı?

Var.

Bestenin sahipliği, sizden GSM firmasına geçişi var mı?

Var.

Tüm bu işlemlerde halk var mı?

Yok.

O zaman kızmanızın gereği de yok…

İnanın! Ne parasında, ne satışında, ne de başka bir şeyinde hasetliğim var.

Bu işlemde halkı, malkı karıştırmayacaksın o kadar…

İlla eski solcu ya, çok severiz halk lafını… Ağzından çıkıvermiş herhalde…

Neyse isimdaşıma geçmiş olsun diyorum! Daha nice besteler ve şarkılar üretmesini diliyorum…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/29 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

23 Ağustos 2009 Pazar

Papa müslüman olmuş!


- 12 Eylül öncesinde İstanbul Ülkü Ocakları Başkanıı olan Mehmet Kocabaş, PKK’nın medya uzantısı olan ROJ TV’de yayınlanan bir programa katılmış

- Bir köşe yazarımız Rojin ile Ajda’nın Türkiye adına Eurovision şarkı yarışmasına katılmasını ve Türkçe-Kürtçe düet yapmasını istemiş…

- İmralı’dan 90 gün süreyle müzakere isteyen mesaj gelmiş…

Sonra ne olmuş?

Vatandaş sersemlemiş…

Neden?

Arkaya, arkaya gelen ve gözünün içine sokulan şok haberler karşısında…

Çok güldüm ama…

Neye mi?

Sevgili Okuyucumuz bir yorum yapmış ama müthiş ya…

Bakın İsmail Koç ne demiş?

Bakalım daha neler göreceğiz. Yakında Aziz Yıldırım da GS TV'ye çıkarsa hiç şaşırmayalım.

Bu ince espriye çok güldüm!

Ama espri deyip geçemeyin, içinde ne mesajlar yatıyor ha…

Esas haber bombasını ben patlatıyorum!

Papa, Müslüman olmuş!

Şaşırmadınız değil mi?

Galiba son 1 aydır, elbirliğiyle bize şaşırmamayı öğretiyorlar.

İnsan beyni de bilgisayar beyni gibidir. Hafızası gereksiz dosyalarla dolan bilgisayar donar kalır, algılamaz, çalışmaz…

İnsan beynine de sabah akşam o kadar çok ıvır zıvır dolduruyorlar ki en son sonunda artık olup-biten her şeye kayıtsız kalırız ve şaşırmaz hale geliriz…

İşin özü bundan sonra da olabileceklere şaşırmamaya hazırlıyorlar gibi geliyor bana…

Kim?

Ne bileyim ben?

Onu da siz bulun canım!

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/23 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Hadi bu kör düğümü çözün bakalım...


Terör örgütü lideriyle 31 Temmuz 2009 günü avukatların yaptığı görüşmenin tutanakları ve o ünlü çözümün, yol haritası ortaya çıkmış.

Hem de çok daha radikal cümleler kırpılarak, sansürlenerek bir metin ortaya çıkmış.

Bakın İmralı’daki yol haritasından barış-severlere ne gibi mesaj veriyor?

-Türkiye’de Yaşar Kemal dahil hiçbir aydın sorunu tam olarak derinliğine kavrayamıyor.

-Kürt sorununun çözümünde kendisiyle müzakere edilmesinin şart olduğunu çünkü DTP beni temsil etmiyor, PKK beni temsil etmiyor. Bir başkası beni temsil etmiyor.
Emniyetle 90 gün müzakere etmem lazım. 90 gün müzakere ettikten sonra ancak sorunun emniyet yönü çözüm noktasına gelebilir. Sorunun askeri boyutunun çözülebilmesi için benim 45 gün müzakere etmem lazım. Bunlar çok hassas konular. Dediğim gibi sadece askeri yönünü masaya yatırmam için 45-90 gün müzakere etmem, tartışabilmem lazım. Sorunun diğer boyutları da ayrı, sosyal, kültürel, ekonomik bunları daha ağzıma bile almıyorum. Bunlar da ayrıca tartışılır.


-Ordu da bunu anlamalı. Bunu anlamalı ve bunun önünde engel olmamalı. Ordu öyle çok kendine güvenmesin. Kendini öyle çok güçlü hissetmesin. Çok kaotik, çok çatışmalı dönem olursa, çözümün önünde engel olursa ordu da ortada kalmaz, dağılır gider.

Not: Alıntı Milliyet Gazetesi.

Barış-sever biri olarak, barışta ısrarcı biri olarak ne yapacağımı şaşırdım.

Barış hevesimi neredeyse boğazıma düğümlendi…

Ne yapacağız şimdi?

Bu düğümü nasıl çözeceğiz?

Adam Yaşar Kemal’i tanımıyor, adam siyasi kanat DTP’yi tanımıyor…

Peki, kimi tanıyor?

Kendini tanıyor ve gelin benimle konuşun diyor.

Madem benimle müzakere etmeyecektiniz niye şimdiye kadar DTP ile, aydınlar ile, hatta PKK ile çözmediniz diyor…

Söyleminin ya da yol haritasının bütününe bakarsak; görüşme olmazsa kaoik ortam olur gibi aba altında sopa göstermeyi de ihmal etmiyor.

Bir barış-sever olarak, barışta ısrarcı olarak, pozisyonumun ne olacağına karar veremedim?

Neyse buraya kadar ironi yaptım. Şimdi gerçeklere tekrar dönüyorum.

Sizlere çok önceden demiştim. Cin şişeden çıktı artık, mümkün değil geri girmez…

Aydınların hele Yaşar Kemal Beyin düştüğü durumu hiç istemezdim. Adam resmen Yaşar Beyi, Kürt sorununu derinlemesine bilememekle itham ediyor, kısaca cahil diyor… Yuh yani bu kadar olur yahu…

Ben artık söyleyecek söz bulamıyorum. Mikrofonu yorumlarıyla barış-severlere, barışta ısrarcı olanlara bırakıyorum.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/22 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

20 Ağustos 2009 Perşembe

Google davayı kaybetti...Haberlere, bloglara hakaret dolu yorum yapanlar yandı!


Amerikan kadın dergisi Vogue'un eski kapak kızlarından biri olan 37 yaşındaki Liskula Cohen, dünyaca ünlü arama motoruna Google'a karşı açtığı savaşı kazandı.

Dava konusu ise bir blogcu…

Manhattan'daki mahkemenin hâkimi, Google'ın sahibi olduğu blogger.com.'da söz konusu yorumu yazan blogçunun kimliğini açıklamak zorunda olduğuna hükmetti.

Bakın, blog yazmıyor. Blogger.com’da bir yazıya yorum yazıyor. Yorum sahibinin kimliğini gizleyemiyor.

Ne demiş bu yorumcu arkadaş?

"New York'taki fahişeler arasında birincilik ödülünü Liskula'ya verirdim" diyor ve modeli, "40 yaşlarında, psikoz hastası, yalancı, fahişe" diye niteliyor.

Aynı konuda projektörü kendi alanımıza çevirirsek; olay nasıl şekillenecek?

Bir blogda bu tür yorumlar yapıldığı ve dava konusu olduğu zaman, yorumu yapanın tüm kimlik bilgilerini kim verecek?

O hizmeti sağlayan birim verecek. Yani MB idaresi verecek.

Daha da açarsak; hiç temenni etmem ama hani olur ya, birisi MB sitesinde blog yazınızın altına hakaret dolu bir yorum yazmış.

Bakıyorsunuz, sayfası yoktur.

O zaman MB idaresini müracaat edeceksiniz ve bu yorumu yazan kişinin kimliğini size vermesini talep edeceksiniz. Çünkü dava konusu olacaktır.

Gerçi MB’da sadece mail adresleri var galiba… O da yeterli kimlik bilgisi sayılmaz herhalde ya…

Ondan dolayıdır ki bazı yorumlar ve mesajlar çok geç yerine ulaşıyor.

Anladığım kadarıyla tüm yorum ve mesajlar tek, tek okunuyor. Bu tür suç teşkil edecekler hemen siliniyor.

Blogçunun avukatı Anne Salisbury ise bu hükmün, sanal ortamda her tür kötü yoruma maruz kalan kişinin yasal yollara başvurabilmesinin kapısını açtığı ve bu tür davalarda büyük bir artış olabileceği uyarısında bulundu.

Evet, bence de herkes ağzına geleni yazamayacaktır.

Bu arada geçen günlerde bu konuda bir blog yazmıştım, öyle anımsıyorum.

Haber ve Blog hizmeti sağlayan site yetkililerinin haftanın birkaç gününü adliyede geçirdiklerini, uygunsuz yorum yapanlardan usandıklarını, isim ve kimlik listelerini savcılığa teslim ettiklerini anlatıyorlardı.

Sanal deyip sallayanlar, galiba rahat olamayacaklar…

Doğrusu da olmamaları gerekiyor.

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/19 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

Siz hala kitabımı almadınız mı? O zaman adresi veriyorum:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439776

http://www.idefix.com/kitap/normal-otesi-ask-omer-ozdamar/tanim.asp?sid=UMSURS3EM4WBRLD0UYO8

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Saç neden dökülüyor?


Saçını sık tarama, kel de kalma…

Saçını sık tarama, sonra da saçlarını arama…

Son araştırma ne diyor?

Günde 3 defa saç tarayanın, günde 2 defa saç tarayandan daha çok saçı döküldüğü saptanıyor.

Bu ne demek oluyor?

Bırakın dağınık kalsın oluyor, ehhh hala kaldıysa tabi…

Bu durum kimleri daha çok ilgilendiriyor?

Zırt pırt saçını tarayan kadınları özellikle çok ilgilendiriyor…

Peki, bundan sonra ne yapıyor kadınlar?

Sadece sabah saçını tarıyor ve o tarağı bir daha eline almıyor…

Ne zamana kadar?

Ertesi sabaha kadar…

Gerçi türbanlı kadınlarımız için pek sorun gibi durmuyor.

Çünkü türbanı çöz, saçı çöz, tara ve geri türbanı bağla hem mekân, hem de zaman olarak mümkün durmuyor…

Tüm söylediklerim ışığında beni ciddiye almıyor musunuz?

O zaman işte kanıtları:

Araştırma kapsamında 14 kadın, haftalar boyu her gün tarama sırasında dökülen saç tellerini saydı. Sonuçta, saçın ne kadar fazla taranırsa o kadar fazla döküldüğü ortaya çıktı.

İsrailli bir cildiye uzmanının yaptığı araştırma, çok sık taramanın saç derisini güçlendirmek yerine saç dökülmesine yol açabildiğini ortaya koydu.

Daha ne yapayım, sözümün altını doldurmak için?

Bence tarakları atın, taraksız yaşayın!

Olmaz mı?

O zaman günde bir kez tarak kullanıyorsunuz.

Olmaz mı?

O zaman günde 5 defa tarak kullanıyorsunuz ve kel kalıyorsunuz…

Ne diyeyim başka arkadaş?

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/10 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Samsun, Bandırma Vapuru, Mustafa Kemal Paşa...


Samsun’da Gazi Müzesini, Bandırma Vapuru Açık Hava Müzesini, Tütün İskelesi ve Temsili Bandırma Vapuru...

Buraları dikkatlice gezdim, okudum ve inceledim.

Şimdide elbette doğruluğu yanlışlığı tartışılabilen kendimce bazı sonuçlar çıkardım.

Önce o meşhur Bandırma Vapuru ne olmuş, biliyor musunuz?

Bandırma Vapuru; 1925 yılında İlhami SÖKE isimli şahsa satılarak, aynı şahıs tarafından 4 ay içinde Haliç'te sökülmüştür.

07 Kasım 1918 tarihinde İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Atatürk, 12 Mayıs 1919 tarihinde de müfettişliğine atandı.

Atama öncesi ve sonrası Padişah Vahdettin, Sadrazam Damat Ferit, Erkan-ı Harbiye Reisi (Genel Kurmay Başkanı) Cevat Paşa (Çobanlı), İç İşleri Bakanı Mehmet Ali Bey ile sürekli temas halinde ve işbirliği içinde bulunuyordu.

Kim?

Mustafa Kemal Paşa ya da eski yıldırım orduları komutanı Mirliva (Tuğgeneral) Mustafa Kemal Paşa…

07 Kasım 1918’den Samsun’a hareketi olan 15 Mayıs 1919’a kadar İstanbul’da hem de İngiliz işgali altında, Şişli’de bir evde yaşıyordu.

Tam 209 gün İstanbul’da işgal altında yaşamaya devam ediyordu.

Anlaşma ya da Mondros Mütarekesi gereği İstanbul’u işgal eden İngiliz kuvvetleriyle, Osmanlı yönetimi uyumlu şekilde çalışmaya devam ediyordu.

Bence Atatürk şöyle düşünüyordu:

Bu işgal bir şekilde bitecek. Yeniden düzen kurulacak. Osmanlı tarih sahnesinde var olmaya devam edecek…

Ama öyle olmadığı sonradan anlaşıldı. Yazının sonlarına doğru neden öyle olmadığını okuyacaksınız.

Samsun ve ahalisinde baş gösteren karışıklıkları sona erdirmek üzere İngilizlerin telkiniyle bir yerde tehdidiyle, Osmanlı Yönetimince, Ordu Müfettişi olarak görevlendirilen Mustafa Kemal Paşa, ulusal bir direnişi başlatmayı öngörüyor muydu?

Bence öngörmüyordu.

Peki, ne zamana kadar?

Samsun’a 19 Mayıs 1919’da geliyor. 2 gün sonra haber alıyor ki İzmir Yunan işgaline uğramış.

Sadrazam Damat Ferit’e telgraf çekiyor ve diyor:

‘’Bu işgal kabul edilemez ve kabul etmiyorum’’’

Bu belge Samsun Gazi Müzesinde mevcuttur.

Yine bana göre Mustafa Kemal Paşa ile Osmanlı Yönetimi arasında ilişki ya da bağ bu telgrafla bitmiştir.

Daha sonra Havza ve Amasya’ya gidiyor. Amasya Müzesinde gördüğüm bir belgede Amasya Müftüsü bakın ne deniyor:

‘’Paşam, arkanızdayız. Gazanız mübarek olsun!’’

İşte olay burada başlıyor.

İşgale karşı ulusal direnişin fitili artık burada ateşleniyor.

Bana göre Yunan işgali olmasaydı belki de böyle bir ulusal direniş hareketine Mustafa Kemal Paşa girmeyecekti…

Benimkisi tahmini bir yorumdur arkadaşlar!

Hani gördüklerimi, yaşananları, okuduklarımı sentez ediyorum; en azından bir tahmini yorum yapıyorum.

Mustafa Kemal Paşa, Yunan işgalini asla içine sindiremedi?

Neden acaba?

Bence 1821 yılına kadar Osmanlı idaresinde yaşayan Yunan devletinin, emperyalist devletlerin yardımıyla Osmanlı’dan bağımsızlığını alması ve boyunduruğu altında yaşadığı devletin doğduğu topraklarını işgal etmesidir.

Buna Osmanlı Devletinde birçok görev üstlenmiş Mustafa Kemal Paşa’nın içine sindirmesi bence mümkün değildir.

Yine bence Yunan işgaline, Osmanlı Devleti’nin de yeşil ışık yakması, Mustafa Kemal Paşa ile bağlarının tamamen kopmasına yol açmıştır. Eğer Osmanlı yönetimi bir bildiriyle bu işgalin kabul edilemez olduğunu ve sonuna kadar direnileceğini ifade etseydi, çok daha farklı gelişmeler yaşanabilirdi…

Gelelim, Mustafa Kemal ile beraber gelen 18 kişinin kimliklerine…

Samsun’a Müfettişlik Karargâhına 18 subay ile birlikte çıkıyorlardı. Bu subaylar, o günkü rütbeleri ile şunlardı :

1- Üçüncü Kolordu Komutanı Kur. Alb. Refet (Bele)

2- Müfettişlik Kur. Bşk. Alb. Kazım (Dirik)

3- Müfettişlik Sağlık D. Başkanı. Dr. Alb. İbrahim Tali (Öngören)

4- Kurmay Bşk. yardımcısı Yarbay Arif (Ayıcı)

5- Müfettişlik Karargahı İstihbarat Müdürü Binbaşı Hüsrev (Gerede)

6- Topçu Binbaşı Kemal (Doğan)

7- Dr. Binbaşı Refik (Saydam)

8- Başyaver Yzb. Cevat Abbas (Gürer)

9- Yzb. Mümtaz (Tunay)

10- Yzb. İsmail Hakki (Ede)

11- Yzb. Ali Şevket (Öndersav)

12- Yzb. Mustafa Vasfi (Süsoy)

13- Üsteğmen Hayati

14- Üsteğmen Arif Hikmet (Gerçekçi)

15- Üsteğmen Abdullah

16- Teğmen Muzaffer (Kılıç)

17- Şifre Kâtibi Faik (Aybars)

18- Şifre Kâtibi yardımcısı (Atasev)

Şimdi bu listeyi kim belirliyor?

Mustafa Kemal Paşa mı, Erkan-ı Harbiye mi? (Osmanlı Genel Kurmayı)

Bence Erkan-ı Harbiye belirledi.

Neden mi?

Asayişle ilgili sorunu çözecek bir ekip oluşturulmuş gibi duruyor da ondan…

Bir diğer ilginç not ise şudur:

Mustafa Kemal Paşa müfettiş olarak görevlendiriyor ve yola çıkmadan Padişah Vahdettin tarafından kabul ediliyor.

Padişah, Paşadan ne istiyor?

İngilizlerin şikâyetçi oldukları problemleri çözmesini istiyor ve Paşaya "Fahri Yaverlik" veriyor. Ve en son Padişah Vahdettin bakın ne diyor?

‘’Paşa Paşa Devleti kurtarabilirsin"

Paşanın yanıtı ne oluyor?

‘’Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime inanabilirsiniz, bana emrettiklerinizi bir an bile unutmayacağım’’.

Tüm bunların ışığında tahmini yorumum şu oluyor: Atatürk, Samsun’a giderken; ulusal direnişi örgütlemek üzere gitmediğini düşünüyorum ve bunu tekrar yineliyorum.

Ne zaman Yunan işgalini haber aldı, derhal bugünün tabiriyle ‘’B PLANI’’ uygulamasına geçti.

Bir diğer yorumum ise Bandırma Vapurudur. Eğer bu kadar kutsal bir amaç için kullanıldığı varsayılsaydı; 1925 yılında bu vapur hurdaya ayrılıp parçalanmazdı.

Milli Kurtuluşun sembolü olarak mutlaka hak ettiği yeri alırdı.

Tüm bunları niye yazdım?

Mustafa Kemal’in hakikaten bir deha olduğunu kesinkes kanıtlamak içindir.

Mustafa Kemal’in ulusal kurtuluş savaşının başlatmasında ne gibi faktörler rol oynamıştır, bunu göstermek içindir.

Ulusal Kurtuluş Mücadelesine başlarken neler olmuş, neler bitmiş, daha farklı bir dille anlatmak içindir.

Hepsi budur!

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/05 Ağustos 2009/Burdur-Türkiye

‘’Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız. (Carl Sagan)’’

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Yeni buluş! Elektrik artık kablosuz...


Bugün elime haber-not ulaştı.

Kimden mi?

Sağ olsun! Bir dostumdan…

Haberin özü ise elektriği kablosuz olarak havadan ileten yeni teknoloji…

Pil dönemi kapanıyor, binlerce kilometre uzunluğunda elektrik kablosu çekme işi de bitiyor…

Esas vurgulamak istediğim başka bir husustur.

Ne mi?

Teknolojiyi geliştiren insanın davranışı…

Nasıl mı?

Olayı anlatayım sonra ilave sözlerim olacaktır.

Yeni teknolojinin yaratıcısı kim?

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Marin Soljacic olduğu belirtiyor.

Peki, nasıl ve neden gereksinim duyuyor?

Marin Bey, gece tam uykuya dalıyor ve şarjı biten cep telefonu uyarı sesi gönderiyor.

Haliyle rahatsız oluyor ve benzer durum 3 defa tekrar edince buluşa imza atıyor.

Belirli bir frekansta, uygun resonansın gönderilmesiyle devrime imza atmayı başarıyor.

Bu durumda ben olsaydım; ne yapardım?

Lanet olsun der ve telefonu köklü kapatırdım. Çünkü gecenin bir yarısında şarj kablosu ara falan filan…

Diğer insanımız ise Allah, Allah! Niye bu meretin şarjı bitti der ve şarjın dolması için hemen prize takar.

Bir diğer insanımız ise zaten bu gavurlar böyle dandik şeyler yapıyorlar ve gece yarısı şarjını bitiriyorlar der… Karısına şarj kablosunu buldurur ve prize taktırır herhalde…

Başka bir insanımız ise uykudan uyandırdığı için o sinirle cep telefonunu yere atar ve kırar… Telefonu icat edene bir de küfür sallar…

Ben dâhil bir kimse yahu bunun başka yolu bulunabilir mi?

Şarjı bitince uyarı sesi gelmeden otomatik şarj olabilir mi?

Gibi benzer soruları sormazlar.

İşte ondan sonra teknolojide yeni icatlar bulamayız arkadaşlar…

2009 Türkiye’sinde böyle birileri çıkar mı?

Bence çıkmaz. Hele bir de cinlerin, perilerin cinsiyetini tartışırsak; daha çok yol almamız gerekir gibi geliyor bana…

Neyde?

Mucit nesil yetişmesi anlamında…

Bir dakika! Kim dedin?

Ha o mu?

Astronot Fehmi…

Teknolojik icat var mı?

Yok mu?

Var arkadaş!

Nasıl mı?

Yahu cinsellik ve teknoloji denebilir… Ya da seks ve astronomi sayılabilir…

Nasıl abi?

Hala anlamadın değil mi?

Yahu kablosuz elektriklenme yok mu?

Ha o iş yani…

Hani barda, cafede şuh bir kadınla konuşursan sonra sorarlar…

Yahu elektrik aldın mı?

Yok abi, hiç elektrik almadım ya da müthiş elektrik aldım diyebilirsin…

Ne oldu?

Kablosuz elektrik sağlandın mı, sağlanmadı mı?

Bence sağlandı.

İşte budur! Astronot Fehmi de bunu yapıyor….

Abi, çok komik oldu bu kurgu…

Canım ne yapayım; bari yeni buluşu böyle okutayım…

Nasıl fikir ama?

Süper fikir abi:::))

Sevgi ve saygılarımla…

Ömer Özdamar/27 Temmuz 2009/Burdur-Türkiye

Ihlara Vadisi ve Saratlı Yeraltı Şehri





Yurt gezimin 2 inci gününde Ihlara Vadisi ve Yeraltı Şehirlerine ait notlarımla tekrar anlatmaya başlıyorum:

Konya’ya öğle olmadan artık veda ediyorum. Konya-Ankara yoluna giriyorum ve yaklaşık 30 Km. falan gidiyorum.

Aman Dikkat!

Aksaray sapağını kaçırmayın diyorum.

Daha sonra ıssız bozkır yollarda arabanın sesinden başka bir şey duyulmuyor.

Arabamda yakıyorum sigaramı, açıyorum camımı, çalıyorum TRT-FM radyomu… Offf offf! Gel keyfim gel…

Aksaray’a merhaba diyorum ve hemen Nevşehir istikametine yol alıyorum.

Daha 10 km. bile gitmeden Güzelyurt ilçemize uğramadan gitmeyin tabelasını görüyorum.

Ihlara Vadisine sapmadan 4-5 km sonra Güzelyurt ilçesi bulunuyor.

Valla eşim ısrar etti ama Akşam olmadan Nevşehir’de olma isteğimden dolayı gitmedim. Ama işte burada en azından ifade ettim.

Neyse Aksaray’dan Nevşehir’e giderken 10 veya 15 inci km’lerde sağa sapıyorsunuz.

Nereye?

Ihlara Vadisine…

Yaklaşık 20 km. sonra ya da Ihlara Vadisine gelmeden sizi ne bekliyor?

Hasan Dağından fışkıran lavlarıyla, Melendiz Çayı dansından müthiş figürler ortaya çıkıyor.

Nerede?

Daha Ihlara Vadisine girmediniz ha...

Yaprak Hisar Beldesinin hemen ilerisinde, Ihlara Vadisinin yaklaşık 10 km berisinde…

Ne mi var?

Bir tepe var. Siz deyin bir yükselti… Tepenin içi labirent gibi oyulmuş ve şekillendirilmiş…

Burayı gezmek için bilet aldım. Bu arada aynı biletin Ihlara Vadisi için geçerli olduğunu anımsatmak isterim.

İlk olarak neyi vurguluyorum?

Doğa ve insan ilişkisinin burada net olarak gözlemliyorum.

Nasıl mı?

Hep birbirini tamamlayan ayrılmaz bir ikili oluyorlar…

Uzunca yıllar, bu topraklarda Hıristiyanlığın resmen altın çağını yaşadığını görüyorum.

Nasıl mı?

Yahu burası en az bin yıllık yerleşim yeridir. Daha ne olsun değil mi?

Neyse buradan çok güzel ve çok çarpıcı fotoğraflar çektim, elbette bence…

Yazının hemen altında göreceksiniz.

Buradan yaklaşık 7 km sonra Belisırma tabelasını göreceksiniz. İşte bu sizi Ihlara Vadisine götürecektir.

Dikkat edin ha! Ihlara Vadisi yazmıyor sadece Belisırma yazıyor… Aman yanılmayın ve boşuna uzaklaşmayın…

Ihlara Vadisine indik. 7 km uzunluğunda ve vadi boyunca yürüyüş halinde gezilebiliyor. Yağmurlu olduğu için ben ancak 500 metre yürüdüm ve fotoğrafladım. Vadinin her iki yanına insan barınması için ne gerekiyorsa yapılmış… Odaysa oda, kapıysa kapı, Beslediği hayvanlar için yerse yer, Güvercinler için yuvaysa yuva… İbadet için kiliseyse kilise… İnsanların yaşadığı yüzyılda ne gereksinimi varsa onu karşılayacak mimari yapının her türlüsü... Tam anlamıyla gezebilmek için bence 1 gün ayırmak gerekiyor…

Oradan ayrıldım ve Nevşehir anayoluna çıktım. Daha 15-20 km gitmeden Saratlı Yeraltı Şehrinin tabelasını gördüm ve yine sağa döndüm. Takriben 20 km gittim ve yeraltı şehrini buldum.

Gezdim ve şunu anladım:

Hani dedim ya binlerce yıl Hıristiyanlık altın çağını yaşamış buralarda…

Nasıl mı?

İşte bu yeraltı şehirleri sayesinde…

Atlarla veya yayan gelen istila ordularının bu yeraltı şehirlerini bulması neredeyse olanaksızdır.

Öyle inşa edilmiş ve öyle planlanmış ki insanlar aylarca yeraltında kalabiliyorlar…

Saratlı Yeraltı Şehrinde tekrar şaşkınlık içinde kaldım ve ayrıldım.

Nereye?

Nevşehir’e…

Nereye?

Nevşehirli Damat İbrahim Paşanın memleketine…

Nevşehir’e 10-15 km kala Acı Göl Yeraltı Şehrine de uğradım. Ancak sizlere tavsiye etmem. Çünkü çalışma daha devam ediyor. Hem de giriş çok pahalı tutuluyor. Elbette tercih sizindir…

Ne oldu?

Nevşehir’e geldim. Otele yerleştim ve telefon çaldı.

Kimden mi?

MB Yazarlarından…

Kim mi?

Artık 3 üncü bölümü bekliyorsunuz…

Saygı ve sevgilerimle…

Ömer Özdamar/26 Temmuz 2009/Burdur-Türkiye